Yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların

sosyal/sınıfsal/evrensel kurtuluşundan yana tek mevziidir.

“Bilim-Politika-Felsefe-Sanat-Estetik-Etik Bütünselliği” ilkeselliğinin tek savunucusudur.

Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Sosyalist Gerçekçilik ve Yeni Sanat Akımı Bulma Hastalığı
Kemal Kök

Türkiye’de sanat akımlarının incelenmesinde ağırlıklı olarak mekanist/idealist yöntem hâkim. Sanat akımları, tarihselliği, toplumsallığı ve sınıfsallığı göz ardı edilerek basit bir oldubitti ile anlatılıyor. “Sosyal ortamın sosyal çevrenin bulup, insanın can evi veya gönül gözü üzerine taktığı ve evreni, dünyayı onun arkasından, onun renginde, onun bucağından gösteren, sosyal psikoloji merceği sınıf gözlüğü”1 inkâr ediliyor. Akımlar ve yönelimler arasındaki etkileşim, süreklilik, çatışkılar ve uzlaşmaz çelişkiler görmezden geliniyor; tarihsel konum, üretim ilişkileri ve hangi sınıfın ideolojisinin doğrudan ya da dolaylı olarak taşıyıcısı olduğu gizleniyor. Bu durum, burjuva ideolojisinin kültür-sanat alanında gücünün ne kadar etkili olduğunu bizlere gösteriyor.

Sanat akımlarına bilimsel yöntemin gerekliliği olan tarihsel/sınıfsal bir bakış açısı ile yaklaşılmadığı için, sanatsal üretimlerde kullanılan yöntem ve tekniklerin zaman içindeki gelişim evreleri birbirinden koparılıp ilişkisizleştiriliyor; her evre, okul, dönem, grup, atelye yeni bir sanat akımıymış gibi rahatlıkla lanse ediliyor.

Sanat akımları, sınıflar mücadelesinin gelişim seyri içerisinde karşılıklı etkileşim, birbiri ile mücadele ve aşma şeklinde gelişir. Ama özelikle emperyalizm döneminde özünde burjuva idealist/dekadans sanatının türevleri olan birçok yaklaşım/eğilim ayrı ayrı sanat akımı olarak sunuluyor. Oluşturulan bu sanat akımı yığını içinde gerçekçilik de, sadece bazı bireyler üzerinden, sıradan ve ilişkisiz bir yere konularak eritilmeye çalışılıyor. Böylelikle bir yandan sınıf mücadelesi ve onun sanatla olan bütünselliği inkâr ediliyor, diğer yandan bütün bu süreçte idealist sanatla etkin bir mücadele içinde şekillenen sosyalist gerçekçilik. Burjuva sanatının pazar için meta ilişkisi içinde ürettiği farklı farklı “izm’’ler, sanatla gerçeklik arasında oluşturulan  uyumsuzluğu durmadan derinleştiriyor. Bu derinleştirmeye, topyekûn olarak ‘modernizm’ günümüzde ‘postmodernizm’ diyorlar; ama biz çöküş/dekadans-bunalım sanatı diyoruz. Çünkü ölen/çöken bir kültürün varlığını sürdürmek için kılıktan kılığa girme ataklarıdır yaşanılanlar.

Dikkatlice incelendiğinde bütün bu ‘yeni’ sanat “izm”lerinin tek bir yerde birleştiği rahatlıkla görülebilir. Birleşilen yer, sosyalist gerçekçilikle doğrudan yada dolaylı yoldan mücadeledir. Aralarındaki ortak özellik, kimi ‘toplumcu’ ve ‘gerçekçi’lerin inkar etmesine karşın, burjuva sanat anlayışıyla nasıl göbekten bağlı olduklarını açıkça gösteriyor.

Gerçekçilik, 16. yüzyıldan günümüze değin süregelmiş ve sürmekte olan bir sanat ve edebiyat doğrultusudur. “İlkel toplumlarda gerçekliğin animist, köleci toplumlarda mitolojik, feodal toplumlarda da teolojik olarak kavranışı karşısında Rönesans’la birlikte gerçekliğin ilk kez bilimsel olarak kavranışına rastlarız. Bu nedenle de, ilkel toplum, köleci toplum ve feodal toplum sanatlarında gerçekçilikten değil, ama ancak “gerçekçi öğeler”in varlığından söz edilebilir”2 Gerçekçilik feodal toplumun parçalanmaya başladığı zamanda bilimsel bir kavram olarak şekillenmiş, eski olanla kıyasıya mücadele ederek gelişim göstermiştir. Burjuvazinin iktidarı ele geçirme sürecinde burjuva sanatçılarıyla önemli atılım göstermesine karşın, asıl nitel sıçramayı işçi sınıfının önderlerinin geliştirdiği bilimsel yöntemin gücüyle sınıf bilinçli sanatçıların elinde göstermiştir. Tarihsel olarak eski/gerici konuma düşen burjuvazinin gerçekçiliğe karşı geliştirdiği sanat “izm”leriyle mücadele içinde bu gelişim hâlâ sürmektedir.

Sembolizm, fütürizm, ekspresyonizm, kübizm, fovizm, taizm, dadaizm, sürrealizm, hiperrealizm, pop-art, op-art, hepening gibi daha onlarca yönelimlerin gerçekçilikle olan ilişkisine bakıldığında, hemen göze çarpan idealist sanat anlayışının yeni bir teknikle boy gösterme uğraşısı olduğu ve gerçekçiliği karşısına aldığıdır. Burjuva sanat tarihçileri, sanki birbirinden felsefî ve ideolojik olarak çok farklı-karşıt yerdeymişçesine anlatıyor bu yönelimleri. Oysa felsefî olarak öznel ve nesnel idealizmin; ideoloji olarak burjuva-küçükburjuva ideolojisinin içersindeler. Ağırlıklı olarak öznel idealizmin değişik varyasyonları olan vülgermateryalist, pozitivist, pragmatik, bilinemezci, şüpheci vb. gibi felsefî okulların etkisindeler. Felsefî duruşları, nesnel gerçeklik ile hakikat arasındaki ilişkiyi kavrayamadığı için, ister istemez sanatsal üretimde gerçekdışını ifade etme iddialarını öne çıkarıyorlar. Gerçekçiliğe karşı oluşlarıyla asıl rengini belli ederken gerçekçiliğin geride kaldığını ve aşıldığını iddia ediyorlar. Ancak onca yenilik iddialarına rağmen statikleşen tek boyutlu tekniklerinin çok hızlı aşınması ve birer moda olmaları nedeniyle gerçekçiliğin gücü karşısında hızla sönümlenerek, kısa sürede yok olmaktan kurtulamıyorlar. Ama başka bir zamanda, yeni bir kimlikle burjuva sanat dünyasında yine açığa çıkacaklarını bin bir çeşit manipülasyonlarla yeniden moda sanat akımı olacaklarını unutmamak gerekiyor. Çünkü emperyalist kültürün varlığını sürdürebilmesi, sanat piyasasında tüketimi kışkırtması ve gerçekçiliğin önüne “yeni akım”lar üretmesiyle mümkündür. Sosyalist gerçekçi emeğin ressamı Avni Memedoğlu izlenen burjuva sanat politikalarını etiyle kanıyla yaşamış biri olarak 1960’da “Picasso-Egzotique San’at ve Çağımızda Orijinalite Hastalığı” adlı yazısında şöyle değerlendiriyor: “Modacı ve sömürücü san’atın karşıtı olan; özlü, güdümlü ve gerçekçi san’atı, politik düşüncelerle (mülâhazalarla) tökezletmek, provoke etmek, Türkiye gibi gelişmemiş ülkelerde öteden beri yerleşmiş kötü bir gelenektir.?3

Yeni sanat akımı bulma modası bazen öyle noktaya geliyor ki, her sanatçıya bir sanat akımı atfederek işi bayağı sulandıranlar bile çıkıyor. Sanatçının taklidi aşan kendi özgün tarzı olacaktır. Ancak sanatçının kendine has tarzını yeni bir akım olarak karıştırmamak gerekiyor. Burjuva ideolojisinin bireyciliğinden fazlasıyla etkilenen günümüz sanatçıları ise, kendince yeni sanat akımı bulma ile yanıp tutuşarak marjinalleşme karasevdasına giriyor. Marjinallik ve salt yeni bir teknik bu işe yetecekmiş gibi bilimsel düşünceden uzak bir anlayış maalesef varlığını sürdürüyor. Oysa biliyoruz ki, sanatta idealist yaklaşım hep kendi fasit dairesinde döner, üretilen eser kapitalist sanat endüstrisinde bir meta olarak modası dâhilinde dolanır ve hızla yok olup gider. Burjuva ideolojisinin kötümser ve gerici yapısı bireyciliği pompaladıkça, hüsnü cemaline âşık idealist sanatçılar hızla toplumdışı ucube varlıklara dönüşmekte ya da ‘sanat’ ürünü pazarlaması yapan basit bir kapitaliste.

Kapitalist meta üretiminin yaygınlaşmasıyla görünüşte herkese meta alım satım ve mülkiyet ‘eşitliğini’ üretmiştir; görünüş ile gerçeklik yer değiştirdikçe muğlak bir özgürlük kavramı fazlasıyla telaffuz edilir olmuştur. Bütün bunlar felsefî-ideolojik olarak, insanı toplumsallığından soyarak muğlak bir özgürlük kavramı ile salt biyolojik-zihinsel varlık olarak gören, insanın ihtiyaçlarıyla toplumun karşısında yer aldığını ileri süren teorik tutum ve davranışa dönüşmüştür.  “Birey’in bir öbüründen ayrılması, meta üretimi ve değişimlerinde tek başına hareket eden biri gibi ortaya çıkışı, burjuva felsefî ve ideolojisinde bireyin biricikliği şeklinde yansımıştır.”4 Bireycilik ideolojisiyle kuşatılmış sanatçıda tıpkı pazardaki metalar gibi “özgürce” dolaştığını zannetmekte ve biçimsel yeniliklerle ayakta kalacağı yanılsaması içerisindedir.

İçeriğin dışlanarak biçimin abartıldığı sanatsal mantık kapitalist meta ilişkilerinin bir yansımasıdır. Tıpkı metaların tüketiminde kullanım değeri yerine metanın pazarda görünen değişim değerinin öne çıkartılması gibi. Metanın değişim değeri, metaya reklâm yolu ile şişirilerek yüklenen biçimsellikle abartılıyor, böylelikle artıdeğer sömürüsü oranı arttırılıyor. Tüketimin süreklilik içinde zorunlu olduğu kapitalist pazarda, meta kılıktan kılığa girerek pazarda yer edinmeye çalışıyor. Dolaysıyla kapitalist pazar ilişkilerinde yaşanan biçimcilik, sosyal-sanatsal alanda da kendini gösteriyor. Metadaki biçimsel bir değişiklik reklâmlarda “devrim” olarak sunuluyor. Hatta “popüler kültür”ün sadece bu ‘devrimler’ üzerinden kendini yeniden ürettiği rahatlıkla söylenebilir. Burjuva toplumunda biçimcilik öylesine topluma sinmiştir ki, giyim kuşam, beslenme, barınma alışkanlıkları bile kullanım değeri ötesinde yeni yeni biçimlerle sürekli güncellenen değişim değeri ile yapılıyor.

Burjuva toplumunda sanatçılar mevcut bu biçimcilikten farklı farklı dozlarda etkileniyor. Çelişkili bilinç halleri, egemen sanat anlayışının karşısında bilimsel düşünce ile tanışmadığında kolaylıkla yıkılıyor; kimi mevcut olan bir biçimcilik içinde kendini ifade etmeye çalışıyor, kimi yeni bir biçim sevdasına düşüyor.

Sanatsal üretimde biçimsel farklılık için inanılmaz bir enerji harcanır. İçerik gözden kaçırıldığı için, yapılan her biçimsel yenilik yine egemen sınıfın sınıf iktidarının devamına yarıyor. Bütün bu biçimcilik atmosferi içinde sosyalist gerçekçiliğe de biçimcilik eleştirisi yapılıyor. Bir iki tekil örnek üzerinden yargılama yapılıyor ve hükme varılıyor. Oysa sosyalist gerçekçiliğin bir biçim sorunu değil bir dünya görüşü olduğunu vurgulayarak “içerik sosyalistse eğer varsın milyonlarca biçim olsun”5 diyen Nâzım Hikmet, yıllar önce bu hükmü geçersiz kılmıştır. Buradaki olay körün renk algısındaki gibi bir durum; burjuva ve küçükburjuva sanatçılar hayatı biçimsel algıladıkları için sosyalist gerçekçiliği de bir biçim sorunu olarak görüyor. Kendi biçimciliğini beyhude bir uğraşla yeni sanat akımı olarak sunmaya çalışıyor. Tabi kör atın kör alıcısı da her zaman bulunur. Zaten kapitalist pazar da bunun için vardır.

İçeriğin öncelliğine vurgu yapılması biçimin etkin rolünü küçümseme değildir. Sanatsal biçim, sanatsal içeriğin doğrudan doğruya varlık ve düzenlenme biçimi olduğu kadar tarihsel gelişme biçimidir de. Nasıl söylendiği bir yana, neyin söylendiği önemli olan. Elbette nasıl söylediğinin de anlatılmak istenen düşünceye uyup uymadığının önemi büyüktür, ancak unutmamak gerek, aynı söyleme biçimi ile hem ilerici hem de gerici düşünce pekâlâ anlatılabilir. Tıpkı şirofrenik bir tartışma ortamına dönen “öztürkçe”-“üveytürkçe” de olduğu gibi. “Öztürkçe” ile gerici düşünce de, ilerici düşünce de pekâlâ anlatılabilir. Aynı şekille hece ölçüsü veya serbest ölçü ile ilerici düşünce de, gerici düşünce de anlatılabilir. Sanat eserinde önemli olan yeni tekniklerin araştırılması, denenmesi, içeriği daha iyi ifade eden biçimin bulunması ve hitap edilen insanlar tarafından anlaşıyor olmasıdır. Aslolan içerik, biçim ve işlev bütünlüğüdür. Günümüzde sanatçının giyimi-kuşamı, davranışları, alışkanlıkları, özel hayatı egemen biçimcilikten nasibini fazlasıyla alıyor. Ve zamanla genelleşmiş şöyle bir algı oluşturuluyor: “Sanatçılar toplumdan her şeyi ile farklıdır, bir deha olan sanatçıyı toplumun anlaması mümkün değildir, sanatçılar ne yapsa yeridir, sanatçı her şeyin üstündedir ve özgür olmalıdır, vs.”.  Sanat ile emek, sanatçı ile toplum arasındaki bağın koparılmasıdır bu ifadeler. Sanatçının ‘deha’ olarak tanımlanması ise sanatsal yaratımdaki emek, eğitim ve çalışkanlığı gizlemeye yarıyor. Bu ‘deha’lığa birde sıradışılık eklendi mi, al sana kapitalist pazarın arzuladığı ideal sanatçı tipolojisi.

İşte Türkiye’de sadece şiir alanında akım olduğunu iddia eden ve manifesto kaleme alan birkaç eğilim: “İmgeci toplumcu şiir akımı, Soylu yenilikçi şiir akımı, Madde akım manifestosu, Yenibütüncü şiir akımı, Erekte şiir akımı, Nanoist şiir akımı …” Bu ‘akımlar’ın ideolojik-estetik olarak ortaya koydukları yeni olan nedir? Hiçbir şey. Yazılanların manifesto mu yoksa basit bir fiyasko mu olduğunu anlamak çok güç değil. Tek tek üzerlerinde durmak gereksiz zaman kaybı olacağı için ayrıntıya girmiyoruz. Kısaca şunu söylemekte fayda var; idealist sanat bakışının farklı farklı yorumları hepside. İşte bu durum yukarıda açıkladığımız gibi idealizmin bataklığındaki sanatçıların benmerkezciliğinin ve tarihdışılığının tipik göstergesi. Ama unutmamak gerekir ki yaşanan bu durum, tam da burjuvazinin istediği/beslediği ideal sanatsal atmosferdir.

Biliniyor, yıllar önce Türkiye’de burjuvazi, yükselen sosyalist gerçekçiliğin önünü şiir alanında kesmek için, Garip ve İkinci Yeni yönelişlerini büyük bir pazarlama tekniği ile yeni bir sanat akımı gibi sundu. Hâlâ da bu türden yönelimleri allayıp pullayıp genç kuşakların önüne sunuyor. Böylelikle ‘orijinalite hastalığını’ hep güncel tutuyor. Bu hastalıklı birikim üzerinde bulunan sanatçılar da günümüzde yeni bir sanat akımı bulmak karasevdasıyla “ben yaptım oldu” mantığını taşıyor. Bu biraz şişirilmiş sahte özgüven ve tütsü kokan mistisizmin etkisiyledir. Egemen ideoloji ve kültür içinde eşinen sanatçı nasıl ikona dönüşmek, kendi deyimi ile ölümsüzleşmek için yanıp tutuşuyor? Tabi biliyor ikonun para basacağını!

Burjuva sanatçısı felsefî algısının çarpıklığı yüzünden hayatı bütünlüklü kavrayamadığı için, sanatı da çelişkili bir karakter gösterir. Bunun sosyo-ekonomik ve ideolojik temelleri var. Meselâ, dönemi içersinde fütüristlerin bazı davranışlarında ilerici yön bulunabilir, ama bu fütüristlerin genel anlamda ilerici olduğu anlamına gelmez. Fütürizm, ekspresyonizmin aşırı bir versiyonu olarak ortaya çıkmış, anarşist-küçükburjuva akımdır. Zaten fütüristlerin ilerici yönündekiler sosyalist gerçekçiler çağında oldukları için zamanla sosyalist gerçekçiliği benimsemiş, diğerleri de zamanla yok olup gitmiştir. Aynı şekilde burjuva sanat yönelimleri içinde kısmî olarak gerçekçi öğeler bulunabilir. Bu onların gerçekçi olduğunu göstermez. Üstelik bu kısmî “gerçekçiliği” burjuvazi, gerçekçi sanatçıları tecrit etmek, gerçekçi sanatçılarla aralarında fark yokmuş gibi göstermek ve böylelikle gerçekçiliğin önünü kesmek için kullandığını da unutmamak gerekiyor.

Sınıflar mücadelesinde, her dönem, her sınıfın kendini ifade ettiği bir sanat biçimi olmuş, bu ifade biçimleri döneme yani çelişki ve çatışkıların ateşine göre yeni şekiller almıştır. Meselâ aydınlanma döneminde gerçekçilik burjuvazinin elinde aristokrasinin düşünce kalelerinin yıkılmasında önemli bir silah olarak etkin kullanılırken; aynı burjuvazi feodalizmi tamamen tasfiye ettikten sonra gerçekçiliği sınıfsal konumuna artık uymadığı için bırakmış ve onunla amansız bir mücadeleye girişmiştir. Çünkü tarihsel olarak artık ilerici sınıf olma niteliğini yitirmiş, zamanla o savaştığı aristokratlar gibi gericileşmiştir. Gericileşme emperyalizm çağında küresel bir yapı kazanarak çok daha derinleşmiştir. Gericileşme kültürel/sanatsal/siyasal her alanda hâkimdir. Yalan üzerine kurulu bir propaganda kitlelere dayatılmakta, akademik eğitimde de bu yalan tescil edilircesine güya bilimsel tez olarak bireylere anlatılmaktadır. Kapitalizmin temel çelişkileri gizlenmeye çalışılmakta; sanat alanında özgürlük varmış gibi bir propagandayla sürekli beslenmektedir. Her nasılsa o “özgürlükten” bir sosyalist gerçekçiler faydalanamamaktadır.

Burjuvazi yeni yeni fabrikalar açtıkça nüfusu en kötü koşullarda kentlere yığmış, işçi sınıfını da nicel olarak artırmıştır. Bu artışla birlikte sınıf düşmanı olan işçi sınıfıyla uzlaşmaz çelişkisinin verdiği ecel terlerini yakasında hissetmeye başlamıştır. İçine düştüğü ölüm korkusu nedeniyle işçi sınıfını kuşatmak için gerici-despot politikaları hızla öğrenmiştir. Burjuvazi yıktığı aristokrasinin gerici söylemleri ile dinin argümanlarını burjuva felsefesi cilâsıyla  yeniden devreye sokmuştur. İşte o zaman gerçekçilik çağın ilerici sınıfı olan işçi sınıfına geçmiş, sınıf bilinçli sanatçılar elinde burjuva düşüncesi ile savaşımda yeni bir silaha dönüşmüştür. Burjuva gerçekçiliğinin birikimleri sosyalist gerçekçiliğin harcı olmuş, bu harçla emekçi halkların tüm ilerici birikimleri bilimsel bir bakış açısıyla birleştiğinde gerçekçilik muazzam bir sıçrama göstermiştir. Bizler bu sıçrama ile oluşan ve burjuva gerçekçiliğini aşan gerçekçilik birikimine Sosyalist Gerçekçilik diyoruz. Ve sosyalist gerçekçiliği sadece Sovyetlerle sınırlayanlara onun için karşı çıkıyoruz. Sosyalist gerçekçilik Sovyetlerde işçi sınıfı iktidara geçtiği için yeni yeni nitelikler kazanmıştır. Ama birilerinin iddia ettiği gibi yalnızca orada başlayıp, orada yok olmamıştır. Sovyetler bu kazanımın yaratığı önemli bir birikim halkasıdır. Ve o halka sosyalist gerçekçiliğin bilimsel bir yöntem kazanmasında ve temel sorunlarının çözümlenmesinde enternasyonal nitelikte etkin olmuş, zengin bir birikim bırakmıştır. Dünya’nın her yerinde sınıf mücadelesi devam ediyor. İşçi sınıfının özgürlüğünden yana sınıf bilinçli sanatçılar üretimleriyle/yaratımlarımlarıyla bu ırmağa su taşıyor...

Binlerce dereden beslenerek gürül gürül akan bu ırmak karşısında, yeni sanat akımı iddiasında bulunan hangi idealist-biçimci moda durabilir ki? Şelâlenin sesi geleceği çağırıyor…

20 Ağustos 2009

 

 

 

 

Dipnotlar:

1 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi, Sosyal İnsan Yay. s.93

2 A. Çalışlar, Gerçekçilik Estetiği, De Yay., s.112.

3 S. Öztürk, Politika-Sanat-Estetik Yolunda “Emeğin Ressamı” Avni Memedoğlu, Sorun Yay., s.57

4 Ansiklopedik Kültür Sözlüğü, Çeviren ve Hazırlayan: A. Çalışlar, Altın Yay.

5 Aktaran:A. Çalışlar, Günümüzde Sanatsal Kültür, Cem Yay., s.198

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2014

Map