
Realitenin(gerçekliğin) insan beynine yansıyışı, algısı veritedir (hakikattir). Bizde genel olarak realite ve verite karıştırılır. Her ikisi aynı anlama gelmek üzere özdeş olarak kullanılır. Gerçekliğe de gerçekliğin yansıyışı, algılanışına da gerçek/gerçeklik denmektedir. Oysa, gerçek ve gerçeklik nesnelliği belirtir, hakikat ise gerçeği ve gerçekliği algıyı/yansıyışı yani öznelliği belirtir. Hem nesnel olanı, hem öznel olanı gerçek/gerçeklikle açıklamak, hakikatin anlaşılmasını ve kavranmasını güçleştirmektedir.
Hakikatin izafî (göreceli/değişken) ve mutlak (değişmeyen) yanları vardır.
Çoğu kaynaklarda hakikatin karşılığı olarak öznel gerçeklik kullanılmaktadır. Öznel gerçeklik, hakikatin izafî ve mutlak yanlarını karşılamaktan çok uzaktır. Öznel gerçeklik, hakikatin izafî hakikat bölümünü karşılamakta, mutlak hakikat bölümünü karşılamamaktadır.
Gerçekliğin insan beynine yansıması/algısını öznel gerçeklik olarak belirtirsek, hakikatin mutlak hakikat bölümünü/yanını görmemizi engellemiş oluruz.
Gerçekliğin öznel gerçeklik olarak algılanması, hakikatin görece(değişken) yanları ile mutlak (değişmeyen) yanlarını, bu her iki yanın birbirleri ileri ilişkilerini, gelişimini, süreci algılamamızı, yorumlamamızı, gerçekliğe müdahalemizi, müdahalenin yerini ve zamanını muğlaklaştırır; öznelciliğe doğru yönelmemize neden olur. Öznelcilik ise bizi her alanda kaba volontarizme, anarşizme, maceracılığa ... sürükleyebilir.
Gerçek, gerçeklik maddî/nesnel/somuttur (objektiftir). Bundan dolayı gerçeklik kavramını kullanırken tek başına gerçeklik değil, nesnel gerçeklik kavramını kullanmamız doğru olacaktır.
Mutlak hakikat ile izafî hakikat arasında kalın duvarlar yoktur. Tam tersine aralarındaki ilişki diyalektik/gelişimsel bir ilişkidir. Mutlak hakikat, izafî hakikatlerin bileşimi, bütünü, toplamıdır. Bilimsel gelişmelerin verileri, teorilerin pratiğe uygulanması gibi etkenlerle izafî hakikatte değişimler ortaya çıkar, izafî hakikatte aşılmış olanı belirler. İzafî hakikatteki yeni değişimleri mutlak hakikat üzerinde test eder. Mutlak hakikati bilimsel gelişime ve toplumsal pratiğe açık hale getirir. Bu durumda izafî hakikatte aşılmış olan kavramlar, mutlak hakikatten bilimin tarihine gönderilir, yeni kavramlar mutlak hakikatin içine girerler. Kısacası izafî hakikatteki değişim ve dönüşümler mutlak hakikatin gelişimini sağlar; diyalektik materyalizmin temel yasaları burada da işler.
Gerçeklik dural değil hareket halindedir. Gerçekliği hareket halinde kavrayabiliriz. Gerçekliğe an/somut durum, dönem/evre, çağ, tarihsellik bütünselliği içinde, süreç olarak bakmamız gerekiyor. Nesnel gerçekliğe bu bütünsellikten kopuk olarak baktığımızda, toplumsal pratiğimizin nihaî amacının yönünü belirleyemeyiz.
Hakikatin ölçütü, bilimsel bilgi teorisi ve pratiktir. Pratiğin sınavından/deneyinden geçemeyen bilgi hakikî değildir. Hakikatin görece ve mutlak yanlarını görmek istiyorsak, bilim tarihinde kısa bir gezintiye çıkmak yeterli olacaktır.
Osmanlıca'da bile realite ve verite kavramlarının karşılıkları farklı kullanılmıştır. Real/realite için şe’ni, şeniyye/şeniyyet, verite için hakikat kullanılmıştır. Oysa bizde, günümüzde genellikle her iki kavram için de gerçek/gerçeklik kavramı kullanılmaktadır.
Hakikatin izafî ve mutlak yan ayrımları yapılmayınca, herkesin kendi öznel gerçeklikleri gündeme gelmekte, izafî hakikatler mutlak hakikat olarak sunulmakta, dogmatizme kapı aralanmaktadır. Öznel gerçeklikler mutlak hakikatle ilişkilendirilemediği için de hakikatin bilimsel bilgi teorisi ve pratikte kıstası yapılamamaktadır. Öznel gerçeklik üzerinden öznelliğe yönelinilmekte, nesnel gerçeklikteki gelişmeler, değişimler, dönüşümler görmezlikten gelinmekte ya da nesnel gerçeklik öznel gerçekliklere giydirilmeye çalışılmakta, öznel idealizme düşülmektedir.
Öznel idealizmin aşılmasının yolu da nesnel gerçekliğin yansıyışı/algılanışı olarak hakikatin izafî ve mutlak yanlarını diyalektik materyalist yöntemle ilişkilendirmekten geçiyor.
Hakikatin izafî hakikat ile mutlak hakikat arasındaki diyalektik ilişki, toplumsal bilincin bütün biçimlerinde olduğu gibi sanatsal hakikat için de geçerlidir.
Sanatsal hakikat, doğanın/toplumun/insanın ilişkileri üzerinden nesnel gerçekliği yansıtmakla yetinmeyip estetiksel değerlendirmeyi de içerir.
Doğa Toplum Birey (İnsan)
Nesnel gerçeklik insanın iradesinden bağımsızdır ve somuttur. İnsanın nesnel gerçeklikle kurduğu ilişkilenme, nesne/özne ilişkilenmesidir. Bu ilişkilenme doğa/toplum/birey(insan)in diyalektik birliği üzerinden şekillenmektedir.
Doğanın diyalektiği olduğu gibi, toplumun diyalektiği de, insanın (bireyin) diyalektiği de vardır. Toplum ve insan doğayı değişime dönüşüme uğratırken kendisini de değişime dönüşüme uğratmaktadır. İlişki karşılıklı etkileşim üzerinden yürümektedir. Bu karşılıklı diyalektik etkileşim içerisinde doğanın doğası, toplumun doğası, insanın (bireyin) doğası sürekli gelişim, değişim, dönüşüm göstermektedir. Değişim ve dönüşümün olabilmesi için gelişim şarttır. Gelişimi sağlayan, gelişimin itici gücü doğa/toplum/insan (birey) diyalektiğinin çelişkili/çatışkılı birliğidir. Gelişimin, değişimin, dönüşümün yönünü doğanın, toplumun, insanın (bireyin) niteliği belirlemektedir. İnsanın/insanlığın doğayı değiştirme ve dönüştürme süreci, doğa üzerinde egemenlik kurma, doğanın efendisi olma süreciyle birlikte yürümektedir. İnsan doğa üzerindeki ilişkisini iş/üretim süreci üzerinden kurmaktadır. İşin/üretim sürecinin organizasyonu insanlar arasındaki ilişkileri koşullamış, insanlar arasındaki üretim ilişkileri de toplumsal ilişkileri ve toplumu doğurmuştur.
Burada en önemli belirleyici öğeyi toplumun niteliği oluşturmaktadır. Toplumun sınıf karakteri önemli etkenlerden biridir. Toplum sınıfsız bir toplum ise doğanın/toplumun/insanın (bireyin) niteliği farklı, toplum sınıflı toplum ise doğanın/toplumun/insanın (bireyin) niteliği farklıdır.
Toplumun doğayla ilişkisi, toplumun bireyle ilişkisi, bireyin toplumla, doğayla ilişkisi tarihsel ve toplumsal birikimin üzerinden şekillenmiştir. Tarihsel toplumsal birikim ise insanın/insanlığın maddî-manevî kültürel mirasını oluşturur.
Kültürel mirasın ilerici özü, ne kadar bireylere taşınıp içselleştirmeleri sağlanırsa, geleceğin bilinçli olarak biçimlendirilmesi de o kadar olgunlaştırılmış ve kolaylaştırılmış olur.