Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı

Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Derya Kuzuları ve Yazar

Yazar, sessizce yol aldı sahilde. Cankurtaran’nın eski mahallelerinin arasından geçip, sahile varmış, Eminönü’ne doğru yürümeye başlamıştı. Bu yolculuk, içinde bir şeyler yazma isteği uyandırmıştı. Yanından tek, tük insanlar geçiyordu. Hepsinin yüzünü, çıkarılabilecek bir hikaye arayışıyla yokladı. Etrafında bir iki Kürt genci, utangaçça elini tuttukları sevgilisiyle gelmişlerdi sahile. Bu utangaçlığı fark eden yazar kendi kendine;

“Ulan Allah bilir bu kız öptürmüyordur da kendini, ‘evlenmeden olmaz’ diye kök söktürüyordur çocuğa. Böyle romantik bir havada, sahilde çekilir mi bu naz be!”

Yazar omzuna astığı çantasını düzeltti yavaşça. Yeniden sahili taradı gözleri, sevgililerden farklı bir şeyler aradı durdu aklı.

“Bugün ille de bir şeyler karalayacağım” dedi kendi kendine. Yüzüne insanları anlayan babacan bir gülümseme geldi oturdu. Yürüdü düşündü, düşündükçe yürüdü.

Çalıştığı gazetedeki köşesinde hemen her konuda yazı yazmıştı. Güncel siyasî gelişmeler içinde hemen her konuda fikirlerini yazmıştı. Zaman, zaman kendini tekrara varan yazılar. Bu gün bütün yazarların fikir belirttiği konuların dışında, güncel yaşamdan bir şeyler yazmalıydı. En son öğrencilik yıllarında gelip gezdiği, büyük keyifle eğlendiği bu semtlere, bu sahile bu arayışla gelmişti. Gençlik yıllarına rağmen orta yaştaydı şimdi. O yıllara göre daha yaşlı ve daha şişman. Çevresinde ise değişik gazetelerin “elit” köşelerine kurulmuş bir arkadaş çevresi, siyasetin içinde haber sızdıracak kadar samimi olduğu ahbaplar, lüks semtte evi vardı. Her zaman haksızlıklara karşı gelmeye çalışmıştı yazılarında. İşçilerin sorunlarını kaleme almış toplumun gerisinde bıraktığı kesimlerin sorunlarını da dile getirmeye çalışmıştı. “evet işçi sınıfı zor koşullarda yaşıyor bunu kabul ediyoruz; ama sendikalar toplumu germemeli..”, “öğrenciler haklı olabilirler eylemlerinde; ama uzlaşı şart, bir grup marjinalin provokasyonuna dikkat etmeliler” gibi toplumda barışı ve huzuru savunmuştu. Bu gün ise toplumun “cahillerine katılacak, onlarla yüz yüze bir şeyler paylaşacaktı. Aslında toplumun en alt tabakalarının sıcaklığını yansıtmaktı niyeti. Bunun için ise ilginç bir haberdi aradığı. Bütün entelektüel çevresini imrendirecek, kimsenin akıl edemediği çok değişik, sıradan insanların yaşamlarından bir kesit aktaracaktı köşesinden.

“İşte” , ................

Diye hareketlendi sevinçle. Aradığını bulmuş, günün yorgunluğuna değecek  keşfi yapmıştı.

Günlerini, deniz kenarında balık avlamakla, içmekle geçiren, sahilin insanları. Derileri pancar gibi kızarmış, ellerinde oltalar,  etraflarında şarap ve bira şişeleri.

Yazar, ganimet bulmuş gibi sevindi.. Bulduğu bu kalabalık kaleme almayı düşündüğü sıradan yaşamlardan daha züğürt bir yaşamdan kesit olacaktı. Ama önce plan yapmalıydı. Bulduğu bu buluş hareketlerini ve düşünme gücünü de hızlandırmıştı. Aceleyle etrafına bakınıp göz gezdirdi çevresine. Sahil şeridi boştu. Büyük bir hızla yolun karşısındaki satıcılara doğru yöneldi. Hızlı adımlarla ilerlerken bir yandan da kendi kendisiyle konuşuyordu:

“Biraz sohbet eder hayatlarını dinlerim. Oh! Birada iyi gelir şimdi. Bir iki şişede ben alırım. Akşama  allah kerim.”

Satıcılardan aldığı biralarla geri,  kalabalığa doğru yöneldi tekrar.

“Hoşsohbet olur bunlar.” Gururlu bir kibir geldi kastı göğsünü.

“Amma kalabalıklar. O hooo! Çocuklara bak, birde denize girmişler bu soğukta. Tam aradığım fırsat. “Sıkı dur oğlum, iyi bir gün seni bekliyor.” Deyip elleriyle alkışladı bu kararını.

Birden sistem muhalifliğinin gelip içinde ayaklandığını hissetti:

“Yazık bu insanlara, buralarda per-perişan yaşıyorlar. Bu çocuklara bak, denizde kolibasili, hastalıklar, birde soğuk. Evleri yok mu acaba?” diye söylendi içinden. Yüzü elinde olmadan ekşimişti.

“En azından bir röportaj yapsam, kısa bir öykü, yarın yayınlar gazete, kısa günün hasılatı. Dilimde iyidir, bir iki damara da bastım mı tamam bu iş.”

Yazar hızlandı düşüncelerinin heyecanıyla.

“Bu da ne?” dedi şaşkınca. Sonra hemen beklemediği bu ödüle oldukça sevindi.

“Başlıkta hazır; sahilin taş evleri”

Burada yaşayan bu şarapçı balıkçılar, sahildeki taşları yarım daire biçiminde üst üste koyup yükseltmişlerdi. İnsan içinde oturunca boyunu aşacak kadar yüksek yapılardı bunlar. Gece uyurken kuzeyden esen rüzgârı kesmek için yapıldıkları belli oluyordu, taşların kuzeyi kapamasından. Açık kalan kısım ise güneye bakıyordu. Sıra, sıra büyüklü küçüklü bu sahil taşlarından örülmüş, içi gazete kağıtlarıyla döşenmiş, evlerden oluşan mahalle. Şimdi kimse yok içinde. Zaten akşam uykusu için yapılmış bu mahallenin evleri.

Yazar bu evlere yaklaştığında etrafa bakındı iyice. İçlerinde kimsenin olup olmadığına bakındı iyice.  İçerde olan birisini yakalamaya çalıştı.

“Ooo oradalar” deyip sevinçle 15-20 kişinin toplandığı büyükçe olan taş eve yöneldi. Büyük bir hızla sohbete nasıl başlayacağını tasarladı. Sorular geçti kafasından. Tam karşılarına gelince yüksek olan sahil şeridinden taşlığa atladı:

“Selamünaleyküm, oturabilir miyim?” dedi, kendinden gayet emin bir ses tonuyla. “Otur” cevabını duymadan gözüne kestirdiği bir taşa yöneldi. Tam oturacakken kulaklarını sağır eden bir ses yankılandı burnunun dibinde.

“Niye oturacakmışsın ulan!” dedi öfkeli, peltek bir ses.

“Buyurun şeref verdiniz” demelerini bekleyen yazar, irkilip ayağa dikildi, şaşkınca kalabalığa baktı.

Yanık derili, balkona dönmüş göbekleriyle, bu yarı çıplak insan kalabalığı bir sessizliğe gömülmüştü birden. Yarı ilgisiz bakışlarıyla kendisine bakıyorlardı. Yazar, karşısında sallanan, elinde şarap şişesi, başında lime, lime olmuş foteriyle bu adamı deli sandı.

“Deli bu. Diğerleri şimdi müdahale edip adamı sakinleştirirler.” Diye geçirdi içinden. Bir yandan da babacan tavırlarını bozmadan;

“Sohbetinize katılmak istedim, bu meret yalnız içilmiyor.” Dedi elindeki şişeleri göstererek.

Karşısına dikilen adam;

“Bize mi sordun alırken enteeel! Ne yapalım yalnız içilmiyorsa. Hade, hade ikile!” diye çıkışmaya devam etti.

Yazar içinden yükselen bir sıcaklık, yanıklıkla kavruldu âdeta.

Karşısında dikilen adam yazarın konuşmasına müsaade etmeden, etrafındakilerin gülüşmelerinden de cesaretle daha bir üzerine basarak;

“Entel dantelll!”  dedikçe kalabalık sahil insanları keyiflenerek ona eşlik etmeye başladılar.

Genç yaştakiler birbirinden aşağı kalmamak için daha bir acıtıcı konuşarak coştular;

“Entel abi sen git Etiler’de iç!” diye katıldılar bu ‘masum’ insanı rencide etmeye.

Gençler yaşamlarında yitirdiklerinin hesabını soracak birini bulmuş gibi, hiç acımadan, hem de lafların birini biri bırakıp, biri alarak saldırdılar yazara

 “Git be kardeşim, oturacak yer mi yok? Kaçırma keyfimizi”

“Hadi anam, hadiii!”

“Oğlum boğaza git sen, tura çık. Bok mu var burada? Al yanına manitayı da. Hade, hadee!” dedi bir başkası.

Sahilde gezinen insanlar dönmüş, acıyarak yazara bakıyorlardı. Balık tutan bir grup şarapçı ise sessizce onları izliyorlardı.

Yazar kan beynine sıçramış, yazarlığı, öyküyü falan unutup, canı yanmış bir halde cevapladı adamları;

“Tamam be! Ne önemli yeriniz varmış. İnsan sandık sizi de oturalım dedik”

Diye çıkıştı nefretle. Eğilip gerisin geri poşetini aldı yerden, iğrenç bir yerden kaçar gibi, yere bir tükürük savurup;

“Bu sidik kokusunda oturacak değilim zaten. Tepe, tepe oturun.” Deyiverdi.

Gençlerden biri atıldı hemen;

“O kukuyu beğenmediysen al bunu kokla, daha güzel kokar.” Dedi peşinden yazarın.

Bu lafa durulur mu taş evlerden kahkaha tufanı kopuvermişti. Genç bu kahkahaları ödül saymış sağa sola selam vermeye başlamıştı eğilerek.

Kaldırıma hamle yapıp sıçrayan yazara sahildeki gençlerden biri hem yardım etti hem de gülmemek için dudağını gizlice ısırarak;

“Abi be ne işin var senin onlarla, onlar kafayı bulmuş uğraşılmaz.”

Dedi. Öğüt verir gibi. Yazar dumanı tüttürülmüş, dumura uğratılmış  halde  tırmandı taşlıktan sahil şeridine.

Bu öfkeyle dönüp sesini şarapçı kalabalığa duyuracak şekilde;

“Ne bileyim ben. İnsan sandım, bunların kendilerine faydaları yok ki, memlekete ne faydaları olacak. Niye barındırırlar bunları burada anlamam ki?  Millet ailesiyle gelip oturuyor canım burada” diye bağırdı.

Yazar ne dese faydasız. Rezil olmuştu bir kere. Etraftaki garibanların hepsi acıyarak bakıyorlardı hâlâ kendisine. Onlarla göz göze gelmemek için eğilip tozlanan pantolonunu silkeledi. Söylene, söylene yol aldı oradan.

Şarapçıların ise keyfine diyecek yoktu. Yaptıkları kahramanlıkları tekrar, tekrar birbirlerine anlatıp keyifle şarap tokuşturmaya devam ettiler.

Arada da;

“Bizimle oturacakmış. Ulan a…cık, ben seni tanımam etmem. Sen giittt….” Diye söylene, söylene Dalıp gittiler kendi dünyalarına. Bir süre sonra yazar unutulmuş, uydurulmuş hikayeler almıştı yerini;

“Bir keresinde, Marmara da bir bereket, bir bereket. Çıkmışız balığa. Bizim kara Şakir de var. Toru atmışız denize, ben diyeyim bir ton, sen de iki ton balık topluyoruz. Hepimizde kılık düzeldi, o biçim. Sazlı meyhanede toplanıyoruz. Bir şey diyen mi çıkar, imkan mı var? Bir dediğimiz iki edilmiyor. Hey, hey…….” Diye devam eden, bilmem kaçıncı kez, herkesin yalan olduğunu bildiği hikayelere dönüldü yeniden. Daha yaşı başı kaç denecek geçler bile;

“Bir zamanlar biz falan…. Filan..” diye başlayan rüyalarını anlatıp durdular. Dolu şişeler tükenince bir, bir, herkes yollanıp taş evine, yıkılıverdi sivri taşlarının üzerine. Taştan bir parça olup, beton yığını gibi yok oldu sesler sahil mahallede. Ertesi gün ayazın keskin soğuğuna dek uyku olacak masal diyarları.

Yazar evinin sıcak, sıcak köşesinde bu gün olanları unutmaya çalışıyordu. Kurtulup bu sarhoşların peşinden gelen o iğrenç küfürlü kahkahalarından, yarın için gazeteye yazı yetiştirilmeliydi.

“Of! Günümü berbat ettiler. Akılsızlık bende. Ne işim var manyaklarla.” Diye dertleşti karısıyla.

Bir yandan elindeki yemeği yerken, gayet sabırlı ve anlayışlı karısı;

“Sıkma canını, işte toplumun çirkefleri oralar. Ne işin var o mikrop yuvasında. Çocuklara kötü örnek oluyorlar.” Diyerek ikna etmeye çalıştı kocasını seven ses tonuyla.

Yazar dikkati dağılsın diye bir süre küçük kızıyla oynadı yemekten sonra. Sonra geçip bilgisayarının başına aşk üzerine yazmaya başladı. Eski günlerin hayaliyle yüzüne gelip oturan gülümsemeyle baktı yazdıklarına.

“Gene döktürmüşüm” dedi gururla.

Gerinip koltuğunda önüne gelen sıcak çayı yudumladı, baştan okudu yazdıklarını.

“Bugünlük bu kadar yorgunluk yeter.”

Diyerek televizyonun karşısına geçip programları karıştırdı. Pek izlemekten keyif alacağı bir şey bulamadı. Tarihi mekanları anlatan belgesele bakındı biraz. Fakat bugün yaşadıkları yakasını bırakmıyor, dönüp dolaşıp kafasını meşgul ediyordu. Düşünceler içinde televizyonda açık belgeseli seyreder gözükerek bir süre sonra uyuklamaya başladı…

2006 - 2010 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı