Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı

Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Nesnel Gerçeklik ve Burjuva Eleştirel Gerçekçiliği

 “Özel mülkiyet bizleri öylesine aptala çevirmiş, tek yanlı bir hale getirmiştir ki, biz bir nesnenin, ancak ona malik olduğumuz zaman bizim olduğunu sanırız… Bu yüzden, bütün bu fiziksel, akılsal duyuların yerini, bütün bu duyuların tam bir

yabancılaşması olan malik olma duyusu almıştır.”

K. Marx

Nesnellik, Gerçeklik, Nesnel Gerçeklik

İnsanın gelişimini, değişimini, dönüşümünü besleyen en önemli unsur toplumsallık ve tarihselliktir. Tarihsiz ve toplumsallıksız bir insan düşünülemez. İnsanın, insanlığın bu iki özelliğini birbirinden ayırmak mümkün değildir. İnsan, sadece toplumsallığa ya da sadece tarihselliğe vurgu yapılarak ele alınamaz; her ikisini de birlikte ele almak gerekir. Çünkü insanın, insanlığın en önemliği gerçekliği, tarihsel ve toplumsal bir varlık oluşudur. Eğer insanın, insanlığın gerçekliğinden söz ediyorsak, toplum ve tarih birliğinden de söz etmemiz gereklidir. Bir toplumun şekillenmesi için bu toplumun altyapısını oluşturan bir “ekonomisi” ve bu ekonomiye uygun “politikası” olmak zorundadır. Ekonomi ve politika, toplum ve tarihin çelişkili birliğinin ortaya çıkmasını sağlayan nesnelliği oluştururlar.

Bir gerçeklikten söz edeceksek, nesnellikten kopuk ve bağımsız bir gerçeklikten söz edemeyiz. Gerçekliği nesnellikle birlikte ele almak zorundayız. Ekonomi ve politikadan (nesnellikten) bağımsız, toplum ve tarihin çelişkili birliğinden (gerçeklikten) söz edilemez.

Soyut bir insandan söz etmiyorsak, somut insanı ya da insanın nesnel gerçekliğini ele alırken, insanı ekonomik ve politik, toplumsal ve tarihsel çelişkili birliği ve bütünlüğü içinde ele almak gerekir.

Somut insan, nesnel gerçekliğin hem bir parçası, bileşeni; hem üreticisi; hem de yeniden üreticisidir. Somut insan nesnel gerçekliğin hem bir parçası, bileşeni olarak, hem de nesnel gerçekliğe müdahale ederek, nesnel gerçekliğin değiştiricisi, dönüştürücüsüdür. Somut insanın nesnel gerçekliğe müdahalesi, somut insanın emek-gücü sayesinde gerçekleşmektedir. Emek-gücü (çalışma-iş-verim-üretkenlik) sayesinde kültür ortaya çıkmakta, üretilmektedir. Emek-gücü olmadan üretim / kültür düşünülemez.

Somut insanların emek-güçleri (çalışma-iş-verim-üretkenlik) sayesinde nesnel gerçeklikten ekonomik özü, politik tezahürü, toplumsal içeriği, tarihsel biçimi olan bir formasyon (kültür)1 ortaya çıkmaktadır. Bu formasyon ve formasyonunun ortaya çıkışı anlaşılmadan nesnel gerçeklik anlaşılamaz.

En genel hatlarıyla ekonomik öz; üretim, üretici güçler, üretici güçlerin üretkenlik gelişim düzeyi… Politik tezahürü;  üretimin planlanması, organizasyonu, düzenlenmesi, yönetimi, üretici güçlerin yönlendirilmesi… Toplumsal içeriği; nesnelliğin belirlediği toplumun niteliksel durumu, toplumsal sınıfların ilişkileri, çelişki ve çatışkıları, toplumsal organizasyon, mülkiyet-egemenlik ilişkileri… Tarihsel biçim; nesnelliğin belirleniminde toplumsal içeriğin niteliğini oluşturduğu aynı özelliği gösteren ve ortak toplumsal formasyonların geçmişten günümüze evrimi, gelişimi ve geleceğe ilişkin yönelimi, çağsal ayrımlar, sınıfsız toplum, ilk sınıflı toplumlar, günümüz sınıflı toplumları, sınıfsız toplum…

Somut insana, insanlara ilişkin bir söz söylenirken, bir şey anlatılırken, sözü-anlatılan şeyi nesnel gerçeklikle ilişkilendirmek zorunludur. Sözün-anlatılan şeyin nesnel gerçeklikle ilişkilendirilmesi yoksa, söz-anlatılan şey fantazyanın ötesine gidemez. Nesnellikteki ekonomik öz, politik tezahür ideolojinin de nesnel kaynağıdır. Bilindiği gibi ideoloji; politik, hukuksal, dinsel, etiksel, estetiksel, felsefî görüşler ve düşünceler sistemi ve üst-yapı kurumunun içinde yer aldığından dolayı ve ekonomik ilişkiler tarafından şekillendirildiği için, ideoloji ile nesnel gerçeklik arasında da bir ilişki söz konusudur. İdeoloji ve formasyon / kültür arasında kurulan ilişki somut insanın, insanların nesnel gerçekliğe müdahalesine, nesnel gerçekliği değiştirip dönüştürmesine katkıda bulunduğu oranda verimlidir. İdeolojinin bilimselliği sayesinde kültürün dönüşümüne katkıda bulunmak mümkün olur.

Nesnel gerçekliğe, bize göre en gelişmiş yöntem olan “diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem”le bakmak gerekir. Eğer bu yöntemle bakmazsak neyin kalıcı, neyin geçici olduğunu, neyin değişimsel, neyin dönüşümsel olduğunu, neyin sonlu, neyin sonsuz olduğunu, neyin tekil, neyin tümel olduğunu, neyin özel neyin genel olduğunu, neyin nesnel, neyin öznel olduğunu, neyin çelişki, neyin fark olduğunu, neyin özdeşlik, neyin çelişkili birlik olduğunu…vb. anlamakta zorlanırız; hatta anlayamayız.

Nesnel gerçekliğe diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle yaklaşmazsak Tekil’in Tümel’le kurduğu özdeşliği, Madde’nin Hareket’le kurduğu özdeşliği, Öz’ün Tezahür’le kurduğu özdeşliği, Özel’in Genel’le kurduğu çelişkili birliği, Zaman’ın Mekân’la kurduğu çelişkili birliği, İçerik’in Biçim’le kurduğu çelişkiliği birliği göremeyiz. Kalıcı değişim, dönüşüm, gelişim ilişkisini kuramayız. Canlı materyalist diyalektiği değil, ölü-mekanik diyalektiği tekrar edip dururuz.

Nesnel gerçeklikle kurulan sanatsal / estetiksel ilişkide neyin gündeme alınacağı, neyin estetize edilip topluma sunulacağı önem taşımaktadır. Somut insanın toplumla her türlü ilişkisini nesnel gerçeklik belirlemektedir. Sanatsal / estetiksel ilişkide bu belirlenimden bağımsız değildir. Edebiyat / şiir özelinden baktığımızda, nesnel gerçeklikle ilişkiyi koparma gerekçesi olarak “şiirin konusu her şeydir” söylemiyle sık sık karşılaşırız. Bu söylemle kendi öznelliğimizi “nesnel gerçeklik” diye de sunma gerekçesi, bahanesini ortaya koymuş oluruz.

Doğrudur, “şiirin konusu her şeydir”; o, her şeyi ele alırken, estetize ederken, nesnel gerçeklikle ilişkileri içerisinde olmak koşuyla, “şiirin konusu her şeydir”. Somut insanı tarihselliğinden, toplumsallığından, sınıfsallığından koparmadan estetize etmek koşuluyla, “şiirin konusu her şeydir”.

 

Burjuva eleştirel gerçekçiliği

Gerçekçiliğin tarihine baktığımızda, burjuva eleştirel gerçekçiliğinin kapitalizmin ortaya çıkışından günümüze kadar geçirdiği evrimini görmemiz mümkündür. Ayrıca burjuva eleştirel gerçekçiliğinin dönemlerini de ifade eden sanat akımlarını da çok ayrıntılı olarak incelememiz mümkündür.

Kapitalizm kendinden önceki sınıflı toplumun içerisinde önce nüve olarak ortaya çıktı, sonra gelişti egemen hale geldi ve bir sisteme dönüştü; yeni bir sınıflı toplum inşa etti. Kapitalizm içinden çıktığı eski sınıflı topluma her alanda eleştiri yönelterek kendi sistemini oluşturdu. Geçmiş sınıflı toplumla burjuvazinin hesaplaşması her alanı kapsadı. Bu eleştiri sayesinde sanatsal / estetiksel düzlemde de burjuva eleştirel gerçekçiliği doğdu. Kapitalizmin ilk döneminde rekabetçi kapitalizm süreci işlediğinden ve devrimci bir değişim dönüşüm yaşandığından, önce geçmiş sınıflı toplum ve hemen ardından yeni sınıflı toplumun ürettiği çelişkiler yoğun eleştiriye tabi tutuldu. Burjuva eleştirel gerçekçiliğin sanatsal / estetiksel alandaki klasik eserleri bu dönemde ortaya çıktı.

Kapitalizmin aştığı sınıflı topluma karşı verdiği devrimci çaba çok uzun sürmedi. Kapitalizmin de uzlaşmaz çelişkili sınıflı bir toplum/sistem olduğu ortaya çıktı. Burjuvazi iktidarı  almak için ve kendi sistemini kurmak için verdiği devrimci çabasını bu kez iktidarını korumak için karşı devrimci çabaya dönüştürdü. Tüm çabasının merkezine de kapitalist toplumu sürdürmek ve sınıf egemenliğini, iktidarını korumayı koydu. Burjuvazinin estirdiği rekabetçi kapitalizmin devrimci dalgası, tekelci süreç ve  devlet tekelci kapitalizminin ortaya çıkmasıyla birlikte, gericilik dalgasına dönüştü. Devlet tekelci kapitalizmi sürecinin de emperyalist kapitalizme evrilmesiyle birlikte, kapitalizm, insanın, insanlığın gelişiminin önündeki en büyük engel haline geldi. Burjuvazinin yıktıkları egemen sınıflardan kendi sınıfsal çıkarları gereği  istedikleri ve bayraklaştırdıkları “Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik” talebi, burjuvazinin, işçi sınıfının, geniş emekçi kitlelerin ayağa kalmasını sağlamıştır. Ancak burjuva iktidarı kurulduktan sonra ve tekelci süreçle birlikte tekelci sermaye dışındaki burjuva tabakalara, işçi sınıfına ve geniş emekçi kitlelere “Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik”i getirememiştir. Burjuvazi yarattığı toplumun farkındadır. O da yarattığı yeni toplumun uzlaşmaz nitelikli sınıflı bir toplum olduğunu bilmektedir. Burjuvazi sınıfsal çıkarları gereği “üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin bireysel karakteri arasındaki temel uzlaşmaz çelişki”den kaynaklı sömürü (üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetten dolayı, ücretli emek gücünün ürettiği artı-değere sahip olma / el koyma) hakkından vazgeçemediği için, sınıflar savaşında bir taraf olarak, bu savaşı sınıfsal çıkarlarına uygun olarak yönetmekte ve yönlendirmektedir.

Uzlaşmaz çelişkili sınıflı toplum olan kapitalist toplum aşılmadan insana / insanlığa “Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik” gelmeyecektir. Kapitalist toplumun aşılması için emeğin korunumu / emeğin kurtuluşu / insanlığın kurtuluşu sürecinin işletilmesi gerekmektedir. Kapitalizm toplumu üretim araçları mülkiyetinden yoksun bırakarak, mülkiyeti ele geçirmiştir. İşçi sınıfı ise toplumu mülksüzleştiren kapitalistleri mülksüzleştirerek, sömürü ilişkisini tarihin çöplüğüne göndermek zorundadır (mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi). İşçi sınıfı sömürü ilişkisini tarihe gönderip emeğin kurtuluşunu sağladıktan sonra (devrimci işçi iktidarı / proletarya diktatörlüğü), insanın / insanlığın kurtuluşunun kapısını aralayabilecektir (sınıfsız topluma geçiş).

Kapitalizmi var eden unsurlar emek gücüne uygulanan ücretli kölelik sistemi, artı-değer sömürüsü, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı… olarak sıralanabilir. Bu unsurların uygulayıcısı, düzenleyicisi, koruyucusu ve kollayıcısı olarak kapitalist devlet de önemli bir unsurdur. Kapitalist devleti kapitalizmden ve kapitalistten izole ederek ele almak ancak manipülasyonla mümkündür. Yine yurdu / pazarı kapitalizmin yurdundan ve kapitalistin pazarından izole ederek ele almak da manipülasyonla mümkündür. Manipülasyonu en rafine biçimde egemen burjuva resmi ideolojisi ve egemen burjuva resmî tarih anlayışı gerçekleştirmektedir. Kapitalizm doğası ve yapısı gereği uluslararası bir sistemdir. Meta dolaşıma girdikten sonra dolaştığı bütün alanlara kapitalist ilişkileri taşır. Kapitalizmi bir coğrafi sınıra hapsetmek mümkün değildir. Kapitalizmin eşitsiz-birleşik-dengesiz gelişiminin yarattığı olumsuzluklar manipülasyonlara zemin de oluşturmaktadır. Kapitalizm, emeğin ürettiği metaı sınırlar ötesinde bile dolaşıma sokarken, emeğin dolaşımına sınırlar ile  engeller  koymaktadır. Kapitalist toplumda savaşların da nedeni,    kapitalist yurtlardaki kapitalist pazarda ücretli emeğin ürettiği artı-değere el koyma isteğidir. Emperyalist paylaşım savaşının da nedeni dünya kapitalist pazarının yeniden düzenlenerek paylaşılması kavgasıdır.

Kapitalist toplumda temel itilim ücretli emek sömürüsüne / kâr’a dayandığından, merkeze insanın çok yönlü gelişimi değil, sermayenin sürekli birikimi ve büyümesi alındığından dolayı, üretici güçlerin üretkenliği ve emek gücünün entelektüel gelişimi sürekli  engellenmektedir. Bu durum insanın ve insanlığın gelişiminin en büyük engelini oluşturmaktadır. Kapitalizm, insanın çok yönlü gelişiminin önündeki en büyük engeldir. Kapitalizm aşılmadan insanın / insanlığın çok yönlü gelişmesinin önü de açılmayacaktır.

Uzlaşmaz çelişkili sınıflı toplumlarda (günümüzde emperyalist kapitalizm) birey ile toplum arasındaki ilişkide bireyin çıkarları ile toplumun çıkarları çelişir ve karşıtlık oluşturur. Birey ve toplum arasındaki çelişki / karşıtlık ve çatışma, burjuva eleştirel gerçekçi yazarlar / sanatçılar tarafından sanatsal / estetiksel düzlemde işlenmiştir.

Burjuva eleştirel gerçekçileri, bu çelişki / karşıtlık ve çatışmalarda itilimi sağlayan asıl gücü bireyin varoluşsal çabası olarak algılamış; bireyin onurunu koruması ve ideallerini gerçekleştirmek için bireyin bireysel savaşını, çabasını yüceltmişlerdir.

Burjuva eleştirel gerçekçiliği birey-toplum çelişki / karşıtlık, çatışmasında, çatışmanın yol açtığı yalnızlaşmayı  (kapitalist toplumda bireyin trajedisini) ele alırken, anlatırken toplumu eleştirir.

Burjuva eleştirel gerçekçiliği tarihsel konuları ele alırken, bireyin nesnel gerçeklikle olan ilişkisini izole ederek, bireyin bireysel niteliklerini ve bütün toplumsal ilişkilerini bireysel çıkar ekseni üzerine oturtmuştur. Bireyin bireysel çıkarının da kaynağı olarak biyolojik haz ve bireysel ihtirasları işlemişlerdir. Birey ile toplum arasındaki çelişki / karşıtlık, çatışmanın asıl nedeninin kaynağını görememiş, sonuçlarına eleştiri sunmakla yetinmişlerdir.

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, burjuva bilinçte düş kırıklığı  ve kötümserliğin yaygınlaşmasına neden olmuştur. İrrasyonellik, nihilizm, varoluşçuluk, gerçeküstücülük vb. akımların, burjuva idealist felsefesinin etki alanını genişletmiştir. Bu dönemde burjuva eleştirel gerçekçiliği, eleştirisinin merkezine insanın eleştirisini koymuştur. Birey ve topum arasındaki çelişki / karşıtlık, çatışmanın sonuçlarına ilişkin eleştiriden vazgeçilerek, sadece bireyin eleştirisi gündeme alınmıştır. Bu dönemdeki ana eğilim bu yöndedir.

Burjuva eleştirel gerçekçiliği hiçbir dönemde homojen olmamıştır. Burjuva eleştirel gerçekçiliğinin en ileri unsurlarının eserleri incelendiğinde, toplumsal ilişkileri kıyasıya eleştirdikleri görülür. Hatta bazı “ilerici” ögeler barındıran eserlerde kapitalist sistemin insanın, insanlığın sorunlarını çözebilecek bir güçte olmadığını, hatta kapitalist sistemin ilişkilerinin / krizinin uygarlığı tehdit eder hale geldiğini, hatta uygarlığı yıkabilecek hale geldiğini bile belirtmişlerdir. Burjuva eleştirel gerçekçileri eleştirilerini sonuna kadar götürememişler, mantıki sonuca ulaştıramamışlardır. Bundan dolayıdır ki eleştirilerinin yerine toplumsal alternatif olabilecek bir öneride bulunmamışlardır. Eleştirilerini eleştirinin ötesine taşıramamışlardır.

Burjuva eleştirel gerçekçiliğinin kapsamı içerisinde yer alan gerçekçi olmayan dışavurumculuğun, gerçeküstücülüğün, nihilizmin, karamsarlık  üreten felsefî, sanatsal, estetik akımların etkisinde kalmamak için uğraşan ve dışında durmaya da özen gösteren, kapitalizmi kıyasıya eleştiriye tâbi tutan burjuva eleştirel gerçekçi yazarlar, sanatçılar bilinç olarak burjuva demokratik bilincin sınırlarını  aşamadılar. Burjuva demokratik bilincin sınırları içerisinde kalsalar bile kapitalizmin yapısal krizini ve “uygarlık krizini” saptama başarısını gösterebildiler. Saptamalarını analiz edip sentezleyerek, yeni bir toplum önerisinde bulunamadılar.

Burjuva eleştirel gerçekçilerinin bir bölümü de toplumsal çelişkilerin, sorunların çözümü olarak, bireyin-insanın burjuva hümanizması  çerçevesi içerisinde eğitilmesini önerdiler ve bu önerilerini eserlerinde estetize ettiler.

Emperyalist  paylaşım savaşlarından günümüze değin faşizm, emperyalist kapitalizm insani, etik değerleri öylesine dejenere etmiştir ki toplumsal çelişkilere çözüm olarak, bireysel direnişi, stoacı kahramanlıkları bile işlemişlerdir burjuva eleştirel gerçekçi yazarları, sanatçıları.

Burjuva eleştirel gerçekçi yazarları, sanatçıları, faşizm dönemlerinde yaşanan baskı ve terörden nasibini almışlardır. Faşizme karşı da mücadele etmişlerdir. Faşizmi, kapitalizmin eşitsiz-dengesiz gelişiminin bir sonucu olduğunu görememişler, emperyalist kapitalizmin aşılmasını estetize eden ürünler, eserler  verememişlerdir. Faşizme alternatif olarak burjuva demokrasisini (burjuva demokratik toplumunu) göstermişlerdir.

Sosyalizm deneyimlerinin çözülüp yıkılmadan önce, dünya üzerinde daha etkili olduğu dönemlerde bile burjuva eleştirel gerçekçiliği, sosyalist gerçekçilikle girdiği ilişkilerde eleştirel yaklaşmakla birlikte burjuva demokratik toplumunun dışında bir alternatif üretememiştir.

Günümüzde ise burjuva eleştirel gerçekçiliği, gerçeklikle bağlarını daha da zayıflatmış, koparmış, emperyalist kapitalizmin uygarlığının krizine alternatif olma özelliği gösterecek bir estetik ve sanatsal bakış açısından yoksun bulunmaktadır.

Günümüz sosyalist gerçekçiliği, nesnel gerçekliğe kendi yöntemiyle yaklaşarak, estetiksel düzlemde kendisini yeniden üretmekle yüz yüzedir. Hem sosyalist gerçekçiliğin birikmiş sorunlarının çözümü, hem de emperyalist kapitalizmin eleştirisinin mantıki sonuçlara götürülerek alternatifinin üretilmesi göreviyle karşı karşıyadır. Hem üzerinde yaşadığımız coğrafyada, hem de dünyada böyle bir birikim mevcuttur. Bu birikim ete kemiğe büründüğü oranda sosyalizm bir alternatif olarak estetize edebilecek ve yeniden üretebilecektir.

 

Dipnot:

1 Aytunç Altındal, Siyasal Kültür ve Yöntem, Havass Yay., 1982l

2006 - 2010 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı