Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı

Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Hiç

Yine otobüs durağına birikmiş, günün yorgunluğuna, türlü birikintilerine, kaygılarımızı, iç çekmelerimizi de  katarak sıra oluşturmuş; kapı açılınca otobüsü tıka basa doldurup yürümesini beklemeye başlamıştık. Her birimiz kendi havasında, suskun, yorgun, düşünceli, cakalı ya da yalındık. Bir tek, otobüsün arka koltuklarının önündeki aralıkta dört, beş kişilik bir grup oluşturan gençlerin şakalaşmaları duyuluyordu. İkisi dışında, üst-başlarından, diğerlerinin öğrenci oldukları belliydi.

Üstümüze eğilmiş bunca beton yapı arasından gökyüzüne bakmayı çok azımız akıl ediyordu ama, gün batmak üzereydi. Avcılar’a giden otobüsümüz, Mecidiyeköy meydanındaki trafik keşmekeşinin arasından güçlükle yol almaya başlamış, artan gürültüyle gençler bir ara susmuşlardı. Sonra “Beşiktaş’ın gol sorununu” tartışmaya başladılar. O sırada onların sesleri arasına yaşlıca bir adamın sıtma görmemiş sesi karıştı.

- Ooo, amca, sen de bizden miydin! dedi gençlerden biri.

Arka koltukların kenarında oturan, elli beş-altmış yaşlarındaki, açık kahve gözleri cilalanmış gibi parlayan, bıyıkları inceltilmiş bu adamın süslü görüntüsü, hoyratça yükselttiği neşeli sesi bir anda ilgilerini ona çevirmişti. O, bilmem kaç kez Fransa’ya gittiğini, oralarda futbolcuların daha “profesyonel” davrandığını... anlatıyor; arada da iki yabancı dil bildiğini üstüne basa basa belirtiyordu. Belki de gençlerin ağzı açık kalıp hayran olmalarını bekliyordu ama, bu yönde hiç bir belirti görünmüyordu.

 - Vaay, diyordu öğrenci kılıklı gençlerden biri, sen neymişsin be amca!

Övünmeye zaafı olduğunu anında keşfetmişler, onu habire pohpohluyorlardı. Adamsa kendisiyle eğlendiklerinin farkında değilmiş gibi, kabak çiçeği  misali açıldıkça açılıyordu.

Şoför, orta kapıyı, arka kapıyı açarak biraz daha yolcu almaya bakıyor;  soluklar, ten kokuları, küf kokan yıpranmış giysilerin hışırtıları, konuşmalar, susmalar, yorgunları daha da yoran dur-kalklar arasında yükselen motorun homurtusuyla otobüs,  makine değil de yabani ve ağır bir hayvan gibi caddelerin solgun ışıkları arasında ilerliyordu.

Arkadaşlarına, daha önce iş aramaktan döndüğünü söyleyen gençlerden biri, ön taraftan bıktırasıya tekrarlanan “ilerleyelim beyler!” sözünün taklidini yapıyor; bir diğerinden  “nereye ilerleyelim” karşılığını alıyor, elini başının üstüne koyarak, “başımın üstünde yerin var, buraya buyur”  deyince ortalık şakadan karışıyordu. Şakayla kapışan gençlerden biri, ötekine “dua et bekarsın” deyince, ihtiyar oturduğu yerden yine lafa atlıyor:

- İstesem yarın bi şey bulur, yani evlenirim!

Bunun üzerine gençler, otobüsün kenarına sıkıştırdıkları bu gönüllü Hacivat’a tekrar  Karagöz’lük yapmaya başlıyorlardı.

- Senin gibi biri bu otobüse nasıl binmiş amca ya?

- Aslında benim “Doğan SLX” arabam var. Ama park edecek şey, yer olmadığı için onunla gelmiyorum.

- Araban daha ambalajının içinde mi amca?

- Tabi, tabi, koltukların naylonları daha duruyor.

Gençlerin kahkahaları, yakın çevredeki bizlerin gülücükleri  arasında bu kez bir zamanlar yarış atı aldığını anlatıyor.Atlardan iyi anlarmış ama hiç bahis oynamamış; aslında bir oynasa...

Ağzı bu denli kalabalık olduğu halde, sözleri incir çekirdeğini bile doldurmayan adamı yeterince “şişirdikten” sonra cüretkarca iğnelemeye başladılar.

- Ya, amca, dikkat ettim sen “şey” lafını çok kullanıyorsun.İki dil bilen (!)  adamsın yani, vardır bir bildiğin, bu şey lafını...

Rahatsız olan adam aceleyle onun sözünü kesiyor:

- Yok efendim, yani bazen kelime şeetmiyor, kifayet...

Kahkahalar...

Onlar iğneledikçe yaşlıca adam, övünerek ne çok şey bildiğini, gördüğünü kanıtlamaya çalışıyor; gençlerin temposuna, “espri” akışına ayak uydurayım derken iyice gülünçleşiyordu. Gençler adamın “entel” yanını da keşfettiler: Dediğine göre dergilerde şiir de yayınlıyormuş; bir de ödül almış. Israrlara rağmen, anlamazsınız diye şiir okumaya yanaşmadı ama, şiirin ne kadar derin bir şey olduğunu söylüyor; bu alanda kimseleri beğenmiyordu.

Otobüsün arka sıralarına yakın oturan, dikilen, yorgun bir uyuşukluk içindeki biz  bir kısım yolcu, sıkışıklığın ve gürültünün üzerinde yükselen bu canlı komediyi izliyorduk ya, artık kabak tadı vermeye başlamıştı. Bir kaçımız o tarafa doğru “yeter, kafa şişirmeyin” yollu bakışlar fırlattı. Zaten gençler de inmeye hazırlanıyorlardı.

Ama yaşlı adam susmuyordu bir türlü. Sonunda  öğrenci kılıklı gençlerden biri dayanamadı:

- Ya, amma da övünüyorsun be emmi! dedi, niye böyle yapıyorsun?

Adam koltuğundan doğrulup küçük cüssesini iki büklüm eden alüminyum  profilin üzerinden gencin kulağına doğru eğilerek bir şeyler söyledi. Öğrenci gencin temiz alnı çizgilendi, gözleri kısıldı, elinde olmadan yükselen sert bir sesle:

- Yok işte, dayı, dedi, o öyle değil! Sen altmış beş milyonluk milletin elli beş milyonu “hiç” dediğin zaman asıl sen “hiç” oluyorsun! Sen zaten baştan beri kendini halktan büyük göstermeye çalışıyorsun; ama bak, aynı otobüse biniyorsun herkesle! Yok şuyum var, yok buyum var... Bakma bu milletin böyle durduğuna, dayı, yumuşak atın çiftesi pek olur sonra!

Bıyıkları, telaşla titreyen üst dudağının üstünde kanat çırpan, gözlerini istemeden kırpıştıran adam, yine:

- Yok, yanlış anladın... diye bir düzeltme cümlesine başlayacaktı ki otobüs durağa yanaşıp kapıları açtı.

Gençler, onun yüzüne bile bakmadan indiler; şamatalarını da beraber  götürdüler.

Her birimiz kendi havasında, kirli, temiz bin bir yaşantının izinde, suskun, yorgun, düşünceli, cakalı ya da yalındık..

Otobüs oflaya puflaya yola koyulurken, bazılarımız, taze dallarımıza, inenlere doğru anlayan gözlerle, sevgiyle baktık...

İstanbul - 2005 

2006 - 2010 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı