
Yaşadığımız coğrafyada sistemin dayattığı konuşma-anlaşma-iletişim kurma-eğitim-öğrenim-piyasa, vb. ilişkilerin dil-lisân anlayışı Türkçe’dir. Kullanılan bu Türkçe’nin oluşumunun ve “iğdiş edilmesi”nin de ayrı bir serüveni vardır.
Cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfın kültür politikası, Osmanlı toplumunun ürettiği tarihsel, düşünsel birikimin kültürel bağlarından koparılarak bu yönde kültürel üretimin sürekliliğinin zedelenmesi ve hedeflenen burjuva kültürü içinde kültürel tek tipleşme üzerine kuruludur. Bunun ideolojik-maddî nedenleri vardır. 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası İngiliz emperyalizminin Ortadoğu politikası ve Sovyetler Birliği’nin sosyalist kuruculuk sorunlarıyla oluşan o günkü dış politikası ile dağılan Osmanlı devleti‘nin millî devlet anlayışında kapitalist batı ile bütünleşmek isteyen asker, bürokrat ve eşraf takımın isteklerinin konjonktürel bir denkliğe isabet etmesi kapitalist TC devletinin oluşum zeminini doğurmuştu. Daha I. Abdülhamit döneminde devletin resmî dilinin Türkçe olarak kabul edilmesi, yönelimin ne olduğunu işaretlemekteydi. Bütün bu süreç beraberinde dil tartışmalarını getirmişti. Anadolu’nun çok dilli bir yapıya sahip olması, Osmanlı’nın kullandığı dilin ulusal pazar oluşturmaya denk gelmemesi, ciddî bir sorun olarak dil tartışması yapanların önündeydi. Hangi dil-lisân kullanılacaktı? Türkçenin hangi ağzı seçilecekti? Bütün bu sorunlar ve tartışmalar TC’nin kurulmasıyla “dil devrimi” ile çözülmek istendi. Ancak dildeki yabancı kelimelerin tasfiyesi ve her kavrama Türkçe karşılığının bulunmak istenmesi, tam tersine dilde ciddî bir güdüklük oluşturdu. Üstelik oluşturulan dil tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi Anadolu’daki halkın kullandığı dilden yine kopuktu. Kopukluğun giderilmesi çalışmaları ırkçı politikalar ve ülkenin dünya kapitalist pazarıyla bütünleşmesiyle zaman içinde değişik kanallara aktı. Öyle ki her on yılda bir imlâ kılavuzu hazırlanır oldu. Bütün çalışmalar dilin yaşayan bir yapısı olduğunu ve üretim ilişkileri içinde bilim-kültür-sanat üretimiyle gelişeceğini inkâr eden idealist bir bakışın sonucuydu. Maddî kültür ile manevî kültürü birbirinden ayıran kafanın eseriydi.
Üstelik kapitalist TC’nin kuruluşundan bu yana “Tek dil, tek din, tek ulus”, “imtiyazsız/sınıfsız, kaynaşmış bir kütle” mantığı ile yapılan politikalar, reformist sol başta olmak üzere, Sol’un büyük kesimini etkisine almış, kültür politikası alanında çoğu kez rotasını şaşırmasına neden olmuştur. Özellikle cumhuriyet politikalarıyla uzlaşmış bir elit aydın tabakası (ki bu tabaka tamamen sistemin devamından yana ve yapay düşmanlar üretmede uzmanlaşmış milliyetçi bir kesimdir) “dil devrimi” adı altında kavram ve terimlerin altını ustalıkla oymuştur. Ayrıca faşist karakterli ceza yasalarının altında âdeta kuşdili ile konuşmak zorunda kalan Sol’un, çıkış yolu olarak cumhuriyet elitlerinin diliyle sosyalizmi anlatmaya çalışması da bu değirmene ister istemez su taşımıştır. Soğuk savaş koşullarında, ancak sosyalist bir ülkede sosyalist gerçekçiliğin olabileceğine inananların da, onlara katılmayanların da; hatta toplumun acılarına duyarlı olmaya kadar indirgenmiş bir tutumu savunanların bile “toplumcu gerçekçilik” ifadesini kullanması, bir yanıyla bir sempatiyi gösterirken öte yanıyla kavram karmaşası yaratmıştır...
Bir tarafta Anadolu’da halkın yüzyıllardır konuştuğu dil, diğer tarafta egemenlerin uydurduğu “öztürkçe” ikileminde kalan Sol’un önemli bir kesimi, ne hazin özellikle 60’lı yıllardan sonra egemenlerin dayattığı yapay dili benimser olmuştur. Karacaoğlan’ın, Nâzım Hikmet’in kullandığı yaşayan dil itilmiş, yerine yapay ve çoğu zaman gerçek anlamını kapsamayan “öztürkçe” tercih edilmiştir. 60’lı yıllardan itibaren ülkeye taşınan, varoluşçuluk “modası” ve edebiyatta biçimci eğilimlerin yayılması, “dilbilir” burjuva ve küçükburjuva aydınların bilinçli tutumları, devrimci sol eğilimlerin ise yeni ve tarihsel sol birikimle buluşamamış olmaları sonucunda kültürel çalışmayı “ikinci sınıf” bir iş saymaları, bu ortamın oluşmasının etkenleridir. 70’li yıllarda iş iyice çığırından çıkmıştır. Artık entelektüel hayat dil üzerinden tamamen bölünmüştür. Sol’un büyük çoğunluğu “öztürkçe”ci olurken, ırkçı-muhafazakâr kesimin önemli bir bölümü ne hazin halkın yaşayan dilini kullanmıştır. Üstelik tam tersi olması gerekirken. Dil üzerinden, yurtseverlik adına, farkında olmadan gizli bir mikro-milliyetçilik yapılmıştır. Üstelik bu coğrafyada Sol’un kucaklaması gereken onlarca anadil bulunurken. Zamanla Sol’un kullandığı entelektüel dil, halkın dışında, kendi içinde âdeta farklı bir dile dönüşmüş, her şeyin “öztürkçe”sini bulma sapkınlığı iletişim kurmayı güçleştirmiştir.
Dil, toplum içinde yaşayan ve kendini yenileyen bir yapıya sahiptir. Ancak bu yenileme dıştan ve zorlama ile (Kemalist zihniyettin yaptığı gibi) yapıldığında yamalı bohça gibi sırıtmakta, özellikle düşünce üretiminde büyük güçlükler oluşturmaktadır. Kavram ve terimlerin “öztürkçe”sini bulma merakı Sol açısından gittikçe uluslararası sosyalist literatürden kopmayı da getirmiştir. Meselâ, uluslararası sosyalist literatürde “nasyonal sosyalizm” faşizme denk gelir, ama bizde onun “öztürkçe”si “ulusal sol” kavramı farklı bir şeymiş gibi anlaşılmakta, ırkçılık böylelikle gizlenmektedir? Dil üzerinde egemenler bilinçli olarak oynamaktadır. Böylelikle kültürel aktarımı engellemekte, kültürel faaliyeti bir grup azınlığın tekeli ile sınırlandırmaktadır. Gerek egemen kültür politikası gerekse eğitim sistemi bunu sürekli beslemektedir. Kültürel bağlarından koparılan toplum emperyalist yönlendirmeye daha rahat adapte olmaktadır. Çünkü Anadolu’daki halkların geleneksel yapısında ilksel-komünizan özellikler hâlâ yaşamakta ve bu yapı egemen sınıfın yönlendirmelerine ters düşmektedir.
Kapitalistleşmeyle birlikte emperyalist tekellerin açık pazarı haline gelindikçe, dil-kültür politikaları üzerinde bu sefer de emperyalistler etkilerini arttırmıştır. Zaten dil üzerinde yapılan onca politika ile yorulan toplum, emperyalizmin dil-kültür saldırısına hepten yenik düşmüştür. Kuşaklar arasında ciddî düzeyde bir iletişim sorunu oluşmuş, 40 yıl önce yayımlanan bir kitabı sözlüksüz okumak nerede ise zorlaşmıştır.
Emperyalist politikalarla bütünleşen kapitalist Türkiye’nin egemen sınıfı, “kültürel fetih” ataklarını, 12 Eylül yıkıntıları ve “Yeni Dünya Düzeni” bataklığı sayesinde 1990’lardan bu yana derinlemesine kurumsallaştırmış bulunuyor. Edebiyattan sanata, basın yayın organlarından yayınevleri ve yayın dağıtımına kadar çok önemli alanlarda hâkim duruma geçmişlerdir.
Kültürel çürüme, emperyalizmle, özellikle 24 Ocak Kararları (1980) sonrası girilen yeni ve çok yönlü ilişkilere paralel olarak salt “cola-burger-jeans” ile sınırlı kalmamış; eğitim, sanat, basın ve yayın alanlarından günlük yaşama kadar her alanda derinleşmiştir. Bu süreçte dil politikasında özellikle de genç nüfus hedef alınarak yapay, âdeta çeviri bir dil tutumu, yabancı sözcüklerin yaygın kullanımı da el altından desteklenmiştir. Bu durum, tarihten devralınan sorunlarla birlikte, maddî değerlerin üretimindeki yağma ve sömürünün manevî kültür üretimi üzerindeki yansımasını açıkça göstermektedir...
İnsanlar sözcükleri, geçmişten devraldıkları ve günlük yaşamda baş etmeye çalıştıkları nesne, olay ve olguların deneyimi sonucu oluştururlar; rasgele bir uydurmayla değil. Bir toplumu toplum yapan, üretim yapabilmesidir. İnsanların üretim yapabilmesinin başlıca koşulu, gittikçe ilerleyen maddî ve manevî üretim süreçlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir dile sahip olmalarıdır. Ancak böylelikle bilgiyi depolayıp ileriye aktarabilirler.
“Bunun için dil ve onun gelişme kanunları ancak toplumun tarihiyle; dilin sahibi, yaratıcısı ve taşıyıcısı olan halkın tarihiyle sıkı bağlılığı içinde incelendiği takdirde anlaşılabilir.(...) Bu anlamda dil, anlaşma ve haberleşme aleti (aracı, ancak toplumsal dokunun canlı bir parçası olarak, aracı...b.n ) olduğu kadar, toplumun bir mücadele aletidir de.”1
Yakın geçmişte ve günümüzde “statüko”ya hizmet eden birçok idealist öğreti (başta neopozitivizm, yapısalcılık, postyapısalcılık vb.) felsefe ve toplum sorunlarını dil ve mantık çözümlemelerine indirgemeye çalışıyor. Dil düşünceden, düşünce gerçeklikten ve düşüncenin sınanması demek olan bilinçli insan eylemliliğinden koparılıyor.
Bu yüzden, bir toplumun dilini yoksullaştırmak, onu özenti yabancı sözcük ve söz kalıplarıyla yozlaştırmak, aslında düşünceyi dolaysıyla eylemselliğini kısırlaştırmak demektir. Bütün bunlara karşı bir mücadelemizin, titiz bir dikkatimizin olması gereklidir.
Ama bunu yaparken “öztürkçecilik” yanlışına da düşmemeliyiz. Bizler, yalnız bir avuç “entelektüele” değil, içtenlikle çaba harcayan bütün okurlara ulaşmak isteriz. Bir parçası olduğumuz işçi sınıfının, sokaktaki, fabrikadaki, tarladaki, gecekondudaki insanın dili temeli üzerinde ve onu yükseltmeye çalışarak hareket ederiz. Dilin arınması, gelişmesi, yazılı dil ile sözlü dil ve anlatım arasındaki “uçurum”ların giderilmesi toplumsal gelişme sürecinin parçasıdır, yukarıdan aşağıya dayatma ile yapılamaz. Nitekim burjuva bir yönelim olarak “öztürkçecilik” akımı genellikle küçükburjuva sol ve kemalist çevrelerde etkili olmuş, emekçiler ve emekten yana sanatçılar, Türkçe’nin yeni ifade olanaklarının araştırılması çabasında ancak işine yaradığı kadarını benimsemiştir. Ayrıca o akımın benimsettiği kimi sözcüklerin ne pahasına benimsendiği de araştırılmayı bekleyen bir konudur.
Nâzım Hikmet şöyle diyordu: “Öztürkçe cereyanında şoven ve kısır taraflar yok değil, var. Bununla beraber, Türkçe’ye bazı yeni ve tutacak kelimeler de getiriyor ve getirecek.(...) Sen de bilirsin ki millî yazı dili, millet denilen olayın ortaya çıkışıyla şekilleşir.”2
Örneğin bugün “yazar” yerine “edip” sözcüğünde ısrar etmenin anlamı kalmamıştır, halk vermiştir o kararı. Ama edebiyat sözcüğü “yazın” karşısında yerinde kalmıştır. Demek ki sözcükleri seçerken ölçümüz, üretici güçlerin gelişim düzeyiyle belirlenen zihinsel üretimle birlikte tarihselliği içinde “dilin sahibi, yaratıcısı ve taşıyıcısı” olan halk olmalıdır. Bir başka örnek olarak; akıl sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan “us” aydın kesim dışında yaygınlaşamadığı gibi sözlü kullanımı “uysallık”, “yola gelmek”, “uslanmak” anlamına çekildiği için kavram karmaşası da yaratmaktadır. Bir felsefe kitabı çevirisinde söze “düşünen us” diye başlanmasına hala alışamıyoruz, çünkü bu türden kullanımlar, dilin kendi iç mantığıyla çelişip çelişmediğine bakılmadan, çalakalem yazılıp basılıyor. “Us” akıl olduğuna göre, akıl da “düşünebilme yetisi” olduğuna göre “düşünen us” ne anlama geliyor? “Medya” başta olmak üzere iletişim kanallarından siyasete, sanat alanlarından günlük yaşama kadar dile bir hastalık gibi yapışan o “dublaj” Türkçesi’ne bir kaç örnek daha verelim:
“evinde hisset”, “çay, kahve, banyo almak”, “müzik yapmak”, “kes şunu!” (günlük yaşamdan).
“Kaç para riske ettiniz?”, “senin için üzgünüm”, “başın büyük belada, dostum”, “çok iyi hissediyorum”, “şaka ediyor olmalısın”, “sorun yok” (‘not problem’) vs. ( T.V. den) 3
“Rahmetli annem, babamdan çok daha akıllı bir kadındı, dedim.”, “yine de ama, aklımın bir köşesiyle...”, “avluda uçuşan güvercinlerin kubbenin içinde tınlayan kanat şakırtıları...” vs. (Nobel’li postmodern Türk büyüğü Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanından).
Ülker örneğin beştaş oynıyan üç çift ismi uzayda ül olarak / Gün boyu mızrak oniki saati şu var mı bilmediğimiz / Varmak düşsel kıpırtıya böyle nelere uyup kalınca / Başlıyor yoksa bir ay olarak otuz başlı otuzlara” ... (İkinci Yeni şiirlerinden biri Ö. İnce’ye ait).
Örnekleri daha fazla uzatmadan kısaca, dil ve anlatıma dair tutumumuz okura, sanatımıza ve tarihsel sürece karşı sorumlu olduğumuzu unutmadan yazmaya hassasiyet göstermek olacaktır. Elbette her yazarın kendine özgü bir üslûbu olması beklenir. Bizim vurgulamak istediğimiz, kişisel üslûp dışında, bütün yazılarda ortaklaşabilecek genel doğrulardan ibarettir:
a) Özellikle kültür, sanat, estetik, eleştiri konulu düzyazılarda açıklık ve aydınlık ile derinliği ve inceliği birleştirmeyi,
b) Anlatırken, hangi durumdaki bir kültür-sanat ortamından, ne durumdaki bir okur kitlesine seslendiğimizi düşünmeyi; yazımızın kurgusuna bir de bu gözle bakmayı, canlı, akıcı ve belli bir çaba sonucu anlaşılabilir olmayı ve son olarak,
c) Uluslararası sosyalist literatürden kopmadan, estetik biliminin uluslararası dili ve estetik yaratımımızın coğrafi diline üretim ve yaratımlarımızla katkı getirmeyi amaçlıyoruz.
İnanıyoruz ki, düşünce ve duyarlılık akışımızı ne kadar damıtır, netleştirirsek, onun canlı biçimsel tamamlayıcısı olan anlatımımız da o kadar duru ve anlaşılır olacaktır.
Düşünce, duyarlık ve eylemle ayrılmaz bir bütünlük gösteren dil, kültürel gelişime yardım ettiği gibi insanları toplumla doğruluk, iyilik ve güzellik açılarında buluşturur, toplumun ürettiği bilgileri saklayarak gelecek kuşaklara aktarır ve o bilgileri yeniden üst düzeyde üretmeye olanak sağlar. Emekten yana taraf olan Dergi’miz, bu açıdan emeğin kurtuluşu mücadelesi yolunda artık kabul görmüş bilimsel kavramları kullanmayı dilde süreklilik açısından doğru kabul edecek ve işçi sınıfı ve geniş emekçi kitleleriyle iyi bir iletişim kurmaya özen gösterecektir.
Sanat Cephesi
Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi
25 Eylül 2009
Notlar:
1 J. Stalin, Marksizm ve Dil, s.55, 56, Sosyal Yay.
2 Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne, (Haz. Aziz Çalışlar), s. 96, Bilim ve Sanat Yay.
3 F. Hepçilingirler, Türkçe ‘Off’, Remzi Kitabevi Yay.