
“Uğruna çekilen derttir, mihnettir
Senden yana olduğumuz sebeptir
Kolektif hayat”
Enver Gökçe
Merhaba,
İkinci sayımızla ulaştırdığımız selamın tüm dostlardan gelen ilgi ve sevgiden yansıdığını özellikle belirtmek isteriz.
Sanat Cephesi hareketinin kökleri SORUN Birlikte Sosyalist Dergi (SBSD 1987-1991) döneminden beri dillendirilen “birlikte üretim, sanatsal tavır, kolektif kitap üretimi, edebiyat-sanat cephesi, vb.” yönelimlerine kadar uzanıyor. Edebiyat, sanat, estetik, politika ve benzeri konularımız Politika Cephesi, Sanat Cephesi, Cezaevi Cephesi, Birleşik İşçi Cephesi, vb. başlıklarla işlendi. Böylece kolektif üretimin neden gerekli olduğu bilince taşındı. Kimileri bu isimleri çaldı, acemice kullanmaya başladı, sonunu getiremedi ve tökezledi. Elbette öne çıkarılan isimlerle konu başlıkları üzerinde bir “patent” hakkı söz konusu değildir. SORUN BSD’nin de bu türden bir iddiası hiç bir zaman olmamıştır. Yeter ki kullanılan tarihsel isimlerin, sıfatların hakkı verilsin. “Alan kapatma” yöntemleriyle geleneklerimiz sulandırılmasın.
SORUN Polemik Dergisi’nde Politika Cephesi başlıklı yazılar sürüyor. Dergimiz Sanat Cephesi de sanat-estetik-politika diyalektik birlikteliğinin doğal uzantısı olarak yayımına devam ediyor.
Sanat ve estetik değerlerle bezenip buluşamamış bir politika anlayışı bize yabancıdır.
Sanat Cephesi’nin oluşturulmasıyla ve gelişen süreçte ortak kitaplar üretilmiş, hapishane koşullarındaki estetik yönelimler desteklenmiş, belirli etkinlikler gerçekleştirilmişti. Ancak en somut adım, birçok dostun değerli katkılarıyla hazırlanan “İçerideki-Dışarıdaki Hapishaneden Bizim Şiir Antolojisi” kolektif çalışmamızın üretilmesiydi. 2005’ten bu yana sabırla, ısrarla yürütülen mütevazı çabaların akışında bugünkü etkinliklerimize ulaştık. Dergimize gösterilen ilgi ve kurulan ilişkilerle yeni isimlerle tanışmış olduk. Sanat-Estetik bahçemizde yeni güller açılıyor; dostluk ve kardeşlik sevinçleriyle yeniden soluklanıp güneşleniyoruz.
Dergimizin yayımlanması üzerine alelacele biçimini “modernleştiren”, Ulusal TV’ye çıkıp birbirlerinin sırtını pışpışlayarak dergilerinin kapağını ikide bir kameraya tutan SİP-“TKP” tayfasıyla “nasyonal sosyalist”lerin, üstelik de “olgun abi” pozlarındaki Kaan Arslanoğlu gibi birinin ağzından Dergimize sataşmasına ise gülüp geçiyoruz. İsimlerini andığımız için okurlarımızdan özür diliyoruz.
Sanat Cephesi; ilkeleri, üretimi ve etkinlikleriyle ne yaptığını biliyor. İddiasının arkasında duruyor. Fotoğraf nettir: Herkes layık olduğu yerde duruyor.
İlk sayımız dünyada ve coğrafyamızda önemli siyasal, sosyal olayların yaşandığı bir döneme denk geldi. “Açılın, açılım geliyor!” nidalarının yeri göğü kapladığı, sahte demokrat umutlarla tasfiye sürecinin iç içe geçirildiği aylarda, Aram Tigran’ın kaybıyla sarsıldık önce. O, Ermenice, Kürtçe, Arapça müzik çalışmalarını mütevazı sazında (cümbüş”ünde) zalimliğe direnmenin, ezilenle dayanışmanın evi hâline getirmeyi başarmış, buna o güzel ömrünü gözünü kırpmadan adamış engin gönüllü bir sürgün, bir sanat emekçisiydi. Burjuvazinin sınıf kini, onun teninin vasiyeti gereğince Diyarbakır toprağına verilmesine bile tahammül edemedi.
Bir başka açılım da “Alevisiz Alevi açılımı” oldu. İktidarın, Maraş katliamının “1” no’lu sanığını “Alevi Çalıştayı”na çağırarak ne kadar samimi(!) olduğunu gören Aleviler, on yıllarca yan yana astıkları din ve devlet büyüklerinin resimlerine, CHP’li Onur Öymen’in bir kaç cümlesiyle birlikte kuşkuyla bakar oldular. 70-80 bin insanın küçük büyük demeden vahşice katledildiği, on binlerce kişinin zorla göç ettirildiği, sayısı belirsiz çocukların ise devşirme mantığıyla “besleme evlatlık” verildiği Dersim zulmü için, “Ben Atatürk’ün politikasını savundum” mealindeki sözleri tarihe geçti... Buradan çağrıda bulunuyor, güç sahiplerinden “reca ediyoruz”: Onur Öymen derhal ve her türlü koruma altına alınmalı, bu “tecrübeli bürokratın” diğer kıyım, katliam ve asimilasyon operasyonları hakkında başka “samimi” açıklamalar yapması, memleket yararına özendirilmelidir... Çünkü Öymen gibiler, Türkiye halklarının neyin ne olduğunu anlaması bakımından yaşamdan öğrenmesinin bir parçasıdır. Onlarca yıldır sesleri bastırılan sosyalist ve devrimcilerin anlatmaya çalıştığı gerçeklerin bir kısmını, bir “musibet” hâlinde bir çok emekçinin gözüne sokmuştur. Mağaralara sığınmış insanların zehirli gaz bombalarıyla katledildiği, nehirlerin günlerce kan kızıl aktığı bu olaylarda, “Atatürk’ün manevi kızı” Sabiha Gökçen’in uçaklarla yapılan bombalamalara katıldığını; tüm bu yaşananlarda “analar ağlamasın” diye bir şey gözetilmeden dönemin tek partisi CHP ve millî şefinin emirleriyle hareket edildiğini söylemesi, konunun kimi kafalara dank etmesine yol açmıştır. Maskesini düşürünce konuşan, konuşunca daha da batan bu “zat-ı muhterem” için konuşma yasağının yine CHP’den gelmesi de olayın bir başka tirajıkomik yanıdır ya; daha fazla mürekkebi hakketmiyorlar... Hem Kızılbaş-Aleviler hem de Dersimliler seslerini Kadıköy Meydanında haykırdılar. Kızılbaş-Alevilerin mitingi 12 Eylül sonrası en kitlesel miting olarak tarihe geçti…
?Ve Çeliğe Su Verildi” nin yazarı, değerli komünist devrimci N. Ostrovski’yi 22 Aralık 1936’da daha 32 yaşındayken yitirmiştik. Bir mektubunda şöyle yazmıştı: “Sevgili yoldaş Anna, annemle deniz kıyısına yakın oturuyoruz. Bütün günümü bahçedeki bir meşe ağacının altında yazarak geçiriyorum. Mevsimin en güzel günleri. (...) Kafam net. Yaşamak için acele ediyorum. Yoldaş Anna, boşa geçirdiğim günlere üzülmek istemiyorum. Saçma hastalığım yüzünden saldırı çıkmaza girmişti; şimdi yine ilerliyor; bana zafer dile.”1
Aralık soğuk, netameli bir ay; bütün aylarımız gibi adaletin, insancıllığın galip geldiği günlerin hasretini çekmekte.
Katillerinden hesap sorulmayan, yargılanabilenlerin ise zaman aşımlarıyla, göstermelik minik cezalarla âdeta ödüllendirildiği Maraş katliamı da 19-24 Aralık 1978’de olmuştu. Bulunduğu mevkiye rağmen zamanında açıklamayıp kasasında kilitli tuttuğu belgeler ölümünden sonra kısmen açıklanan Ecevit’in özel dosyalarından ve sayısız tanık anlatımlarından katliamdaki “devlet parmağı” açıkça anlaşılıyor. CIA-MIT-MOSSAD üçgenindeki birçok “operasyon”dan biriydi Maraş. Şimdiye kadar birçok romana, şiire, öyküye, bestelere, filmlere... konu olmalıydı. Elbette Kanlı Pazar’ın, “Mayıs 77”nin, Çorum, Maraş, Sivas ve Gazi’nin; Diyarbakır’ın, Metris’in, Ulucanlar’ın ve daha nice olayda somut olarak göze görünüp de bilince, duyarlığa çoğu kez yansıtılamayanın, bölüşülmemiş dertlerimizin, dağlanmamış yaralarımızın ağrısını yüreğinde duymayanlar yazamazdı.
F Tipi tecridin nasıl insanlık dışı bir uygulama olduğu, dürüst-namuslu bilim insanları başta olmak üzere pek çok kişi tarafından yıllarca yazıldı, anlatıldı. Buna rağmen özellikle dışarıdaki “konjonktürü” uygun gören iktidar, bütün insancıl değerleri ayaklar altına almaktan çekinmedi. 19 Aralık 2000’de sekiz jandarma komando taburunun kullanıldığı saldırıda on binlerce personel, hatta “skorsky” helikopterler kullanıldı. 20 binden fazla sayıda çeşitli gaz bombası ve sayısı bilinmeyen silah mermisi atıldı. 6 kadın siyasî tutuklu insanımız diri diri yakılarak katledildi. Toplam 28 devrimci tutuklu kurşunlanarak öldürüldü. En çok ölümün yaşandığı Bayrampaşa Cezaevi operasyonunun sorumluları hakkında hâlâ dava açılmadı. Olaylarda ölen iki askerin, yine asker kurşunuyla öldüğü otopsi sonucu ortaya çıktığı halde boyalı basın ve televizyonlarda yalan haberler verildi. Örneğin Star TV’de Uğur Dündar, “sargı bezlerinden gaz maskesi, ranza demirlerinden de tüfek yapılıp güvenlik güçlerine ateş açıldığını” söyleyecek kadar alçaldı, çukurlaştı... Katliama ve tecride karşı sürdürülen ölüm oruçlarında 122 devrimci yaşamını yitirdi, yüzlercesi sakatlandı.
Dönemin başbakanı Ecevit, “F Tipi hapishaneler politikası uygulanmadan IMF programları uygulanamaz.” diyerek, perde arkasında kimlerin olduğunu, iktidarın kimlerin işbirlikçisi olduğunu ilan etti. Katliamı yönetenler hakkında soruşturma açılması bir yana, yargı organları onların ifadelerine bile başvurmadı. Öyle bir hastalıklı ruh haliydi ki “operasyonun” ardından düzenlenen tespit tutanağını savcılar ve tabur komutanları imzalamaktan kaçındı. Katliamın sorumlularından, o dönemin Cezaevleri Genel Müdürü A. Suat Ertosun’a 2004 yılında AKP hükümeti tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verildi.
İçerideki ve dışarıdaki tecrit bugün de devam ediyor. Sağlıksız yaşam koşulları ve fiziksel-psikolojik baskı altındaki tutuklu ve hükümlülerden yüzlercesi çeşitli ağır hastalıklara yakalandı. Onlarcası ise ölümün kıyısında direnmesine rağmen doğru dürüst tedavi edilmiyor.2
Kişi ya da grup tecridi bir insanlık suçudur. Ancak toplumun bütün devrimci, sosyalist, emekten yana güçlerinin birleşik mücadelesiyle geriletilebilir.
Birkaç yıl önce, duyarsızlaşmaya karşı ve yaşamı savunmak adına ‘ölüm orucu’ eylemine başvurmak zorunda kalan avukat Behiç Aşçı’yı ziyaretimizde, pankartımıza şunu yazmıştık:
“Sanatçılar da Tecritte”
Yaşamın tüm alanlarına sızmakta olan tecrit bir olgudur bugün ve ona karşı mücadele, yeni bir yaşam mücadelesinin önemli bir parçası olmak durumundadır.
Bu vesileyle gerek yeni yıl kutlaması gerekse Dergimizin birinci sayısını değerlendiren mektuplarıyla F Tipi cezaevinden bize yazan dostlarımızın adını da anmak istiyoruz: Hasan Çınar - 2 Nolu F Tipi Cezaevi /Kocaeli, Sadık Sabancılar - F Tipi Cezaevi /Kırıkkale, Hikmet Kale - 1 Nolu F Tipi Cezaevi /Tekirdağ, Hasan Şahingöz -1 Nolo F Tipi /Tekirdağ, Muzaffer Öztürk - 2 Nolu F Tipi Cezaevi /Tekirdağ, Recep Çirikbel - F Tipi /Bolu, Yavuz Gardaşlar - F Tipi Cezaevi /Tekirdağ, Mehmet Garip Yaş - F Tipi Cezaevi /Adana, Turgay Ulu - 2 Nolu F Tipi Cezaevi /Kocaeli, Ulaş Erdoğan - F Tipi Cezaevi /Edirne, Ümit İtler - F Tipi Cezaevi /Bolu, Musa Şanak - 2 Nolu F Tipi Cezaevi /Ankara.
Sosyalist Gerçekçi Aragon zamanında şöyle demişti:
“ Şair, sazını al, ama sabah gazetelerini okuduktan sonra!”
Yeni sayılarda buluşmak umuduyla...
Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi
Notlar:
1 Kaynak, “Stalin Arşivi Kolektifi”, “Anna Karayeva’nın “Nikolay Ostrovski’yi Anmak” adlı yazısından.
2 Daha geniş bilgi için pek çok kaynak var, ama buradaki bilgiler, Yol TV ile Hayat TV’ nin 19 Aralık 2009 haber bültenlerinden derlenmiştir.