Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
“Ayık Gözler”le Üretilen Estetik
Hüseyin Ali Selvi

İnsanı insanlaştıran eylem, doğada bulduğunu tüketmesi değil, üretim etkinliğine girişmesidir. Ekonomik üretim temelinde bir araya gelmiş insanlar, bu üretimi gerçekleştirirken birbirleriyle zorunlu, nesnel bağlar, ilişkiler de kurmak durumunda kalmışlardır. Bu üretim ilişkileri, manevî kültürün, sanatın alt yapısıdır. İnsanlar, varoluşlarını sağlayabilmek için tarihleri boyunca, emek güçlerini birleştirmek zorunda olmuşlardır… Dolayısıyla toplumsal emek, insanın el-beyin-dil diyalektiğiyle açıklanan gelişiminin temelidir. İnsan, aklını ve duyarlılığını şu veya bu tanrısal güce değil, milyonlarca yıllık emeklerinin birikmesine borçludur. İnsan gırtlağının konuşmaya elverişli biçimde biyolojik evrimi bile yüz binlerce yıllık bir doğal ve toplumsal süreç gerektirmiştir. İnsan, önce pençesini el yaparak ilk iş aletini üretmiş, sonra çağlar boyunca fiziksel ve biyolojik evrimine,  dilinin (lisanının)  ve (üst derecede organlaşmış olan beyninin bir işlevi olarak) aklının evrimi eşlik etmiştir. Dikkat edilirse önce emek ve sonra onunla birlikte dilin gelişimi dikkate alınmadan beynin ve insan bilincinin gelişimi anlaşılamaz. Bu gelişim yalnız biyolojik değil en az onun kadar önemli olarak toplumsal bir gelişimdir. Sanatın ortaya çıkışı ve gelişimini bu çerçeve içinde düşünmek gerekir.

İnsanın maddî ve manevî üretiminin birbirine yabancılaşıp görece kopmadığı ilkel çağlarda sanat, tamamıyla üretimin canlı bir parçası, topluluğun tümünün katıldığı ortak bir etkinliktir. Sonraki çağlar boyunca egemen sınıfların baskısı ve zoru altında ezilen tüm sınıflarda sözlü kültür incelenirse, sanatsal yaratıcılığın halkla içiçe ve halktan yansıyan özelliği, bir “üstün insan işi” olmaktan çok halktan birinin yaratması ve anonim birçok durumda olduğu gibi dilden dile, kuşaktan kuşağa ürünün saflaştırılarak topluma mal edilmesi gerçeği görülebilir.1

Büyük sanatçı M. Gorki şöyle yazıyor:

“Söz sanatının uzak bir geçmişte, insan emeğinin ve insanın gelişiminin bir sonucu olarak doğduğunu biliyoruz. Başlangıçta bu sanat, çalışmaya dayanan deneyimlerin, akılda kalması kolay, çarpıcı söz kalıplarına, beyitlere, özdeyişlere, atasözlerine, kıssadan hisselere çevrilmesi arzusunu ifade ediyordu. Konuşma sanatı çalışmanın hemen ardından gelişti. İnsanın doğada karşılaştığı engellerle mücadele etme biçimlerinden biri olan konuşma sanatı, insanlığın ilk bilimiydi; bu bilimin ilk kavramları (sözcükler) söz konusu mücadelenin izlerini taşıyordu. Söz sanatının tüm dinlerden onlarca asır önce ortaya çıkmış olduğu açıktır. İlkel insanlar gerçekten de sözcük’ün vahşi hayvanlar ve doğa olayları üzerinde sihirli bir etki gücü olduğunu kabul ediyorlardı.”2

Promete’nin Tanrı Dağı’ndan çaldığı söylenen ateş, kontrol edilemeyen, vahşi ve ham bir ateşti; insanın hiç bir işine yaramazdı: Tıpkı yıldırım gibi, volkanın demir-alev püskürmesi ya da ormanın korkunç biçimlerde yanması gibi... İnsan, kendi ateşini kendisi üretmiştir. Bu, insan tarafından evcilleştirilmiş ve “tanrı” ateşinden farklı bir ateştir...

İnsanlık tarihi boyunca felsefe, sanat ya da bilim alanında üreten insanlar, ruh-düşünce-tanrı-şeytan-cadı-sihir vs. diyenlerle madde-emek-pratik-nesnel doğa-sonsuz evren vb. diyenler olarak kabaca iki bölüğe ayrılmıştır. Birinci bölümdekiler “idealistler”, ikinci bölümdekiler “materyalistler”dir.

Materyalistler, çağlar boyunca gelişen bilimin verilerine dayanarak, duyarlılık ve aklı maddeye göre ikinci dereceden bir ürün,  insan varlığının fiziksel, biyolojik ve toplumsal evriminin bir ürünü sayarlar. Dolayısıyla akıl, bu sonsuz evrenin dışında ya da içindeki herhangi bir “yaratıcı”nın insanın kafasına dışardan koyduğu bir üfürük değil, bilimin her gün yeniden ve yeniden kanıtladığı gibi evrimin ürünüdür.

İnsanlığın gelişiminde büyü, peygamber, tanrı ve din toplumsal ihtiyacı karşılamış yanılsamalı birer duraktır sadece. Dolayısıyla sanat da tarih boyunca büyü, din ve bunların sözel kültürdeki yansımalarıyla etkileşim içinde olmuştur.

Marx şöyle anlatıyor:

“Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece, insanın çevresinde dönen yanılsamalı bir güneşten başka bir şey değildir. Öyleyse, gerçeğin öteki dünyasının yitip gitmesinden sonra, bu dünyanın gerçeğini ortaya koymak tarihin görevidir. İnsanın özyabancılaşmasının (kendi kendine yabancılaşmasının) kutsal biçimlerini bir kez açığa çıkardıktan sonra, kutsal-olmayan biçimleri içindeki özyabancılaşmayı da açığa çıkarmak, tarihin hizmetinde olan felsefenin görevidir. Böylece gökyüzünün eleştirisi hukukun eleştirisine, tanrıbilimin eleştirisi de siyasetin eleştirisine dönüşür.”3

İnsanlık, bin yıldan fazla süren ve “din-tanrı-cadı-şeytan-öteki dünya-tevekkül-kutsal görev-günah-ayıp-kurulu soylu düzen-tanrısal akıl” diye diye toplumları bezdiren Ortaçağın yıkılış dönemine doğru, tarihte ilk olarak,  dünyanın bütüncül gerçeğini  “ayık gözlerle”  görmeye başladı.

Neden daha önce değil de o zaman? Çünkü bilimin, üretici güçlerin, kültürel birikimin gelişmesi ve kitleleri saran yeni bir hayat ihtiyacıyla buluşması gerekiyordu. Köleci ve Feodal toplumlar boyunca da köle ve köylü isyanlarından, yeni üretim tekniklerine, sözlü kültürden yazılı kültüre kadar birçok atılım yapılmış, ama bunlar insanlığı “metafizik uykusundan” uyandırmaya yetmemişti. Yaygın olarak bilinen Herakleitos, Epikuros vb. örrnekler bir yana, yakın doğudaki, az bilinen “Dehriyun” düşünürlerine bakabiliriz:

“İslam felsefesinde maddeciler, Dehriyun (zamancılar) adı altında toplanmaktadır. Hint felsefesiyle Sokrates’ten önceki eski Yunan felsefesinin etkisi altında oluşan Dehr (zaman)  düşüncesi, sonsuzdan gelip sonsuza gidenin (ebedî, ezelî ve bâkî) ve tek kalıcı gerçeğin zaman olduğunu ileri sürer. Horasanlı İbni Ravendi (ölümü İ.S. 910), Toharistanlı Beşşar, Salih İbni Abdül-Kudüs gibi düşünürlerin yönettiği Dehrciler tanrıya inanmazlar, duyumcudurlar. Duyumlarla algılanamayan hiç bir bilginin edinilemeyeceği kanısındadırlar. Maddeden ayrı bir ruh olamaz, her varlık zorunlu olarak maddeseldir. Maddesel âlemden öte ayrı bir bilinç ya da irade olamaz. Hiç bir varlık bağımsız değildir, hepsi maddesel bütünün içinde onun çeşitli görünüşleridir.(...) Madde, tek varlık değil atomlar yığınıdır (cevherin mutlak kesreti). Madde mekanik unsurların bütünüdür, içinde onları birleştiren başkaca hiçbir ilke bulunamaz... İslam felsefesinin çok ilginç düşünürleri olan Dehrciler, uzun zaman Batıniliğin içinde gizlenmek zorunda kalmışlardır. Yazdıkları bütün yapıtlar yakılmıştır. Yukarıdaki bilgiler, onları eleştiren yapıtlardan derlenmiştir. Dehrcilik ünlü Türk düşünürü Şeyh Bedreddin’de devam etmiştir.”4

Kuşkusuz ki bu bize eski çağlarda kendi dönemlerinin kavrayışını aşan Aristotales, Lucretius, Hayyam gibi düşünür ve sanatçıların seyrek de olsa nasıl ortaya çıkabildiğini açıklar: Düşünce tarihinin evrimi nasıl düz ve basit olmayan bir çizgi üzerinde ilerliyorsa, insanlığın kültürel ve sanatsal gelişmesi de aynı şekilde kendi iç evrimleri ve toplumların gelişimiyle karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşmaktadır.

Ancak insanlığın tarih boyunca attığı adımların birikimi üzerinden o döneme kadar ki en büyük atılımı, devrimci burjuva Rönesans(yeniden doğuş), dinde reform ve Aydınlanma hareketleri olmuştur.

Avrupa’da, 11. yüzyıldan itibaren dışta Haçlı Seferleri sonucu girilen kültürel bilimsel etkileşim, yeni coğrafyaların keşfi ve yeni fetihlerden sağlanan zenginlikler; içteyse, küçük el zanaatlarından manifaktüre; kendine yeten, kapalı, kopuk üretimden, şehirler çevresinde oluşan “pazar için üretime” doğru oluşan kapitalist gelişim, 14.yüzyıldan başlayarak bilimde ve sanatta Rönesans hareketlerini doğurdu. Ortaçağ Avrupasındaki kültür ve sanat belirli bir oranda yadsınıp içerilerek yeni bir yöne çevrildi: Öte dünyayı merkeze alan, dini ve tanrıyı yaşama nedeni sayan Ortaçağ düşünüşüne karşı doğal, saf bir gerçekçiliğin tohumlarını taşıyan Eski Yunan sanatına dönmek, dünyayı değerlendirmek, dinsel konuları bile insanı merkeze alarak işlemek... Yüzyıllar ilerledikçe, cemaatçiliğe karşı bireycilik, toplumun aydın ve egemen kesimleri arasında gitgide daha fazla benimsendi. Giyim kuşamdan inanç ve ahlakta serbestliğe kadar reformları zorladı. Hümanist hareket de denilen bu anlayışın öncüleri genellikle şair, yazar ve düşünürlerdir: İtalyan Petrarca, Hollandalı Erasmus, Dante, Boccacio, Montaigne, T. More, Makyavel ...

15. yüzyıldan itibaren kâğıt üretiminin gelişmesi, matbaanın bulunuşu, soylu sınıfının yer yer çözülmesiyle gerekçelenen “şövalye romanı”, “pastoral roman” gibi ilkel roman örnekleri ortaya çıkar.

“Şövalye romanları ve Pastoral romanlar soyluların özlemlerini dile getiriyordu. Pikaresk roman ise alt sınıfların sesidir. İkisini yan yana koyduğumuzda soyluların dünyası komik görünür bize. Şövalye Romanlarındaki kahramanlar gerçek yaşamdan öyle uzaktırlar ki! Pikaresk romanlar ise gerçekleri okuyucunun yüzüne çarpar. Pikaresk kahramanlar, “ben hırsızlık, dolandırıcılık yapıyorum, çünkü beni koşullar bu hale getirdi. Koşullar böyle kaldıkça(...) yapabileceğim başka bir şey yok” demektedir. Soylular şövalyecilik oynarken, yoksullar, üretim yapanlar açlıkla savaşmaktadır.”5  Pikaresk romanın önemi,  diğer ilkel roman çeşitlerini biçimsel açıdan pek aşamamakla birlikte, tarihin bu evresinde yazılı edebiyata yoksulların sesinin katılmasıdır. Yol romanı da denilen bu ürünlerde, alt sınıfın hayatı, macera, melodram ve entrika ögeleriyle kaynaşmış iç dökme ya da anlatma ihtiyacıyla, “yazar yorulana kadar” anlatılır. Yapısal açıdan roman kurgusu rastgeledir henüz, bir plan yapılmaz. Ancak bu romanlarda gerçeğe uygunluk temel bir ölçü gibidir artık. Üslupta ağdalı bir anlatım değil ( bu sadece dalga geçmek için kullanılır ), halk deyişleri, argo ve küfür vardır. İspanya’da Quvedo, Cervantes; İngiltere’de Lyly, Greene, Nash gibi sanatçılar Pikaresk romanlar kaleme almıştır. Birçok Pikaresk roman,  yazarı başının derde gireceğini bildiğinden isimsiz olarak basılıp dağıtılır...6

   Gelişimini yansıtmaya çalıştığımız bu süreç, aynı zamanda insanlığın dünyaya “ayık gözlerle” bakmaya başladığı ve sanatta gerçekçilik akımının ilk filizlerinin yeşerdiği bir dönüm noktasıdır. Bilindiği gibi gerçekçilik akımı, esas olarak burjuvazinin yükselişinin damgasını taşır. Ancak yukarıdaki bilgiler gösteriyor ki, o da daha doğduğu andan itibaren kendi karşıtını yaratarak ilerlemektedir...

“Gerçekçilik, yaratıcı bir yöntem olarak, insanın zihinsel gelişmesinin yönünü anlamaya zorlandıkları bir zamanda, insanların önce belli belirsiz sonra daha açık biçimde, insan eylemlerinin ve duygularının vahşi tutkulardan ya da tasarlanmış bir Tanrıdan gelmediğini, bunların gerçek ya da daha doğrusu maddî nedenlerle belirlendiğini kavramaya başladıkları zamanda ortaya çıkmış tarihsel bir olgudur.”

“Sanat ve edebiyatta gerçekçi yöntem, toplum üyelerinin, toplumsal ilişkilerin işleyişini belirleyen, temelde saklı kalmış güçleri ele alma göreviyle karşı karşıya kaldıkları zaman ortaya çıkmıştır.”7

Shakepeare, Lenoardo Da Vinci, Cervantes, Rafael döneme damgasını vuran sanatçılardan bazılarıdır. Bu gelişimin yaratıcı atmosferi,  Ansiklopedistler, Voltaire, Diderot, H’olbach, Rosseau gibi 18. yüzyılın büyük Aydınlanma filozoflarını; Goethe, Puşkin, Lessing, Gogol gibi pek çok sanatçıyı yetiştirecektir.

Elbette bu mücadeleler boyunca pek çok bedel de ödenmiştir: Diri diri yakılan büyük materyalist filozof G. Bruno; yazdığı “Güneş Ülkesi”  adlı ütopik romanı nedeniyle çok uzun yıllar hapislere, sürgünlere uğratılan Campanella; ezilen köylülerin ve halkın sesi olan, sınıfsız, devletsiz bir toplum düşleyerek savaşan Thomas Münzer (1490-1525)  bunlardan yalnızca bir kaçıdır...

Aydınlanma düşüncesinin zirvesini Engels şöyle yansıtıyor:

“Fransa’da gelmekte olan devrim konusunda kafaları aydınlatan büyük adamların kendileri de son derece büyük devrimciler olarak görünüyorlardı. Ne türden olursa olsun hiç bir dış yetke (otorite b.n.)  tanımıyorlardı. Din, doğa anlayışı, toplum, devlet örgütü her şey amansız bir eleştiriden geçirildi. Her şey, ya us mahkemesi önünde varoluşunu haklı kılmak ya da varoluşundan vazgeçmek zorunda kaldı.(...) Us her şeye uygulanacak tek ve eşsiz ölçü oldu. Toplum ve devletin bütün eski biçimleri, bütün eski geleneksel fikirler usdışı ilan edildi ve bir kenara atıldı. Dünya o zamana kadar önyargılarla yönetilmişti; geçmişe ilişkin olan her şey ancak acımaya değerdi. En sonu gün doğuyordu, bundan böyle boşinan, haksızlık, ayrıcalık ve baskı; sonsuz doğruluk, sonsuz adalet, doğa üzerine kurulu eşitlik ve insanın devredilemez hakları tarafından silinip süpürülecekti.”8  

Fransız Devrimine yol açan bu süreçte burjuvazi kendini bütün acı çeken insanlığın temsilcisi olarak görür, gösterir. Ancak, kurulu düzenle açık bir çatışmaya her girdiğinde öncülük ettiği yoksul köylülük ve gelişmekte olan işçi sınıfının gücü onu korkutmakta, geri adım atarak feodal beylerle bir ölçüde uzlaşmaya girmektedir. Nitekim 1789 Fransız Devrimi’ndeki sınıflar arası çatışma, yalnız burjuvazinin değil, işçi sınıfı, köylülük ve küçükburjuvazinin etkinliğini de gözler önüne serer: Yalnız “jironden”leri değil “jakoben”leri de ortaya çıkarır burjuvazi arasında. Yalnız Marat’ı, işçilerin iktidarını savunan Babeuf’ü değil, feodal topraklara zorla el koyan “komün” örgütlenmesini de ortaya çıkarır...

Aydınlanma döneminin o parlak “aklın egemenliği” sloganının aslında burjuvazinin idealleştirilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığı, eşitliğin yasa önünde burjuva eşitliği olduğu vb. yavaş yavaş anlaşılmaya başlanır. Kültür ve sanatta feodalizme karşı yüzyıllarca savaş veren ilk gerçekçilik, bu noktadan itibaren gözlerini içinden geldiği burjuva sınıfının düzenine çevirecek, toplumsal yapıya nesnel tasvirci, acımasızca teşhir edici bir tutum takınacak, “eleştirel gerçekçiliğe”  evrilecektir.

Örneğin Stendhal, Balzac, Gogol gibi yazarlar, romanlarını yazmak için halkın arasına karışacak, ayrıntılı gözlemler yaptıktan sonra, âdeta bir laboratuar asistanının deney tasarlaması gibi, roman kurgusunu gerçeğe uygun biçimde kurmaya çalışacaklardır...

Burjuvaziye kültür ve sanat alanında köklü bir eleştiri getirip gerçekçiliği yepyeni bir mecraya yükseltmiş olan işçi sınıfının teorik ve pratik gelişmesi, bu gelişmenin belli bir olgunluğa erişmesi, daha sonraları “sosyalist gerçekçiliği” oluşturmuştur...

Şimdiye kadar özetlemeye çalıştığımız bu tarihsel gelişimin ışığında anlattıklarımızı somutlarsak: Sosyalist gerçekçi sanatımız, doğayı, toplumu, insanı bilimsel-diyalektik yönelişle derinliğine kavramalı, hayatın orta yerinden, bireysel ve toplumsal boyutlarıyla, insanlığın büyük açlık duyduğu manevî üretimi gerçekleştirmelidir. Yeni ve köklü ürünlerle, gelmesi uğruna büyük özverilerle çabalanan “bizim” günlerimizin kültürü geliştirilmelidir. Küçük yergi-mizah fıkralarından büyük hikâyelere, karikatürden resime; ‘masal’dan, ‘destan’dan  ‘taşlama’ya; şiirden romana; eğitici dramadan ortaoyunu, Karagöz ve tiyatroya; türkülerden şarkılara dünya üzerinde yeni insanın çıkarına ne üretilmişse hepsinden “bir atlama tahtası gibi”  yararlanılmalı, yenileri ve daha köklüleri üretilmelidir.

Kültürel-sanatsal üretimin, “üstün insan işi” olmadığı, yeteneklerin uygun bir evrim içerisinde bütün insanlarda gelişebileceği, maddî ve manevî kültürün birbirlerinden kopuk olarak ele alınamayacağı ısrarla belirtilmelidir.

“Aydınlanma” sonrası süreçte, sınıf savaşımının yeni boyutlar kazandığı, Marksist ideolojinin oluşup geliştiği dönem boyunca, düşünsel ve sanatsal üretimleriyle ilerici-devrimci tarafların kültürel etkinliği ve moral üstünlüğü uzun bir zaman burjuva güçlerince engellenememişti. Oysa burjuvazi daha 1850’lerden itibaren kültürel, sanatsal etkinliği “elde” bulundurmanın önemini kavramış, üniversite hocalarından “profesör”lere, sanatçı, aydın kesimden bilim adamı diye tanınanlara kadar pek çok kesimden devşirdiği silahlarla beyinleri taramaya başlamıştı.

Ama bu mücadele boyunca sosyalist ve insancıl yönelim, moral üstünlüğünü korumakla kalmadı; en ağır faşist yönetimler altında bile üstün sanat ve kültür insanları yetiştirdi. Bunlar aynı zamanda demokratik-devrimci mücadelenin parçası olmakla “devrimci sanatçı”lardı. Brecht, Neruda, Aragon, Mayakovski, Nâzım, Vaptsarov, Gorki, Ostrovski gibi nice sanatçılar, hem sanatlarında hem de yaşamlarında sosyalist yönelimde bulunarak, yeni toplumun maddî-manevî kültürünün oluşması yolunda değerli katkılar sağladılar. Kimi ürünleri elden ele dilden dile dolaştı, insanlığa maloldu... Kuşkusuz ki kusursuz bir süreç değildi bu ve zaten bu insanlar da “kutsanmayı” beklemediler. Ama bütün devrimci süreçlerin zorlu, dolambaçlı, iniş-çıkışlı, kusurlu dönemler olduğu; amaçlara dikensiz gül bahçelerinden geçilerek varılamayacağını görmek, bilimsel bakışımızın gereği değil midir?

1970’li yılların sonlarına gelindiğinde emperyalist blok, uzun zamandır hatalarında ısrar eden, bürokratik hantallığı içinde halktan kopan, başka halkların acılarına duyarsız kalmaktan da çekinmeyen  “reel sosyalist”  blok ve başındaki Sovyetler Birliği K.P.’si karşısında kültürel ve moral üstünlüğü ele geçirmişti. Psikolojik savaşa eşlik eden “iletişim devrimi” teknolojileri, kendini bir ölçüde onarabilen kapitalist düzenin kışkırttığı “tüketim kültürü”nün devasa boyutlarda yayılmasını sağladı. Hantallaşmış bir bürokratizmi sosyalizm şeklinde algılayan ve zorla uygulamaya çalışan K.P.’lerin bu emperyalist kültür işgaline sağlıklı bir alternatif oluşturma gücü ve isteği yoktu... Böylece önce Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerde sonra çoğunda, boş bir “Coca Cola” şişesini değerli bir eşya gibi dolabında saklayan, markalı bir “Blue Jeans”  için hırsızlık yapmayı göze alan sosyalist ülke (!) gençlikleri görülmeye başlandı.9  Onlar lüks tüketim ve “rahat yaşam” özlemiyle köksüz ve yoz bürokratik yönetimlerin baskısına karşı burjuvaziye sarıldılar... Haklı olarak bürokratik gericiliğe, yer yer işbirlikçiliğe evrilmiş revizyonizme tepki duydular ama bu tepkiyi sosyalizme malettiler. Oysa burjuva düzenin kurulmasıyla birlikte bu ülkelerde sefalet, fuhuş, uyuşturucu ve mafyacılık patlama yaptı. Bu halklar eski sınırlı sosyalist haklarını bile mumla arar oldular.

Yaşanan tüm bu felaketlere gidiş, birçok Marksist-Leninist tarafından öngörüldüğü halde, sosyalist ülkeler içinde direniş ve hakları koruma temelinde bir karşı-hareket görülmemesi veya bunun çok zayıf kalması düşündürücüdür. Oysa dışardan bakıldığında genel görüntü, Sovyetler Birliği başta olmak üzere sosyalist ülkelerde halkın nispi refahla birlikte “kültürlü” olduğu şeklindeydi.10 Oysa gelişmeler, “reel sosyalist” uygulamaların asıl yumuşak karnının tam da bu nokta olduğunu göstermektedir. Öte yandan, siyasî-ideolojik çürüme, bürokratik-küçükburjuva zihniyetli parti yönetimleri, sosyalliğini gitgide yitirmekte olan bir “sosyalizm” uygulamasının kültürel bir çürümeyle başbaşa gitmesi de şaşırtıcı değildir.

Sosyalizm deneyimlerinin kazanımları ve yaşanan tüm bu olaylar, olgular, dürüst, namuslu bilim ve sanat insanlarınca inceden inceye araştırılacağına, tek tük çabalar bir yana, kurda kuşa yem edilmiş ve edilmektedir. Elbet yaşananlar böyle ise bundan sonrada böyle olacaktır anlamına gelmiyor...

Estetik ve sanatta sosyalist gerçekçi yönelimimiz, yalnızca kapitalizmin insanlık dışı sistemine karşı savaşımın bir parçası değil, aynı zamanda sınıfsız ve sınırsız insanlık özlemiyle yaratılmakta olan yeni kültür mücadelesinin öncüsü olmayı hedeflemelidir...                         

03 Ağustos 2009

Notlar:

1 Daha geniş bilgi için bakınız: “Marksizm ve Şiir”, G. Thompson, Adam Yay.

2 Yansıma, Sosyalist Ed. Dergisi 2005, Çev. Melike Işık

3 “Felsefe Metinleri” Marx-Engels, Sol Yay.

4 “Felsefe Sözlüğü”, O. Hançerlioğlu, Remzi Kit. Yay.

5 Yansıma, Sosyalist Ed. Dergisi, Memet Karaosmanoğlu, 2005

6 Age

7 “Gerçekçiliğin Tarihi” B. Suçkov, Çev. Aziz Çalışlar, Adam Yay.

8 “Felsefe Metinleri” Marx-Engels, Sol Yay.

9 Yıllar boyunca çalıştığımız şantiyelerde ve bir kaç ilin organize sanayi sitelerinde Bulgar, Romen ve Azeri iş arkadaşlarımız oldu. Yazdıklarımızın bu bölüğü, birbirlerinden habersiz benzer şeyler anlatan bu insanların anlatımına dayanmaktadır. Öte yandan onların bazı anlatımları da bütün eksikli, hatalı ve yozlaşmakta olan bu düzenlerin bile temel haklar (eğitim, sağlık, ulaşım, barınma) açısından kapitalist ülkelerden ileride olduklarını göstermektedir.

10 Burada “kültürlü” olmanın üniversite bitirmiş, kitaplar okumuş olmakla özdeş sayılamayacağı gerçeği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Asıl sorun hedeflerini, yaşama amacını, doğrularını ve değerlerini yitirmekle ilgilidir kanımca...

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı