
1. Skolastikte genel-geçer sorunların (universalia sunt realia) (dar anlamıyla) nesnel-idealist, (genel anlamıyla) metafizik-bilgibilimsel temel çizgide ele alınış biçimine verilen isim. Gerçekçilik aracılığıyla genel-geçer sorunların belirlenimi, dayanağını a) “genel olanın”1 gerçek (real) olmasında, b) “genel olanın”, (tekil) nesnelere kıyasla üst dereceden bir gerçeklik ve varoluş niteliğine sahip oluşunda, c) genelleyici kavramların (tekil) nesnelerden daha önce varolduğu (universalia sunt realia ante rem) formüllerinde bulmaktadır.
Başka bir değişle: Gerçekçilik, genelleyici kavramlar içinde bir “genel olan” görmektedir. Bu “genel olan”, insan bilincinin dışındadır ve aynı zamanda ona bağımlıdır. Gerçekçiliğe göre “genel olan” tekil nesnelerden önce, yani “Tanrısal olanın” içinde varolan bir genelliğe sahiptir.
“Genel olan”, gerçekçilik için somut nesneler toplamı ve “tekil olan” da bu toplamın bir uzantısıdır. Gerçekçiler esas varoluşun doğrudan deneyim yoluyla ve herhangi bir genelleyici kavramsallığa ihtiyaç duymadan mümkün olduğunu itiraf etmektedirler. Hatta gerçekçiliğin bazı temsilcileri aşırıya kaçarak karşımızda duran herhangi bir kimsenin genel anlamıyla “insan-lık” kavramını içinde barındırdığı ölçüde gerçek (real) olduğunu, varolduğunu ileri sürmüşlerdir. Yani belirli bir kimseyi insan yapan, tüm “insanlık” karşısında herhangi bir gerçekliğe sahip değildir; aksine bu tekil varlık biçimi aslında bir hiçlikten ibarettir. Gerçek (real) olan, insanın kendisi değil, “insan-lıktır”. İddiaya göre “insan-lığın” varoluşu hiçbir insanın fiziksel olarak varolmaması durumunda bile kendisini muhafaza edecektir. Sözgelimi “ev” kavramı tekil olarak evlerin varolmaması koşulunda da bir varlığa sahip olabilir.
Gerçekçiliğin bu şekillemeleri fikir tarihinde platonik gerçekçilik olarak anılan kavramdan anlaşıldığı üzere Platon’un ide öğretisine kadar uzanmaktadır. Bu tip bir gerçekçilik anlayışı aşırı gerçekçilik, ultra gerçekçilik veya evrensel gerçekçilik olarak da adlandırılmaktadır. Bu yönelimin temel fikir babaları Ortaçağ skolastiğinde merkezi bir konuma sahip Anseln von Canterbury ve Wilhelm von Champeaux’dur.
Skolastiğin gelişim süreci boyunca gerçekçiliğin aşırı biçimleri Aristoteles referans alınarak yumuşatılmıştır. Aşırı gerçekçiliğin yumuşatılmış biçimi aristotelesçi gerçekçilik veya ölçülü gerçekçilik olarak da anılmaktadır. İlk etapta nominalizm temsilcileri tarafından gerçekçilere karşı getirilen eleştiriler aşırı gerçekçiliği ölçülü bir biçime sokmak temelliydi. Ölçülü gerçekçilik işin temelinde pek de bir yenilik getirmiyordu. Kendi anlayışına göre “genel olanın” gerçek (real) olduğunu, genelin tekilden önce gelmediğini, onun içinde varolduğu, alternatif formülüyle açıklıyordu. Bu noktada aşırı gerçekçilik, “genel olan”, “tekil olanın” oluşumcu belirlenimidir, teziyle tekrardan günışığına çıkıyor. (“Genel olan”, “tekil olanın” içinde gerçekleştirilmiştir ya da kendi kendisini tekil, bireysel, özel olanın içinde gerçekleştirir.) Baştaki universalia sunt realia “in” re2 yeniden aşırı gerçekçiliğin universalia sunt realia “ante” rem’ine3 dönüşmüştür.4 Ölçülü gerçekçilik açısından in re, “genel olan” tekil nesneler içinde özel, bireysel bir şekilde realize edildiği zaman bir geçerlilik kazanır. Sorunsal tarih perspektifinden bakıldığında şu sonuç çıkmaktadır: Aristoteles’in biçim kavramıyla olasılıklandırıldığı zaman, aşırı gerçekçilik kavramı Platon’un ide öğretisiyle net bir biçimde örtüşmektedir: Biçim, içeriği ortaya çıkartmakta ve onu yaratmaktadır.
Ölçülü gerçekçilik, aşırı gerçekçilikten pek de farklı olmayarak genellik sorununa nominalizm aracılığıyla yaklaşmaktadır. Buna göre “genel olan”, “tekil olanın” ardında bir nitelik kazanırsa sorunsal ana hatlarıyla anlaşılır bir hale gelmektedir. Her nasıl universalia sunt realia in re, gerçeklik aşaması (basamağı) için bir geçerliliğe sahipse, nominalizmin universalia sunt nomina post rem’i de tin (düşün) aşaması için bir geçerliliğe sahiptir: “Genel olan”, tin içindeki biçimiyle, özel bir niteliği sahiptir. Universalia sunt realia ante rem bundan ötürü bir tür zemin olarak da görülebilir; diğer bir değişle, in re (gerçeklik içinde) ve post rem (gerçeklikten sonra, tin ve düşünce içinde) varlık olasılığı kazanmış olandır. Dinbilim bu varlık olasılığını “Tanrı” kavramıyla ifade etmektedir.
Bu tür bir tez kurgulamanın bir dizi çelişkiyi de beraberinde getirmesi bilindik bir durum. Bu olgu gerçekçilik temsilcilerinin tartıştıkları kimselere karşı ürettikleri alternatif çözümlemelerden sapmaları ve yeni tezler üretmeleri gibi gelişmeleri de doğurmuştur. Bu dönüşüm ve sapmayı bugün halen Katolik ve neo-skolastik felsefenin diyalektik materyalizme karşı yürüttüğü savaşta da gözlemlemek mümkün. Gerçekçi bir içerikten yoksun olmayan veya kasti olarak yoksun bırakılmayan bir diyalektik materyalizm tasviri bugün dahi Katolikler’ce henüz kaleme alınmamıştır.
Felsefe tarihçilerinin, gerçekçilik bağlamında öne sürülen tezlerin çürüklüğü konusunda birleşmelerine rağmen skolastiğin zamanından bugüne dek (Prantl’dan bahsetmek gerekirse) Katolik Kilisesi resmî anlamda gerçekçiliğe toz kondurmamıştır. Bu durum, gerçekçilik savunucularının, karşıtlarına yönelik nasıl bir tutum içinde bulunduklarını, yani Katolik Kilisesine ait metafizik-dogmatik yapının gerçekçi açıklandırmalarla nasıl yatıp kalktığını oldukça net bir şekilde gözler önüne seriyor. Evet, Katolik Kilisesi, gerçekçi konumunu terketmesi halinde kendi felsefî öğretisini de tehlikeye atacaktır. Tanrı’nın varlığı, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi ve meleklerin hiyerarşisi gibi Katolik Kilise’nin temel dogmaları felsefî olarak gerçekçi olmayan argümanlarla savunulamaz. Katolik Kilisesi dogması kendi tezlerini “tekil olandan”, yani nesnel gerçeklikten yola çıkarak türetmemektedir, çünkü son tahlilde “genel olanın”, gerçek (real) ve esas olduğunu iddia etmektedir. Bu sava ek olarak, “genel olan”, saf ve mutlak gerçek (gerçekçilik manasında) sıfatlarına sahip varolan şeylerin daha yüksek bir gerçeklik derecesi kazandığı belirtilmiştir.
Evrensellik/genel-geçerlilik probleminin gerçekçi bir açıdan ele alınması sadece merkezi veya zor bir bilgibilimsel sorunun olası bir düşünsel cevabı değil, aynı zamanda ilk etapta Katolik Kilisesi’nin merkezi bir politik, sosyal ve ideolojik kurum olarak feodal toplumdaki konumunu koruması ve sağlamlaştırması çizgisinde inşa edilmiş bir dünya görüşü seçimidir.
Bu da aslında neden modern Katolik felsefesinde neo-skolastiğin ve özellikle onun ana damarı olan neo-thomizmin gerçekçiliğe kıyasla pek de tercih edilmediğini açıklamaktadır. Burada, Katolik felsefenin neden gerçekliğe felsefî-bilgibilimsel veya bilimsel açıdan değil de, dünya görüşsel, tepkisel-politik, sosyal ve ideolojik hedeflemelerle beslenerek bağlandığından bahsedilmektedir. Yani ortada varolan çelişkilerden birisi tarafından oluşumlandırılan, belli bir tarihsel dönem içinde çoktan aşılmış, karşıtları tarafından çürütülmüş olan felsefî bir gelişim aşamasına bağlanmanın nedenleridir burada söz konusu olan.
2. Neo-skolastiğin ve özellikle skolastiğin, gerçeklik anlayışıyla örtüşümünden türeyen neo-thomizmin bilgi teorisine (metafizik, ontoloji) verilen ad. Neo-thomizm temsilcileri buradan hareketle “gerçekçilik” ismini, kendi felsefî öğretilerini idealizmden ayırmak için kullanmaktadırlar. “Gerçekçilik” ismi bu bağlamda işe yaramaz ve kafa karıştırıcı bir şekilde içeriklendirilmektedir, çünkü neo-thomistler tarafından yapılmak istenen bu ayrım aslında idealizmden gerçek bir ayrım değildir; işin aslında “gerçekçilik” idealizmden değil, onun bir alt kolu olan öznel idealizmden ayırt edilmektedir, çünkü neo-thomizm aslında çıkış noktası, kapsamı, pratiğe geçirilmesi ve sonucu bağlamlarında bir idealizm türüdür, nesnel bir idealizmdir. Neo-thomizm insan bilinci dışında ve bundan bağımsız varlığın [Sein] olduğunu kabul eder ve bunun Tanrı’yla (başlangıç ve son, köken ve amaç bağlamında) bir bağıntısı olduğu, Tanrı tarafından yaratıldığı ve bir varolan olarak [Seiendes] buna bağımlılık teşkil ettiği kanısındadır.
Bugünkü bilimsel deneyim ışığında bakıldığında neo-thomizm tarafından savunulan, insan bilinci dışında ve ondan bağımsız bir varlık iddiası son tahlilde –bu ifadeyle, neo-thomist varoluş öğretisinin bilgibilimsel ve mantıksal çabasının birbiriyle karıştırılmaması gerekir- insan bilincinin idealist bir vücutlaşmasından, bir kurgudan [fiksiyon] ibarettir ve bilim öncesi düşünün bir ürünüdür, denebilir.
3. Dış dünyanın nesnel-real varlığından yola çıkan ve bu konuda daha derin bir belirlemeden kaçınan bilgibilimsel öğretilere verilen ad. Bu tip bilgibilimsel öğretilerin “gerçekçilik” ismiyle adlandırılması bir tür belirsizlikten kaynaklanmakta ve kavramsal karmaşaya neden olmaktadır, çünkü bunun aracılığıyla nesnel-real olarak algılanan dış dünyanın, doğasıyla ilgili hiçbir şey söylenmemektedir. Bu, maddî veya tinsel, kendiliğinden kaynaklı veya tanrısal bir yaratılmışlığa sahip olabilir. Yani “gerçekçilik” sözcüğü, kullanım biçimi gözönüne alındığında felsefenin temel sorusuna tek-anlamlı olan bir cevap verememektedir.
Felsefe tarihinde de bu kavram bilgibilimsel öğretilerin bir tasviri şeklinde, daimi olarak nesnel ve öznel idealizmi eklektik yollardan birbirine bağlayan, temel sorunlarda netleşmede tutarsız ve kendinden emin olmayan düşünürler tarafından sıkça kullanılmıştır. Daha seyrek göze çarpmasına ve sadece neo-thomizm tarafından desteklenmesine rağmen bu kavram nesnel idealizm savunucuları tarafından kullanıldığı zaman öznel idealizmle bir ayrım yapma hedefiyle işlevselleştirilmektedir. Aynı kavram geç burjuva felsefesinin E. Von Hartmann, Külpe, Becher gibi neo-kantçı veya neo-pozitivist düşünürleri gibi öznel idealizm savunucuları tarafından kullanıldığında ise solipsizmle kendisini ayırt etmek ve öznel idealizmin solipsistik sonuçlandırmalarından kaçınmak amaçlanmaktadır. Bu düşünürlerden çoğu kendi öğretilerini “eleştirel gerçekçilik” olarak adlandırmaktadır.
Yukarıda adı geçen bilgibilimsel duruşa ek olarak naif gerçekçilikten ise, bilginin algısal basamağını tüm bir bilgi süreciyle eşit sayan, yani nesnel gerçekliğin algı içinde önceden varolduğunu savunan (algı aracılığıyla bilgisi edinilen) düşünce biçimi anlaşılmaktadır.
* Bu metin, Manfred Buhr&Georg Klaus tarafından hazırlanan Philosophisches Wörterbuch, sözlüğünün Leipzig 1975 baskısından Kaan Kangal tarafından çevrilmiştir.
Dipnotlar:
1 Tırnak işareti çevirmene aittir. Almanca orjinal metinde das Allgemeine (“genel olan”) ve das Einzelne (“tekil olan”) arasında önemli bir ayrım yapılmaktadır. Platon’dan beri felsefe yazınında tartışılan tin-vücut, bu dünya ve öteki dünya sorunsalları, gerçek ve gerçekçilik polemiklerinde de ortaya çıkmaktadır. Gerçeğin ve gerçek olanın belirlenmesi için tekil ve nesnel olarak varolan objelerden mi, yoksa genelleyici kavramlardan mı yola çıkmak gerekir, sorusuna metafizik, idealizm ve materyalizm farklı çözüm önerileri getirmiştir. Ancak tüm bu felsefî akımlar kendilerine biçim-içerik, genel olan-tekil olan, kelime-şey diyalektiğini çıkış noktası almaktadır. (Çvr.)
2 in re: nesnenin içinde (Çvr.)
3 ante rem: nesnenin dışında, karşısında, nesneye karşı (Çvr.)
4 Yazarın belirtmek istediği, nesneler içinde gerçeklik kavramının realize edilişinin aslında sanılanın aksine aşırı gerçekçiliğin savına denk düştüğü şeklindedir. Aşırı gerçekçiliğin antitezi olması gereken ölçülü gerçekçilik çelişkili bir şekilde genel olanın nesneler dünyasından önce geldiği fikrini paylaştığı belirtiliyor. (Çvr.)