
“Dünya görüşleri eylemin hipotezleridir. İşçi sınıfı pek fazla yara almadan bir dünya görüşünü oluşturmak, o dünya görüşünden yararlanmak ister, işçi sınıfının eylemi önemlidir. Aynı dünya görüşünü, benzer eylem hipotezlerini gereksinen burjuva aydınları da kullanmak isterler; ama bu dünya görüşünü burjuva aydınlarının benimsemeleri, burjuva aydınları açısından tehlike yaratır.”
Bertolt Brecht 1
11. İstanbul Bienali alışılmışın dışında söylemlerle başladı. Geçtiğimiz bienallerde verilen “şiirsel adalet” ve “küresel savaş çağında iyimserlik” gibi mesajlar Ortadoğu ve Kafkaslar’daki çatışmalar yanında sırıtırken bu bienalin mesajı Bertolt Brecht’in 1928 yılında Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte yazdığı Üç Kuruşluk Operası’ndan bir alıntı ile veriliyor: “İnsan neyle yaşar?”
Üç Kuruşluk Opera’sında Brecht, mafya ve polisin karanlık çıkar ilişkilerini sorgulayıcı bir açıdan kaleme alıyordu. Bienalin başlığı ise bienal sanatçılarının büyük holdinglerle içinde bulundukları flört ilişkisine gönderme yaptığı izlenimini veriyor. Geçtiğimiz bienal başlıklarından farklı olarak bu bienalde seçilen mesajın muhalif bir içeriğe sahip olduğundan ve solcu bir imada bulunduğundan bahsetmek mümkün.
Küratörler gerek basın toplantısında okudukları sanat manifestosunda gerekse de basına verdikleri demeçlerde günümüzün mülkiyet ilişkilerinin Brecht dönemiyle bir benzerlik teşkil ettiğini yinelediler. Brecht’in “her suçlu bir burjuva ve her burjuva bir suçlu” saptamasının her zamankinden daha “hayatî” ve “gerçek” olduğunu söylediler; hem de aynı masada oturdukları Türkiye’nin en ünlü burjuvalarından bienal sponsoru Mustafa Koç’un yanında! Bir tarafta Marksist alıntılarla bildiri metinlerini süsleyen “kızıl” küratörler diğer tarafta hemen onların yanı başında Koç Holding temsilcisi Mustafa Koç…2 Bu çelişkili işbirliğinde küratörlerin ne ölçüde samimi oldukları belki akıllarda soru işaretleri uyandırabilir. Lâkin verilen mesajın samimiyeti sadece küratörler bazında değil, sanatçı eserleri ve sanat izleyicisi açısından da değerlendirilmelidir.
Küratörlerin Hırvatistanlı olması bienal mesajını anlamak bakımından önemli ipuçları verebilir. Bienalde sergilenen bazı eserlerde “Doğu Bloku” ülkelerinde (Halk Demokrasileri diyemiyorlar) üretilen sanata karşı “Soğuk Savaş” yıllarından beri süregelen bir önyargının teşhir edilmek istendiği ortada. “Soğuk Savaş” yıllarında piyasa koşulları dışında üretilmeyen sanat Batılı sanat kurumları tarafından kabul görmüyor, sosyalist ülkelere ait sanat ürünleri totaliter yönetimlerin bir yaptırımı olarak lanse ediliyor ve bu ülkelerdeki muhalif sanat da Batılı kurumlarca görmezden geliniyordu. Doğu Avrupa sanatı bir hedef tahtası haline getiriliyordu. Bugün ise Doğu Avrupa’daki düzenin yıkılmasını demokrasinin totalitarizme karşı zaferi olarak nitelendiren ‘post-sosyalist’ ülkelerde Marksizm Nazizm’e denk tutuluyor, Marksizm’e yakın duran sanat anlayışı dışlanıyor, sol görüşlü sanatçılar persona non grata3 olarak damgalanıyorlar.
Bienal küratörleri böyle bir bağlamda siyasî, tarihsel ve sanatsal ağır bir yükümlülüğün altına girmiş durumdalar. Sağlıklı bir sanat-siyaset ilişkisinin yeniden yapılandırılması, sanat ve hayatın birbirleriyle karşılıklı etkileşiminin yeniden kurgulanması ve bu projelerin Marksist bir çizgi üzerinden hayata geçirilmeye çalışılması şüphesiz kolay değil. Kendileriyle yapılan röportajlarda içinde bulundukları koşullar ve savundukları söylemler arasında derin bir çelişkinin mevcut olduğunu bildiklerini küratörler de onaylıyorlar, ancak bütün bu olumsuzluklara karşın bu girişime bir şans tanınmasını istediklerini belirtiyorlar. Bu aşamadan itibaren küratörlerin samimiyetini sorgulamaya devam etmek yerine ortaya konulan söylemin tüm bienal sistemi içinde ne kadar tutarlı olduğuna eğilmek daha anlamlı olacak.
Bienale 40 ülkeden toplam (yüzde 26’sı Doğu Avrupa’dan olmak üzere) 70 sanatçı katıldı. Kamuoyunda bienale dair en çok yankı bulan konulardan birisi bu bienalin hem daha önceki İstanbul bienallerine hem de diğer ülkelerdeki bienallere kıyasla “politik” oluşuydu. “Politik” kavramı farklı çevrelerce değişik şekilde tanımlandığından bienaldeki sanat-siyaset polemiğinde de sorun yaşayan kimseler var. Genel kanıya göre sanat eserinde siyasî hadiselerin dolayımsız ele alınması o eserin “politik” bir eser olmasını sağlıyor. Nitekim burada gözlerden kaçan nokta, aslında her sanat işinin siyasî bir arka planının oluşu ve Sarkis’in de bir röportajında belirttiği gibi sanatın siyasî olmak için doğrudan siyasî kanalları kullanmak zorunda olmayışıdır. Irak Savaşı, kadın hakları veya düşünce-örgütlenme özgürlüğü gibi konuların doğrudan işlenmediği eserlerin siyasî bir arka plandan mahrum olduğunu söylemek yanlış olur. İdeolojik olmaktan özellikle kaçınan sanatçıların tavırları, siyasî bir iddiaya sahip olanlar kadar “politiktir” aslında. Bu iki yönelim arasında sadece bir yorum ve eylem farkı vardır.
Marx burjuva felsefecilerinin şimdiye dek dünyayı yorumladığını, ancak asıl sorunun onu değiştirmek olduğunu söyler Feuerbach Üzerine Tezler’inde. Marx’ın felsefeciler için söylediği bu sözü sanat sorunsalına tercüme edersek şu sonucu çıkarabiliriz: Sanatçılar dünyayı farklı yorumlamaktadır, ancak önemli olan onu değiştirebilmektir. Altı çizilmesi gereken nokta sanatçıların dünyayı değiştirmeleri gerektiği değil, lâkin sınıf mücadelesinin daha ileri saflara taşınabilmesinde bize nasıl bir katkıda bulunduklarıdır.
Marksizm’e göre sanatın, bilim-sanat-estetik-etik-siyaset açısından diyalektik bir bütünlüğü vardır ve sanat değerlendirmesi bütün bu noktaların dikkate alınmasıyla yapılmalıdır. Sanat, hayata nüfuz edebildiği ve onun değiştirilebildiğini gösterdiği ölçüde siyasî rengini belli eder. İzleyicisine ulaşabildiği, bir şey kazandırabildiği ve hatta onu belli bir konuda ikna edebildiği oranda kalıcılaşır. Bu bağlamda aslında sanatın siyasiliği sanatın realize edilebilmesi için bir önkoşuldur denebilir. Bienal sergilerinde de sanatçıların hayatı yorumlama biçimlerinin yanında, bizim kendi gerçekliğimize ne ölçüde tesir edebildiklerine dikkat etmeliyiz. Eğer bienal manifestosunda Brecht’ten yapılan alıntının her zamankinden daha hayatî ve “gerçek” olduğu iddia ediliyorsa, bu iddianın tutarlılığını araştırmak için gerçekliğin içinde neyin değiştirildiği ölçüt olarak alınmalıdır.
Çağdaş sanatın sergilendiği dünya bienallerinden farklı olarak bu bienalde 1960’lı, 70’li ve 80’li yıllardan kalma eserler de sergilendi. Bu eserler arasında Vyaçeslav Ahunov’un Sovyetler’in Kruşçev ve Brejnev dönemini eleştiren işleri dikkat çekiyor. Antrepo, Tütün Deposu ve Feriköy Rum Okulu’nda farklı işleri sergilenen Ahunov kolaj, resim ve enstalasyon tekniklerini kullanıyor. “Sineklik Devrim” çalışmasındaki kolajlarında farklı propaganda posterlerinden kesitleri sineklikler içine yerleştirerek ikon ve çerçevesi arasında ironik ve içeriği biçime yabancılaştırıcı bir kompozisyon yaratıyor. Brejnev döneminde keskinleşen biçimci ve göstermelik Marksizmin samimiyetini eleştiren bu yapıtlarda sanatçı sistemden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Ahunov propaganda posterlerini sergileyerek Sovyet görsel siyasî sanatını arşivleyerek tarihselleştiriyor. Yapıldıkları dönem için ayrı bir anlam taşıyan bu eserler bugün Sovyetler’de mevcut muhalif sanat için bir belge niteliğinde.
Eski Sovyet cumhuriyetlerinden sanatçıların güncel işleri bugünün koşullarını yine yabancılaştırma tekniğini kullanarak ele alıyor. Sözgelimi Kazak sanatçı Natalya Dyu’nun “Mutlustan” adlı enstalasyonunda reklam panoları, televizyon kanalları ve gazete köşelerini süsleyen güler yüzler ve mutlu görünen insanlar ile sokaktaki insanların asık yüz ifadeleri arasında bir kontrast yakalanıyor. Kırgız sanatçı Alimcan Corobayev, Sovyetler’in dağılmasının ardından hızla yayılan dinciliğin fotoğraflarını sergiliyor. Bişkek’te kaidesinin üstünde Sovyet halklarını selamlayan Lenin heykeli ve hemen önünde namaz kılan Kırgız Türkleri arasındaki çarpıcı çelişki vurgulanıyor. Belarus kökenli ve Almanya’da yaşayan Marina Napruşkina, Almanya’da alışılageldiği üzere Belarus’u ve Lukaşenko hükümetini karalayıcı bir işle karşımıza çıkıyor: Kırmızı, dört basamaklı dev bir merdiven. “Başbakanlık Platformu” adı verilen eserde güya Lukaşenko’nun “demokrasi düşmanlığı” ön plana çıkartılıyor.
Yukarıda bahsi geçen Doğu Avrupalı sanatçılar sosyalizm dönemi ve sonrasında ne tür toplumsal olayların yaşandığını ve algılandığını ortaya koymaya çalışıyorlar. Seçilen konular ideolojik uzantılı olmakla birlikte küratörlerin sahiplendikleri iddiaları onaylamaktan ziyade ironik bir kontrast oluşturuyorlar. Yansıtılan gerçeklik ve eser bağlamında savunulan tezler B. Brecht’in ve R. Luxemburg’un (Ya sosyalizm ya barbarlık!) sözlerine bir tezat niteliğinde. Bu eserlerden farklı olarak belki de sadece “Şto Delat?” (Ne Yapmalı?) adlı Rus sanatçı grubunun anti-militarist ve anti-kapitalist söyleminin belirgin bir sol duruşa sahip olduğu söylenebilir. “Şto Delat?”, çekime hazırladığı Brechtvari epik tiyatrosunda 1990’lı yılların başında Rusya’daki siyasî karmaşayı, liberaller, komünistler ve faşistler arasındaki politik diyalogu konu alıyor. Sembolik unsurlarla ve koro şarkılarıyla zenginleştirilmiş eserde Sovyetler’de yapılan emperyalist fetih sorgulanıyor. Lenin’in “Ne Yapmalı?” kitabına gönderme yapan grup ilerici bir anti-kapitalist sanat muhalefetinin oluşturulması çabası içinde.
Doğu Avrupalı sanatçılar, bazı Ortadoğulu ve Türkiyeli sanatçılarla birlikte bienalin en ideolojik eserlerini ortaya koymuş durumdalar. Ancak bu ideolojik iddianın ayakları ne ölçüde yere basıyor? İzleyiciyle kurulan iletişim de en az sanatçının kendi kaygıları kadar önemli. Eserlerin vermek istediği mesajların izleyiciye ulaşması, ona bir şeyler kazandırabilmesi, o eserin siyasî içeriğini oluşturur. Kıstas olarak seçilmesi gereken, konunun nasıl yorumlandığı değil, neyi değiştirebildiğidir.
İzleyiciye ulaşma konusunda İstanbul Bienali son derece başarısız, dünya çapında bir üne sahip olmasına karşın İstanbul Bienali Türkiye’de halkın en az rağbet ettiği sanat etkinliğidir. Bienaller hem İstanbul’un kültürünü ve tarihini markalaştırıp pazarlamak için kullanılan birer reklâm aracıdırlar, hem de sanatçıların eserlerini sergilemeleri için biçilmiş bir kaftan! Ayrıca bienalin izleyici kitlesi son derece elit, sanat ve kültür konularına ilgi gösteren kalbur üstü tabakalardır.
Brecht, Lüxemburg ve diğer tüm Marksistler gündelik olgulara işçi sınıfının özgürlüğü açısından bakıyorlardı. Ancak şu Bienal’de Brecht’in ismi, aynı Che Guevara’da olduğu gibi markalaştırılıyor ve çok elit bir kesme hitap eden bir “sanat şenliğinde” propagandası yapılıyor. Dolayısıyla buradaki asıl sorun küratörlerin samimiliği değil, “dünya görüşleri eylemin hipotezleridir” açısından iddialarının tutarlılığıdır. Elbette Koç Holding’in bienal sponsorluğu yapması ve küratörlerin sol söyleminden rahatsız olması da işin başka boyutlarına işaret ediyor. Ancak ‘postmodern çağda’ şirketlerin sanat camiasıyla kurdukları piyasa ilişkilerini göz önünde bulundurursak bu, “olağan” bir durum. Örneğin geçtiğimiz yıllarda Sakıp Sabancı Müzesi’nde Fransız Komünist Partili Picasso’nun, Tarihi TKP’li Abidin Dino’nun işleri ve tam da bienal başlarken Garanti Bankası sponsorluğunda Yüksel Arslan’in eserleri sergilendi. Bankalar ve uluslararası şirketler sanatı bir prestij unsuru olarak görüyor ve ortaya konan kültürel zenginliği kendilerine atfediyorlar, tıpkı Mustafa Koç’un bienal konuşmasında yaptığı gibi.
Bienal sisteminin çelişkisini belki şu şekilde görsel yoldan netleştirebiliriz: Bir tarafta sosyalizmin her zamankinden çok daha hayatî olduğunu söyleyen bienal küratörleri; bunun yanında “eleştiri sınırını” aşmamaya özen gösteren ve “radikal” iddiadan uzak duran sanat eserleri; bu sanat eserlerinin sergilendiği bienalin sponsoru olan Koç Holding; ve diğer tarafta bu etkinliklerden hiç haberi dahi olmayan her geçen gün sömürülme oranı arttırılan işçi sınıfı ve emekçi halk var. Bienalin emekçi kesimden insanlara ulaşmadığının en basit örneği, Tütün Deposu’nun yanındaki kahvede oturan hamalların veya Antrepo yakınındaki kafelerde çalışan garsonların (bırakın sergileri gezmek!) bienalin ne olduğunu bilmemeleri.
Burjuvazi ile Marksist sanatçıların kardeş kardeş aynı etkinlikte “olabileceği”ni ispatlama gayreti olarak okuyabiliriz bu yılki bienali. Burjuvazi demokrasisinin nimetlerini gösteriyor; bir yandan küreselleşme ve kapitalizme karşı bir araya gelen IMF toplantısı protestocularına acımasızca saldırıyor, diğer yandan Marksist sanatçılara, etkinliklerine yer veriyor! Burjuvazinin buradaki tavrı tamamen derinleşen kriz koşullarında yükselme istidadı gösteren Marksist örgütlenmelere haddini bildirmek ve “eğer Marksizmi çok istiyorsanız salonlara sıkışmış sanatla idare edin” demek veya Marksistleri kendi sanat etkinlikleri içine çekerek kalbinden vurmak… Toplumsal üretimin kaymağını yiyen burjuva sınıfına Marksizm propagandası yapmak, sanatı sokak yaşamından koparmak ve onu antrepo binalarının arkasına saklamak ancak ayakları havada bir iddia olabilir. Burada Marksizm açısından asıl tehlikeli olan, Koç Holding’in oynadığı ikili oyundur: Sol gösterip sağ vurmak! Bienal sosyalizm propagandasını sergi mekânlarında teşhir ederek onu denetim altına alıyor, onu tehlikesizleştiriyor. Bienal sponsoru Koç Holding aynı zamanda Tüpraş ve Ford işletmelerinin de sahibi. Tüpraş işçileri bundan birkaç sene öncesine kadar Tüpraş’ın Koç Holding’e satılmasına karşı verdikleri mücadeleyi kaybetmişlerdi. Ford işçileri ise yıllardır kendi haklarının çiğnenmesine maruz kalıyorlar. Bu işçiler açısından bienalin ne tür olumlu bir kazanımı olabilir ki?! Bienal’de ortaya atılan sosyalist sanat söylemi, eğer hayatî ve siyasiyse, asıl olarak örneğin Koç işletmelerinde çalışan işçiler için hayatî olabilir. Bu işçilere ulaşamayan, bu işçilerin gündelik gerçekliğine tesir etmeyen sosyalizm propagandasının tutarlılığından ne ölçüde bahsedilebilir?!
Günümüz koşullarında sınıf bilincine sahip olmayan işçi sınıfına sınıf bilincini kazandırılması doğrultusunda yapılan onlarca etkinlikler yanında, özellikle sanat-estetik-etik-politika bütünlüğüne vurgu yapmak gerekiyor. Türkiye Sol siyasetinin bilim-tarihi bu bütünlüğü kurarak bir sınıf kültürünün yaratılmasında şüphesiz büyük bir engel teşkil ediyor. Uluslarötesi tekelci sermayenin önemli bir bileşeni olan burjuvazinin eskisine göre özgüveni yüksektir. Sınıf düşmanı olan işçi sınıfının her türlü örgütünü (sendika, parti, dernek vb.) ustalıkla denetim altına almayı başarmıştır. Aykırı birkaç farklı sese de “terörist” etiketi ile katliam düzeyinde saldırmaktadır. Sanat-kültür alanında da aynı hâkimiyet mekanizmasını her geçen gün artırmaktadır. Banka sermayesi Nâzım Hikmet yayınlamakta, kapitalist tekeller “sol” renkli kültür-sanat fuarları, sergileri, bianelleri düzenlemektedir.
11. Bienal üzerinden bizce asıl cevaplanması gerekli soru şudur; burjuvazi sanat açısından ne yaptığını gayet iyi biliyor, ya Sol?
Sanat Cephesi
Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi
Dipnotlar:
1 Bertolt Brecht, Sosyalizm İçin Yazılar, Günebakan Yayınları, s.161, 1977
2 Bienal, Eczacıbaşılar’ın kurduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 1987 yılından bu yana düzenlenmektedir. Başta Koç Holding olmak üzere bienal sponsorları Arçelik A.Ş., Koç Enerji Grubu şirketlerinden Aygaz, Opet ve Tüpraş, Ford Otomotiv Sanayi A.Ş., Polisan Boya Sanayi ve Tic. A.Ş. Gerçekleşmesinde katkısı olanlar ise Foundation for Arts Initiatives, The Christensen Fund, Ford Foundation, British Council-Creative Collaboration, Mondriaan Foundation, Institut für Auslandsbeziehungen e. V., The Danish Arts Council, Bureau of Educational and Cultural Affairs, U.S. Department of State, Washington, Australian Government-Australia Council for the Arts gibi çok sayıda tekelden oluşmaktadır.
3 İstenmeyen adam