Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
İçimizdeki Turuva Atlarına Sanatçı mı Diyeceğiz
Hatice Kılıç

Resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojisiyle yüzyıllardır egemenler ve onların hükümetleri bu coğrafyanın asli sahiplerini inkar ve imha ile yok saymış; üzüm bağlarını, ceviz ağaçlarını, tandırları, taş evleri, yolları ve kentleri insansızlaştırmış, geride kalanları da  tarihsizleştirmiştir.

Siyasal ve kültürel alanlarda ilerici kimlikli ve en ufak toplumsal duyarlılığa sahip insanlarımız haksızlığa uğratılmıştır. Tarihsizlik iliğimize işletilmiştir. Hepimiz aynı geçmişin sonucu olduğumuza göre toplumsal belleğimizdeki travmalar kişisel hayatımıza hükmeder olmuştur. Yaralarımızı yeni yaralarla tedavi etmeye çalışmışızdır. Aynı insanî olmayan politikalar hükmünü hâlâ sürdürüyor. Sürdürülüyor, küçük hesaplara boğulan bizlerin arasına sokulan çürütücü kamalarla. Kamalar bakarsınız bir barda saz çalar, sarhoşken marş söyler, geçmişe söver akıl verir; bakarsınız “varoş”ta devrimci pozu takınır, Taksim’de serseri, eylemde kaçkın olur.

Bunca baskı ve sömürü karşısında insanımız, olması gereken düşünce-davranış  konusunda rotasını yitirmiş durumda. Bireysel çıkarları konusunda emperyalizmin felsefesine sahipken söylemde “solcu”, eylemde karşıdevrimci olabilmektedir. Örgütsüzlük ve kültürsüzlük birleşince lümpenlik öne çıkıyor, davranışları bireycilik esir alıyor.  Ama toplumsal bellekteki birikmiş yaralar nereye gitse insanla beraber gidiyor. Gittiği yerde iğrenç bir sömürü aracına dönüşerek kanıyor; kan iki kadeh sonrası irin şeklinde akıyor “varoş”un arka sokaklarındaki eğlence mekânlarında…

Kapitalist toplumda ihtiyaçlarımızın insana dair her alanda karşılanması gerekirken, sadece ekonomik unsurlar yeterli görülüyor. Yaşanılan her olay ve olguyu ekonomik çıkar açısından değerlendiriyor. Düşünsel anlamda kültürel ve sanatsal çalışmalara ilgisizlik büyüyerek yaşamı ticarileştiriyor.  Bu kulvara girdikçe bilerek-bilmeyerek emperyalizmin daha da egemen olması için gereken bütün koşulları yaratıyoruz. Canımız pahasına da olsa (canımızın kıymeti emperyalizm yasasına göre belirleniyor), insanî olmayan düşünceye hizmet karşılığı ahlâk kurallarını farklı tanımlayıp, zaafları ile tekelci sömürücü dünya düzenine uyum sağlayanlar giderek çoğalıyor. Kimi ilerici geçinen sanatçılar; emperyalist-kapitalistlerin saflarına girerek, kendimizi örnek gösterip popülaritelerinin artmasını sağlayacak bütün yolsuzluklardan geçmeyi başarıyor. İrinini geçtiği her yere bulaştırıyor.

Söylemde solcu eylemde karşıdevrimci olanlar, eleştirilere karşı savunma olarak “Elim kirlendi bari ayağım temiz kalsın.” diyerek suçlarını hafifletmeye çalışıyor. Kirliği bu tavırlarıyla her yere saçıyorlar. Diğer taraftan eli kirlenmemiş ayağı kirlenmemiş insanlarımız da vardır. Haksızlık tam da burada kirlenmiş düşüncelere sahip olanlar, temiz kalmışların önüne geçerek söz sahibi olmalarına izin veriliyor. At izi it izine karışıyor. Kimsede “Temizsen adam gibi temiz ol, kirlendiysen de kabul et bak görüyoruz.”, deme cesaretini gösterip bu kirlenmişliğe tavır geliştiremiyor… Kirlenmişlikler gönüllü teslimiyetten kaynaklanıyorsa bunun affedilir bir yanı yoktur… Geçmişimizde insanlarımızın yaşadığı zor anları ve sorunları “solcu” muhabbeti yapmaktan öteye geçmeyenler, duyarlılıktan ve devrimden bahsetmesinler. Duyarlılık çözüm yöntemi üretmekle bir anlam kazanır. Sınıflı toplumlarda herkes mutlaka kendini bilir. Devrim de kendinin nerede olduğunu bilenlerin eseri olacaktır. İlerici geçinenler safında bu kendini bilmezler ne hazin çoğalmaktadır, rağbet görmektedir. Amaç ve araçlar insanlar tarafında hiç bu kadar rahatsız edilmemiştir. İnsanların yaşamını şekillendiren anlayış varsa ve bu şekillenmeye karşı bir tavır geliştirilemiyorsa  çoğunluk olarak yine bir yanlışı onaylayacağımız anlamına gelir. İnsanların yaşamlarındaki seçimi, tercih ettiği politikasından belli olur… Politikasızlığın girdabında ilerici geçinmek öyle kolay değildir. Toplumsal pek çok haksızlığa ideolojik olarak ya da lafzen karşı çıkmak yetmez. Bunu özel yaşamında, işinde ve eyleminde de kanıtlaman gerekir. Düşünce-davranışlarıyla yaşamlarını ortaya koyan, eylem yapan insanlarımızın kanayan pek çok yaraları vardır. Birçoğumuz insan suretindeki yaratıklara bağırıp dururuz. Kimimiz canı yandığında bağırır, kimimiz alışkanlıktan bağırırız. Merak ediyorum acaba alışkanlıktan bağıranlara yaralarının yeri sorulsa yarasını gösterebilecek kadar kendini tanıyorlar mı?  Daha sarılmayan yaralar varken, birçoğumuzun da yerini de bilmediği, acaba yeni yaralar mı açıyoruz?

Kendini sanatçı sananlar bu yaralardan besleniyor, yaraları sömürüyor… Yaralardan kan emen sülük gibi yapışıyor tarihimize. Gerçek sanatçılar böyle mi yaptı? Ruhi Su kültürel ve sanatsal etkinlikler yapan bir kurumu meyhaneye dönüştürmedi. İbrahim Kaypakkaya ve birçok devrimci insanımız ve sanatçı dostlarımız böyle bir düşünceyi içinde yaşatmadı.

Kendini sanatçı sanan küçükburjuva “varoş” sülükleri maalesef gittikçe sanatçı olarak görülüyor. Üretemeyen, araştırmayan, Anadolu emekçi halklarının birikimlerini ucuzca tekrar eden, ama halkın karşısına mesleksel birikimini kullanarak, -hele bağlama çalmasını da biliyorsa- dinleyen de varsa sanatçı geçinmektedir. Deniz, Mahir, İbo gibi daha birçok devrimci değerlerimizin yaşadıklarını, darbe dönemini, yaşanan işkencelerin fotoğraflarını ve insanların duygularını kullanarak, başkasının da mutlaka  hissederek yazdığı bir türküyü, ezberleyerek kendi ticari kaygıları, popülaritesi, alkolizm hastalığını yaşatma hırsı, popülist karakterini yaşatma adına, birçok değerlerimizi kullanan ve halkında takdirini almış kendini sanatçı sananlar var… Kapitalist yabancılaşmanın kucağındaki halkımız da her türkü ezberleyeni kendinden sanıyor, sanatçı olarak konumlandırıyor…

Emperyalist-kapitalizmin, insanda olmasını istediği bilinç biçimciliğe bağlı bir görsellik bilincidir. İnsanımızın bu konulardaki yozlukları hiç zorluk çıkarmadan, medyanın da işini zorlaştırmadan, kabul ettiği görülüyor. Ne hazin gözün gördüğünü akıl mecburen kabul etmeye başladı! Emperyalizmin dayattığı görsellik bilincini reddeden düşüncenin bilincinde olanlar, duyarlılık, toplum bilinci, sorumluluğunu taşıyan ilkeli devrimci ve sanatçılarımız, insanlarımızın altına imzasını attığı bu yanlışların, yapılan haksızlıkların  bedelini, hayatlarını sunarak bedelini ağır ödemişlerdir, ödemektedirler…

Gelin alışkanlıklar fakirin ekmeğidir düşüncesini ısrarla yaşatmayalım. İçimizdeki lümpenlere resti çekelim. “Varoş”taki çürümeyi onaylamayalım… İçimizdeki Turuva Atlarına dur diyelim… Bize sunulanı reddedelim… Zamanı geçmeden sorunlarımıza / sorularımıza doğru cevap verelim. Çünkü zamanı geçmiş soruların cevabının doğru verilmesi yapılan katliamları yaşanan haksızlıkları ve çürümeyi önlemiyor.

Thales’in “Umut fakirin ekmeğidir.’’ sözünde umudu yaşama geçirme iradesinde bulunalım. Yaşama sanatçı duyarlılığıyla ama içimize sistemin soktuğu sahte estetik algıları ayıklayarak, ilmek ilmek örerek hayatı ve tarihsizleştirenlere karşı tandır ekmeği sıcaklığında bir sınıf bilinci ile taptaze durarak…

 

31 Aralık 2009

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı