Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Sosyalist Gerçekçilik Üzerine
Refik Uğur

Tekerleri ileriye dönen tarihin, kırılmaz aynaları vardır. Bakmasını bilene bu aldanmaz aynalar, öğretiden yana sınırsız değerler sunar. Evrenin olup bitenini görüntülemeyi iş edinen söz konusu aynaları bir sanatçı olarak okuyabilmenin yolu ve yöntemiyse, Sosyalist Gerçekçilik’ten yana akıtılacak olan alın terinin oranına bağlıdır.

Sözgelimi, evrenin kökenini ve itici gücünü açıklayan Karşıtların Birliği ve Savaşımı Yasası için de bu böyledir, Sınıf Savaşımı Yasası için de… Bu ve benzeri yasaları sosyalist gerçekçiliğin içselleştirmesini, burjuvazinin metafizik soyutluğuyla açıklayabilmenin olanağı yoktur.

Evrenin, doğanın ve toplumun yönetiminde yasaların önemi, kuşkusuz en temel olgudur. Eskiyi dönüştürüp yeniyi oluşturma özelliğine sahip yasalar üzerinde, İlkçağ’dan beri kafa yoran düşünürler olagelmiştir. M.Ö.1. yy’ da yaşamış olup “Yasa doğaya yerleşmiş egemen akıldır” diyen Cicero bunlardan birisidir. Konuya ilişkin en yetkin tanımıysa, “Yasa evrenselliğin doğadan yansıması” söylemiyle Engels vermektedir. Evrendeki sınırsız ve sonsuz gelişmeden tutunuz, evrenin geri çevrilmezliği, eski ve geri olanın yerini yeni ve ileri olanın alması gibi doğa ve topluma ilişkin bilimsel gerçeklerin tümü, sosyalist gerçekçi ilkelerle kucaklaşan değerlerdir.

Yasalarla ilgili düşünce toplumsal alana uyarlandığında, dönüp dolaşılıp gelinecek yerin –üretim ilişkileri- alanı olacağı görülecektir. Çağcıl ve toplumcu insanlar evrensel ve toplumsal olguları, en doğru biçimde diyalektik bilinçle algılama ve çözümleme sorumluluğu içindedirler. Bu bağlamda burjuvazinin çeşitli ögelerinin, sosyalist gerçekçiliği dar bir çerçeveye tutsak etmek için, elden gelen kötülüğü esirgemeyeceğini de bilirler. “Kendiliğindenci” ortama uygun olarak günümüzün oryantaline “sanatçı”, sıradan gazetecisine “yazar”, aydınına da “entel” denmesinin nedeni budur.

“Önce emek, ardından el-dil ve bunların ürünü düşünce!” diyen Engels evrimleşmenin önemi yanında, insanlaşmanın emekle başladığına da vurgu yapmıştır. Temelden günümüze gelen böylesi değerlerin niteliği, sosyalist gerçekçi düşünme yöntemiyle özdeştir.

Bu bağlamda, iyi bir düşüncenin iyi bir edebiyatla, iyi bir edebiyatın iyi bir dil’le, iyi bir dilin de iyi bir eğitimle ve hepsinin eylemsellikle yaşamla bütünselliği içinde elde edilebileceği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu değerlerle doğru düşünmenin ayırdına varabilenler,  Marksist yöntemin kapısını aralamanın da yetkinliğini elde edeceklerdir! Akıl denen değerlerin sınırları içinde düşünüldüğünde, aklın doğayı/toplumu değil, doğanın/toplumun aklı belirlediği sonucuna varılacaktır. Bu hal, maddesel devinimin, evrensel yasalarla bağını tanımlamanın da eşdeğeridir aynı zamanda.

Bilineceği üzere, Marksizmin gelecek tasarımın birinci ve alt aşaması Sosyalizm, ikinci ve üst aşamasıysa Komünizm’dir. Bunlardan sınıfsız toplum eşdeğeri komünizm, üretim araçlarının toplumsal ortaklığına “herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre” temel ilkesine dayanır. Açımlamak gerekirse, yeteneğe bağlı harcanan emek gücüne karşın, toplumsal üretimden gerektiği kadar pay alma biçimi… Bunun elde edilebilmesinin yolu da, üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin sosyalist devlet kanalı ile toplumsallaştırılmasından geçer. Aynı zamanda toplumun sınıfsızlaştırılması anlamına gelen bu toplumsal aşamaya ilişkin Marx ve Engels şöyle der: “Sınıflı ve sınıf çatışmalı eski burjuva toplumun yerini öyle bir toplum alacaktır ki onda her bireyin özgür gelişmesi, bütün bireylerin özgür gelişmelerinin koşulu olacaktır.”

Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin kuram ve eylemcisi Marx ve Engels’e göre: “Günümüze değin bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir…” Sıralı sınıflar kendinden önceki üretim ilişkilerini nasıl ortadan kaldırmışlarsa, günümüz burjuva üretim ilişkisi de sosyalizm tarafından aynı biçimde kaldırılacaktır. Burada önemle vurgulanması gereken, emperyalizmin içsel ve dışsal koşullarının aşırı olgunlaşmasıdır. Açımlarsak “içinde yaşambilim değeri bulunan yumurtaya, dışarıdan gerekli ısı verildiğinde, civciv çıkmasına engel bir durum olamaz.” Cümlede yer alan ‘yaşambilimsel değer’ içsel koşulu, ‘dışarıdan verilecek ısı’ da dışsal koşulu temsil etmektedir.

Tarihsel durumun, kendine özgü sorunlarını ve aynı zamanda söz konusu bu sorunların çözümünü beraberinde getirdiği bilinen bir durumdur. Bu bağlamda bilimsel öngörü, komünizmin maddî koşullarını hazırlamayı, öncelikli sıralamayla vurgulamıştır.

Toplumsal üretimin üst seviyeye çıkartılmasından, planlı üretime geçilmesine ve bilimin savaş tekniğinden üretim alanına çekilmesine değin sıralı değerlerin tümü, sosyalist gerçekçiliğin gündeminde dile gelebilen istemlerdir. Unutulmamalı ki, bireyin özgür gelişmesiyle, toplumun özgür gelişmesinin arasında sıkı ve yadsınmaz bir bağ vardır. Eşdeğer bilimsel saptamalar öte yandan, sınıfların giderek erimesinin ve buna karşın komünist yapılanmanın göstergesini ortaya koymuştur.

Görünen o ki, bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi, azınlığın çoğunluğa dayatması demek olan burjuva egemenlik, giderek yoksullaştırdığı işçi ve emekçi yığınları, ülkelerinin -ucuz işgücü deposu- haline döndürmekten geri durmamıştır. Sınıfsal sorunların merkez üssüne damgasını vuran bu “modern köleliği”, sosyalist gerçekçi düşünenlerin görmemesi ve çözümden yana sorumluluk almamaları düşünülemez. Bunu bir kez de, ünlü düşünür Einstein’ın söyleminden sunalım: “Problemin çözümünde görev almayanlar sorunun parçası olurlar!”

Bilindiği üzere, uzun yaşam yolunun iki kıyısından biri bilim, öteki sanattır. Yaşamla ilişkin bu iki öğenin ayrılmazlığının yanında, sanatın bilimi sırtında daima taşıma özelliği vardır. Eş deyişle bilimin sanatı taşımadan yana bir sorunu söz konusu değildir. Bu doğal yapılanmanın, sanatla bilimin sarmallığına gölge düşürmesi de düşünülemez. Sosyalist gerçekçi sanatçılar bu özellikleri eyleme uyarlamada, “Kahrolsun yan tutmayan sanatçılara!” diyen Lenin’in yanında yer alırlar. Bu nedenle günümüzde sosyalist gerçekçi sanatçılar, emperyalist kapitalizmin bilim ve tekniği kullanarak doğa ve toplumu yok edişine ve milyarları ücretli kölelikle sömüren sistemine karşı gelmeyen endüstriel “sanat”a sanat demezler. Dahası toplumu değiştirip dönüştürmeyen, bugüne göre “yıkıcı” yarına göre yapıcı özellik taşımayan sanatçıya da sanatçı demezler.  Sosyalist gerçekçilerin özlemini çektiği sanatçılar, estetik bilincinin süzgecinden geçirdiği özelini, bireyden genelleştirip topluma mal eden sanatçı modelinde kendini sunanlardır. Kafasıyla ayakları aynı yöne giden, yığınlara yaklaşmasını bilen bu tür sanatçılar, aklı uyartılmış kitlelerin istemlerini, özlemlerini, eğilimlerini, sorunlarını vb. görenlerdir kuşkusuz. İşçi ve emekçi kitlelere göz ve kulaklık edenlerdir, böylesi sanatçılar, Donanımlı sanatçı için yaratıcılık denilen yer tam da burası değilse, neresidir?

Görüldüğü üzere, söylemin dönüp dolaşıp geldiği yer, hep aynı düşüncenin merkez üssüdür. Bu da, sanatçının sanatsal gönderinde dalgalandırdığı bayrağının ‘insan’ eşdeğerinden kendini sunması!... Sanatçının bu ereğine ulaşmasında dil-düşünce ve eylem önemlidir… Bu araçları ve sevdadan yana özeli olmasaydı sanatçının, insanlığın ortak bahçesinde solmayan çiçeklerin bu denli görkemli yetişmesi kolay olur muydu?

 

20 Ağustos 2009

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı