
Sınıflı toplumlarda gerçekçilik ve özellikle sosyal bilimler, tarihin hiçbir döneminde sömüren sınıfla barışık olmamıştır. Sömüren egemen sınıf için durağanlık ve sömürünün ebediliği ne kadar gerekliyse, ezilenler için gelişme ve değişim de o kadar gerekli ve ihtiyaçtır. Toplumsal yaşamdaki gelişme ve değişim, bilimsel ve sanatsal alandaki gelişme ve değişimi de beraberinde getirir. Bu diyalektik ilişki sürekli birbirinin ileriye doğru yolunu açar. Birindeki değişme ve gelişim öbüründe de etkisini gösterir. Bu gelişme içinde gerçekçilik üretim ve paylaşım ilişkilerinin biçimine göre biçimler almıştır.
Köleci toplumun yaşam biçimine denk düşen masallardan tutun da destanlara kadar bütün sanat dalları, olağanüstülüklerin etkisinde varlık alanına çıkmışlardır. Daha sonraki toplum düzenlerinde sanatta gerçekliğin içeriğinin değişimi yanında biçim değiştirdiğini de görürüz. Olağanüstülükler yerini yaşamın gelişmişliğine denk düşen, yani yaşamın yeni ilişkilerine göre biçimlere bırakmışlardır. Ama köleci toplumun sanat eserlerinde öne çıkan olağanüstülükler için gerçekçi değildir demek, gerçekliğe aykırıdır. Gerçekliğe aykırılık yaşamdaki gelişme ve değişime açık olup olmamakla ilgilidir. Bu da ezen sınıfla ezilen sınıfın sanat üretimiyle ilgilidir. Hangi sınıf gelişme ve değişimin mücadelesi içindeyse, o sınıfa denk düşen sanat olağanüstülükler içerse de gerçekçi ve ilericidir. Diğeri ise gerçekdışı ve gericidir. Yani hangi sınıf adına üretildiğiyle ilgilidir. Masalla örnekleyelim.
Sömüren sınıf adına üretilen masallar gerçekdışı, uyutucu ve gericidirler. Köleler adına üretilenler ilerici, bilinçlendirici ve çözüme yöneliktirler. Bu bağlamda masallar gerçekdışı olsalar da, bu yönleriyle gerçekliği nasıl içerdikleri üzerinde duralım. Yırtıcı hayvanlara atılacak bir köle, oradan sağ çıkmak için kendine yardım edecek olağanüstü kahramanlar hayal eder ve bunu masala dönüştürebilir. Çok ağır koşullarda orakla güneşin altında günlerce ekin biçen bir köle, işin bir an önce bitmesi için, o işi lambadan çıkan bir deve çabukça yaptırmayı hayal eder ve bunu yine masala dönüştürebilir. Yani köle sahiplerinin her türlü zulmünden kurtulmak için, olağanüstü güçler yaratıp, kendi gücüyle aşamadığı sorunları o güçlerle aşmayı hedeflemek gerçekdışı değil, yaşamın o gerçekliğinin karşılığı olarak gerçek içidir. Açlıktan kurtulmak, aşkına kavuşmak, özgürlüğünü elde etmek için üretilen bütün bu sanatsal değerler, o dönemin yaşamına uygun düşen gerçekliklerdir. Hayalî bu güçler insan psikolojisinden ve mücadelesinden bağımsız değildir. İçinde yaşanan somut durumun soyut alana böyle yansıması, bilimselliğe de aykırı değildir. Tarihsel o süreç masallarda, destanlarda, tragedyalarda, tiyatro sahnelerinde asırlarca sanatın bu biçimdeki gerçekliğine tanıklık etmiştir.
Köleliğin yıkılmasında ve yeni bir yaşam olan feodalitenin kurulmasında kölelerin somut mücadeleleri ne kadar etkili olmuşsa, bu değişimle ilgili maddî yaşamın manevî yansıması olan bu sanat ürünleri de o kadar etkili olmuştur.
Köleliğin bir sonraki aşaması olan feodal sistemde bu tür ürünler yeni yaşama uygun olarak dönüşüme uğradılar. Daha gelişmiş yaşamın daha gelişmiş ürünleri çıktı ortaya. Aynı zamanda daha ileri yaşamın daha ileri sanatının da önünü açtı. Feodalizmden kapitalizme geçişte bu eserlerin yeri inkâr edilemez. Kölecilik döneminde her sınıfın, ezen ve ezilen her grubun, her mesleğin ayrı ayrı yaratılan tanrıları, her sınıf ve grubu tek tanrıda temsil edecek biçimde tekleşti. Olağanüstülükler olağana doğru evrildi. Olağanüstü güçler yerlerini olağan güçlere bırakmaya başladılar. Sorunların çözümünde olağanüstü güçlerin yerini genel olarak tanrının gücü temsil etmiş, sorunu yaratanı öbür dünyayla tehdit ederek, çözüm elde edilmeye çalışılmıştır. Bu bütünüyle böyle olmasa da genel olarak böyle bir tablo izlenmiştir.
Dante’nin, İlahi Komedya’daki olağanüstü gücü, cehennem ve tanrı korkusudur. İnsanlığa karşı sorun çıkaranlar, Tanrı’nın gücü ve Cehennem korkusuyla, sorun çıkarmaktan caydırılmak istenmişlerdir. Dante’nin, Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Shakspeare’in, Cervantes’in, Goethe’nin ürünleri birbirinden önemli farklılıklar içerseler de, Homeros ile kıyaslandığında, toplumsal dönem farklılıkları çok daha iyi anlaşılır. Gerçeklikleri de kendi dönemlerindeki maddî yaşamın manevî yansımasına uygunluk içindedirler. Bu ürünler kendi dönemlerindeki üretim ve paylaşım ilişkilerini yansıttıkları gibi, daha ilerici üretim ve paylaşım ilişkilerinin de üst yapı kurumu olarak manevî estetiğini yansıtırlar. Yaşamın gelişmişlik düzeyi, kendi koşulları içinde bilimin de gelişmişlik düzeyini belirler. Bilimin gelişmişlik düzeyi ile sanatsal gerçekliğin konumu birbiriyle uygunluk içindedir.
Feodal sistemin ufkunda kapitalist sistem belirmeye başlayınca, bu yeni yaşam biçimini hisseden feodal sistem sanatçılarının eserleri, feodal sistemin başlangıcına göre değişiklik içerirler. Shakspeare ile Dante’nin, Yunus Emre ile Goethe’nin farklılıkları buradan kaynaklanır. Elbette bu farklılıklar eserlerin estetik düzeyiyle ilgili değil, yaşamı yorumlama durumuyla ilgilidir. Bu yorumlama giderek yaşamı değiştirme mücadele ve azminin coşkusuna tanıklık eder. Burjuva demokratik devrimin ufuktaki güneşi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, demokrasi mücadelesinin aynası olarak sanat eserlerinde kendini gösterir. Toplumsal çürümüşlüğü sergilemek, yaşamı değiştirip dönüştürme konusunda yeterli bir anlayış olarak öne çıkar. Değişimin motor gücü burjuvazidir. Toplumsal çürümüşlükten kurtulmanın yeri yeni bir sömürünün yeri olduğu için, yeni yaşamı kuracak olan güç, hiçbir zaman sorunları kökten çözecek güç olarak kendini gösterememiştir. Onun için sanat eserleri toplumu yansıtmanın aynası olmuş, ama yeni yaşamın nasıl sömürüsüz olacağının görüntüsünü yansıtamamıştır. Sömürüsüz, sınıfsız bir toplumu yorumlamak, öyle bir yaşamı kuracak yöntem ve gücü yansıtmak daha sonraki sanatçıların eserlerine kalmıştır. Bir başlangıç olarak kısaca Shakspeare değinmek istiyorum.
Hamlet’i kan davasını işleyen eser olarak yorumlayanların sayısı az değildir. Bu Hamlet’teki gerçekliği çarpıtmaya yöneliktir. Üniversitelerde bile konu bu biçimde çarpıtılarak işlenir. Hamlet Danimarka sınırları içinde işlenir. Belki de Shakspeare sansürden kurtulmak için olayı kendi yaşadığı ülkenin dışında bir ülkeye mal ederek yansıtmak zorunda kaldı.
Bilinir, Hamlet’in babası Danimarka kralıdır. Annesi ve amcası anlaşarak kralı zehirler ve evlenerek tahtın yeni kral ve kraliçesi olurlar. Eser bütünü içinde çürümüşlüğün, çıkarcılığın, gerici emellerin, zorbalığın damgasını taşır. Hamlet karanlık, gerici, çıkarcı, zorba güçlerin karşısında aydınlık, ilerici, ezilen, haksızlığa uğrayan güçleri temsil eder. Aydınlık, ilerici güçlerle, karanlık gerici güçler Hamlet ile annesi ve amcası üzerinde sembolize edilir. Hamlet babasının katili olan amcası ve annesine karşı ilerici aydınlık güçler adına amansız bir mücadeleye girer. Aslında eser bir bütün olarak Danimarka’daki ilerici güçlerle, gerici güçler çatışmasını yansıtır.
Eserde gerici, çıkarcı güçlere ve onların uyguladıkları haksızlıklara karşı pek çok gönderme vardır. Eser dikkatli okunduğunda öldürülen kral adına verilen mücadelede, yeni saltanat sahiplerine karşı Hamlet’in yandaşları genel olarak halktan insanlardır. Alt tabakayı temsil eden sınıf olarak mücadelede kölelik, köylülük veya işçi sınıfı gibi bir sınıf olgusu yoktur ama ezilenleri temsilen bekçiler, tiyatro oyuncuları, saray hizmetlileri ve tüm ilerici aydınlık güçleri içine alan bir Hamlet tiplemesi vardır. Eserin özü bir kişiye karşı bir kişinin kan davası değil, o kişiler üzerinden zalimle mazlumun işlenişidir. O kişiler üzerinden halkla, asiller arasındaki mücadele yansıtılır. Çürümüşlüğün, çıkarcılığın boyutu küçük kardeşin, ağabeyisinin karısını ayartması, tahtı kanlı biçimde ele geçirmesi ile birlikte bundan daha iyi bir biçimde yansıtılamazdı. O dönem sınıf mücadelesini veriş biçimi olarak Shakspeare böyle bir yol izlemiştir. Hamlet toplumun ilerleyiş ve bu ilerlemede geldiği noktaya uygunluk içinde görüntülerle doludur. Hamlet yaşamın gelişmişliğine eşdeğerdeki gerçekliğin de en çarpıcı eseridir.
Yaşam ilerlemeye, gelişmeye devam ettikçe gerçeklik de buna uygun olarak ilerlemeye ve gelişmeye devam etmiştir. Feodal toplum kendi üretim, paylaşım ve bu düzeyde yaşamı yorumlamaya uygunluk içinde kendi sanatsal gerçekliğini yaratmıştır. Aynı şey bilimsel gelişme içinde geçerli olmuştur. Nasıl ki köleci yaşam biçiminin özünde, o yaşam biçiminden kurtulmanın gerçekliği yatıyorsa, feodal yaşam biçiminde de, o yaşam biçiminden kurtulmanın gerçekliği yatar. Unutulmamalıdır ki sanat alanındaki değişiklik ve yenilikler, yaşamdaki değişiklik ve yeniliklerle iç içedir. Öncelik yaşam alanındaki gelişmeye bağlı olmak üzere ikisi de birbirini tetikler. Feodal yaşam biçimi kendi ufkunda, burjuva sınıfının istek ve öncülüğünde olmak kaydıyla kapitalist yaşam biçimini gösterir. Feodal sistemin ezilenleri yanında yer alan sanat ve bilim insanları, ezilenlerin gücünü, onların ihtiyaçlarına uygun olarak daha ileri bir yaşam için seferber ederler. Feodalizme karşı ileri düşünce ve üretim biçiminin savunucusu olan burjuvazi, bu doğrultuda emekçi sınıflarla dayanışma içine girer. Açlık, sefalet, baskı karşısında özgürlük, kardeşlik, demokrasi, eşitlik fikirleri yüzyılların baskıcı kabuğunu çatlatırken, bu hava sanatçıları öylesine kendine çeker ki, onun verdiği azim ve coşku şaheserlere giden yol olur. Burjuvazinin tüm toplum için vaad ettikleri, sanattaki yeniliğin ve gerçekliğin özünü oluşturur.
Burada değinmenin yararlı olacağını sanıyorum. Sümerlerden, Roma’ya kadar köleci devlet yapılanmaları içinde ortaya çıkan tüm sanat yapıtlarını, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı, Fransa, İngiltere, İspanya krallıkları gibi feodal dönem sanat yapıtları ile kıyaslayınca, gerçekçiliğin ve yeniliğin, üretim biçiminin özelliğine göre nasıl değişiklik gösterdiği sanırım daha iyi anlaşılır. Tıpkı Cervantes, Yunus Emre, Shakspeare, Dante’nin eserlerinin Balzac, Stendhal, Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin’in eserleriyle kıyaslayınca ortaya çıkan fark gibi. Cervantes gerçekçiliği ile Balzac gerçekçiliği arasındaki fark, feodal sistemle kapitalist sistemin yaşam biçimi ve gelişmişlik düzeyiyle ilgili farklılığın sanattaki göstergesidir ki Balzac dönemi feodalizmin can çekişirken, kapitalizmin canlandığı döneme işaret eder. Yani feodal dönemin başlangıcı ile son zamanlarına denk gelen sanat eserleri de, gerçekçilik bakımından farklılıklar içerirler.
Gerçekçilik, tarihi süreçte en belirgin halini kapitalist sistem içinde burjuvazi ve işçi sınıfı mücadelesinde almıştır. Yalnız burada feodal derebeyliğe, asillere karşı burjuvazi önderliğindeki yeni yaşamı kurma mücadelesine denk düşen gerçekçiliğin üzerini biraz daha açmak istiyorum. Bu anlayışın sanatçılarından bazılarını kısaca anmakta yarar var. Stendhal, Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Gustave Flaubert ve diğerlerinin yeni yaşamın kurucusu olarak burjuvazinin vaad ettiği özgürlük, eşitlik, kardeşlik, demokrasi mücadelesi yanında, feodal yaşamın sancılarına karşı tavır koyan büyük sanatçılardır. Burjuva felsefî anlayışının dayattığı gerçekçilik, kuş bakışı topluma yukarıdan bakıp görüneni olduğu gibi yansıtma anlayışıdır ve ona denk düşen gerçekçilik budur. Yukarıdan olduğu gibi yansıtmanın gönlü, haklı olana insanî yaklaşımı çağrıştırır. Gönlü azat etmekten yanadır ama köleliği asla yasaklamaz. Bu gerçekçilikte, yaşanan olumsuzluklar olduğu gibi yansıtılır. Kişilerin ve toplumun çektiği acılar bütünüyle onların tuttuğu aynanın içindedir. Çözüm yolu ve çözücü güç o felsefeye uygun olarak karanlıkta kalır. Tolstoy çözücü güç olarak özel yaşamında tanrıya, Balzac krala bel bağlar. Çünkü zulmü alt edecek bir güç, onların gözünde henüz tarih sahnesine çıkmamıştır. O döneme has gerici üretim ve çıkarcı paylaşımın karşısına, en ilerici üretim ve en kardeşçe paylaşım biçiminin mücadelesini verecek olan sınıf ve o sınıfın kahramanları o eserlerde yerini bulamaz. O dönem sanatçılarının ve o gelişmişliğe denk düşen gerçekçiliğin ufku bu kadardır. Daha ilerisini görmek, burjuva yaşam biçiminin ufkunda kendini gösteren sosyalist yaşam biçiminin ihtiyaç haline gelmesiyle ilgilidir.
Donkişot’u okuduktan sonra, Anna Karenina veya Kırmızı ve Siyah’ı okumaya başlayınca, nasıl ki soğuk sudan sıcak suya girmiş gibi farklılık hissedilir; kapitalist dönemin ufukta göründüğü ve burjuvazinin önderlik ettiği yeni yaşam biçiminin etkisiyle yazılmış eserlerden, ufukta sosyalizmin göründüğü ve işçi sınıfının öncülük ettiği sosyalist yaşam biçiminin etkisindeki eserlere geçince de, yine bambaşka bir hava hissedilir. Goriot Baba, Kırmızı ve Siyah, İki Şehrin Hikayesi, Anna Karenina vs. aynı iklimde aynı biçimde yeşeren eserlerdir.
Ana, Çimento, Tütün, Çeliğe Su Verildi, Demir Ökçe, Gazap Üzümleri’ne yukarıda saydıklarımdan geçiş yapılınca bambaşka bir ortama girer okuyucu. İşte bu fark, bir yaşamdan diğerine geçişin ve o mücadeleyi veren sınıf ve o sınıfa bağlı olanların özellikleriyle ilgilidir. Adına eleştirel ya da toplumcu gerçekçilik densin, orda sorunun kaynağı olan sınıf ve uyguladığı yaşam biçiminin ortaya koyduğu olumsuzluklar, birey yaşamına yansıyış temelinde bütün çıplaklığıyla sergilenir ama ne çözüm yolu vardır, ne de çözecek bir sınıf veya o sınıfı temsil eden kahramanlar. Kişiler olayın akışı içinde olaya teslim olarak yansıtılırlar. Olayın akışını teslim almak gibi bir olgu yoktur orda. Oysa sosyalist gerçekçi sanatçıların eserlerinde sorunun kaynağı açık biçimde ortaya konur. Çözüm yolu ve çözücü güç okuyucuya kendini açıkça gösterir. Okuyucu kendini çözücü gücün içinde hissetmekten alamaz. İşte eleştirel ya da toplumcu gerçekçiliği sosyalist gerçekçilikten ayıran en önemli özellik burasıdır.
Bu noktada sosyalist gerçekçiliğin tarihsel süreç içindeki gelişimine göre kendi bünyesindeki ilerleme ve buna denk düşen değişimden söz etmek istiyorum. Emperyalizmin düşman kardeşler biçimindeki tekelleri ve onun dayattığı küreselleşme olgusu karşısında emekçilerin dünya çapında örgütlülüğünü ve birliğini öngören proletarya enternasyonalizminin sanata yansıyışı, sanattaki yeni gerçekçiliğin temelini oluşturacaktır.
Sermaye sahiplerinin birliği biliyoruz ki savaşı, sömürüyü, krizi ve işsizliği bağrında taşıyan, birbirine düşman kardeşlerin birliğidir. Bu birlik her an birbiriyle de kanlı biçimde dalaşmayı bağrında taşır. Bu birlik hiçbir zaman yeryüzüne mutlu bir yaşam indiremez. Onu başaracak olan sınıf, yeryüzündeki dost kardeşler olan Dünya işçi sınıfının birliğidir. Uluslararası tekellerin küreselleşme adına Dünya’yı tek ülke konumuna getirmeleri karşısında, Dünya emekçilerinin de kendi Dünyalarını kurmak için tek vücut olma zorunluluğu vardır. Artık bir ülke içindeki ilerici güçle, o ülke içindeki gerici güç çatışması, tüm Dünya’nın ilerici gücü ile tüm Dünya’nın gerici gücü mücadelesine dönüşmektedir. Dünya’nın herhangi bir yerinde halktan yana bir değişim olacaksa, Dünya’nın tüm emekçilerinin desteği o değişimi başarmanın temel dayanağı olacaktır. Yani artık mücadele bir ülke içindeki küçük bir devle, karşıtı küçük bir dev arasında değil, Dünya çapında büyük bir devle, karşıtı büyük bir dev arasında kendini gösterecektir. Bu durumda gerçekçilik de yeni duruma göre yeni biçim almak zorundadır. Yine Hamlet’ten başlamak istiyorum.
Aydınlık, ilerici, iyi olanla, karanlık, çıkarcı, çürümüş güçlerin mücadelesi Hamlet’te Danimarka sınırları içinde verilir. Bu bir ülkedeki ilerici gerici çatışmasıdır. Bunun yanında toplumcu ya da eleştirel gerçekçi eserler de aynı ülke sınırları içindeki yaşamın yansıması biçimindedirler. Bünyesi bunlardan çok farklı olduğu halde, sosyalist gerçekçi eserler de sınıf mücadelesi ve çözüm konusunu yine bir ülkenin ilerici, gerici güçleri temelinde yansıtmışlardır. Her ne kadar proletarya enternasyonalizmine bağlı olunsa da, eserlere yansıyış biçimi, yazarının kendi ülkesinin sınırları içindeki güçlere dayalıdır. Biraz Ehrenburg’un Paris Düşerken, Fırtına, Dipten Gelen Dalga serisi kendi ülke sınırlarının dışına yansımıştır ama Dünya emekçilerinin birleşik o dev gücü eserde yine yoktur. Romanın kahramanları Dünya emekçi sınıfından değil, kendi ülke sınıfından beslenmektedirler. Dünyaca ünlü sosyalist gerçekçi romanlar arasında yer alan Ana, Çimento, Ve Çeliğe Su Verildi, Tütün, Gazap Üzümleri, Demir Ökçe, Bitmeyen Kavga kendi ülke sınırları içindeki ilerici gerici güçler çatışması içinde kalmışlardır. Günümüze kadar bu anlayışı aşan bir eser ortaya çıkmamıştır. Çıkamazdı da, çünkü yaşamın ve mücadelenin var oluş biçimi buna uygun değildi. Dünya emekçilerinin birleşik gücü bu günkü kadar kendini dayatmamış ve ihtiyaç haline gelmemişti.
Günümüzde küreselleşme adına tekellerin ulusallıktan uluslar arası niteliğe bürünmesi, emeğin de ulusallıktan uluslar arası niteliğe bürünmesini dayatmaktadır. Sosyalist gerçekçi eserler bir ülke sınırları içinde burjuva işçi sınıfı çatışmasını, buna bağlı olarak kahramanlarını, olumsuz tiplerini, kendi ülke sınırlarının dışına da taşımak zorundadır. Okuyucu bundan böyle eline aldığı bir eserde tüm Dünya emekçilerinin ve karşıtlarının birleşik gücünü solumalı ve o havayı hissetmelidir. Sermaye için tek ülke konumuna gelen Dünya, emekçiler için de birleşik bir gücü öne çıkarmaktadır. Kahramanlar, tipler karşıt dev iki gücün mücadelesini yansıtmak zorundadır. Çünkü bir ülkede kişinin ya da tüm toplum bireylerinin yaşamını etkileyen olaylar, asla uluslararası tekellerden bağımsız değildir. İşsizlik, açlık, sağlık sorunu, eğitim sorunu, trafikten tutun da bir çocuğun simit çalmasına kadar hiçbir olay uluslar arası tekellerin uygulamalarından bağımsız düşünülemez. Onların dev gücü yaşama damgasını onların çıkarları doğrultusunda vuruyorsa, emekçilerin birleşik dev gücü de yaşama damgasını tüm Dünya insanlığının insanca yaşayacağı bir yeryüzü için vurmalıdır.
Bu durumun sanattaki yeri, aynı durumun gerçekliğini yansıtmalıdır. Bir roman, bir şiir, bir tiyatro eseri tüm Dünya emekçilerinin soluğunu alıp vermelidir. Aynı zamanda karşıt olarak da gerici unsurları temsilen tüm Dünya çıkarcılarına yüklenmelidir. Zor iş ama bundan öncekiler kendi yaşam koşullarının gerçekçiliğini daha ileri bir yaşam için estetiğe başarıyla dönüştürdüler. Bundan sonrakiler de bunu başarmak zorundadırlar.