Yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların

sosyal/sınıfsal/evrensel kurtuluşundan yana tek mevziidir.

“Bilim-Politika-Felsefe-Sanat-Estetik-Etik Bütünselliği” ilkeselliğinin tek savunucusudur.

Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Şiirde İmge
Asım Gönen

İmge gerçekten kaçışın değil, gerçeğin sırrına ermenin güzelliğidir.

İmge bütün sanat dallarının olmazsa olmazıdır. İmgenin kendini en etkili biçimde hissettirdiği sanat dalı ise şiirdir. İmgenin kökünden girelim konuya. İm’ in sözlük anlamı, ‘anlam yüklenen şey.’ Anlam yüklenen şey, elbette o anlamı o şeye başka araçlar kullanarak yüklemektir. Yani suyun anlamını suyla değil de, ona sudan daha derin, daha etkili anlamlar verecek biçimde, başka şeylerle anlamlandırmaktır olay ya da durumu. İmgenin okuyucu konumundaki kişilere göre, görelilik içermesi üzerinde bir örnek vereyim. Okuyucunun suyla ilgili bir olumsuzluğu varsa, imge de suyla ilgili olumsuzluğu içeriyorsa, suyla ilgili herkes aynı imgeden kendi ruhsallığı doğrultusunda uyarı alır, etkilenir. Biri sel felaketine uğramıştır, birinin bir yakını denizde boğulmuştur, birisi için yağmur yağmamıştır ve dereler kuruduğu için o kış aç kalmıştır vs. Şimdi suyla ilgili aynı imge, yukarıda yazdıklarımın hepsinde, o kişilerin kendi içselliklerine göre farklı uyarılar, etkiler yaratır. Selden zarar gören için selden zarar görmenin, denizde boğulanı olan için denizde boğulmanın, yağmur yağmadığı için o kış aç kalanın, yağmur yağmadığı için aç kalmanın sarsıntılarıyla uğunacaktır aynı imgeyle uyarılanların tümü. Aslında kişide kendi iç özelliklerine göre uyarılar yaratan imge bir tanedir. Ama birini sel felaketiyle uyarır, başka birini denizde boğulmayla. İmge bu felaketlerin yan bağlantılarını da içinde barındırır. Yani bir deprem felaketinin sorumlusu, acı vereni yalnızca deprem midir? Böyle mi görmek gerekir? Sorumluların, yeteri önlemler alınmayışının, ekonomik, siyasi uygulamaların bu felaketlerde hissesi imgeden dışlanabilir mi? Selin felakete dönüşmesi yalnız selle mi sınırlıdır? İmgenin üretilmesine neden olan olay bütün etmenleriyle birlikte imgenin anlam derinliğine ve anlatım güzelliğine girer. Yalnızca olay değil, olayın nedenleri ve sonuçları, çözümü imgeleşerek anlamı derinleştirir, güçlü kılar ve estetiği yüceltir.

İmgenin sözlük anlamıyla devam edelim: Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri olarak açıklanıyor. Benzeri kelimesine dikkatinizi çekmek isterim. Nesne, olgu ya da olay burada zihinselleştirilirken, soyut ve sihirli bir havaya da giriliyor demektir. İmgenin aynı sözlükte öbür anlamı şöyle: Duyularla alınan bir uyaran olmaksızın, bilinçte beliren nesne ve olaylar. Bilinçte beliren elbette algılanmış ve soyutlanmış olandır. Şu unutulmamalı ki bilinçte algılanan dış nesnelliktir ve o nesnellik, uyarılanda soyutlanmış bir duruma girmiştir. Artık olay ve nesnenin kendisi değil, ama ona denk düşen ve onu aşan bir estetik olgudur içselleştirilen ve imgeye dönüşen. Maddî yaşamın manevî üretimi sanattır. Ve şiirin en ağır topu olan imge, bilincin en derinlerinden sökülüp getirilir. “Hafif müzik” sözleri gibi yüzeysel değildir. Şiirin gücü, imgenin gücüdür bu noktada. Şairin o anki ruhsal yoğunluğu, imgenin de, şiirin de o boyutta varlık alanına çıkmasıdır. Şairin şiire gebeliği, özün derinliği, özün duygular üzerindeki etkisi ve yarattığı yoğunluk, imgenin o etki ve yoğunluğa denk düşen büyüklüğüne neden olur. Şairle de ilgili bir durumdur bu. Yetenek, zeka, bilinç, ustalık, emek olmazsa olmazıdır şiirin de, imgenin de.

Tıpkı ısmarlama şiir gibi, imgeli şiir yazacağım düşünce ve eylemiyle imgeli şiir yazılamaz. Şairin okuyarak, izleyerek, gözlemleyerek, yorumlayarak her türlü olumlu ve olumsuz durumla ilgili birikiminden sonra, o birikimleri şiire dönüştürme anında, imge oluştuğu yerden, o yoğunluk anında kendiliğinden gelir. Ama unutulmamalı ki o kendiliğinden gelişin yol açanı emektir, çabadır, o yoğunluğa girme halidir. Tıpkı annenin çocuğa hamile kalmasından sonra, çocuğun kendiliğinden gelmesi gibi. Sancılı ve lezzetli. Gelmekte olanın gelişi, annenin de, ebenin de gelmesini istemesiyle birinci derecede ilgili değildir. Onun oluşumu, kendi dışındaki etkenlerle, ama kendinin de çabasıyla sağlanmıştır orada ve kendi dinamiğiyle gelmektedir. 

İmge şiirde amaç değildir ama amacı ifade eden en etkili silahtır. İmge aslında kapalı anlatım da değildir. İmge şiirin vermek istediğini daha etkili hale getirir, estetiğini yüceltir. İmgeyi yaşam mücadelesinden kopararak üretenler, onu bireyselliğin oluşturduğu kendi dört duvarları arasındaki kapalı ruh haline yaslarlar. Oysa taşıma suyla değirmen dönmez. Dış yaşamdan ve onu değiştirme mücadelesinden ve o mücadeleyi verenlerden kopuk imge, asılın kopyası bile olamaz. İçi boş olanın bir değeri yoktur. İmge hayallerin büyüklüğüyle sınırlanamaz. İmge hayallerdeki büyüklüğü yaratan dış gerçekliğin ürünüdür. Burada madde mi düşünceyi yaratır, düşünce mi maddeyi çatışmasının benzeri bir durumun olmadığını da kimse söyleyemez. Şiir bilim değildir ama bilime de ters düşemez.

Burada İkinci Yeni şairlerinin bazılarından kapalı, yani anlamı yalnızca şairine ait olan imgelerinden bazı örnekler vereyim:

 

Bekle ki soğanlar salatalar yağsın

Nisan yağmuru yeşersin

Oktay Rıfat

 

Sesimi dönmeyin bütün yalnızlığım

……

S bir kadın balkonunda baksam ne zaman ölürdü

……..

E sesinde yüzlerce tren yürüdü Galile’de

Tümü bir uzak denizde A’lar, V’ler, U’larla

                                                       ……

Şey ile şeysiz geçiyorum o kapanık güneşlerde

……..

Şimdi H, şimdi M sesi ilk nasıl karanlık

…….

Atımı istedim evin göğü gerindi

……….

Libya sefine beyoğlutaşı / bir deniz ermeni gerindi

Bir 3 eden  2’ den daha gerçek 1 yoktur, dedi

Forneret, pavurya gidip göğün hendeğine yağdı

İlhan Berk

 

Çoktan devrilmiş bir iskemlesiz çocuk

Ülkü Tamer

 

Hiç gel sen kuş

Cemal Süreyya

 

Bir ay girerken yüreğine geceleri rastıkları kaşlı hiç

Ece Ayhan

 

En akıllı tarafımdır denizle balık tutmak

Edip Cansever

 

Ben alkol yiyorum çatır çatır

Makarna içiyorum beyaz sülük gibi

Tevfik Akdağ

 

Anlaşılacağı üzere ne iç birikim, ne derin duygu yoğunluğu, ne de hedefe yönelmiş bir amaç. Dümensiz bir gemi ve yalnızca biçimden ibaret içi boş bir yolculuk. Ne anlam var ne de o anlama uygun ses güzelliği. Batıda gerçeküstücüler bunu yüz yıl önce denedi ve bitirdiler. Birikimini kendi toplumundan almayınca, yaşamın olumsuzluklarından, onu olumsuzlayanlardan, olumlu kılacak güçlerden etkilenme ve sorunu çözme enerjisiyle dolu olmayınca, evrensellikle birleştiremeyince, kökü derinlerde o gürül gürül imge yüceliği de elbette olmayacaktır. Yüzeyden gelen karanlık, içi boş, anlamsız, kelime oyunlarından başka bir şey olmayan böyle bir şiiri de düzenin kaymağını yiyenler, şiir diye şişirip duracaklardır.

Bir de yaşamın işleyiş biçiminden rahatsız olan, onu değiştirme, dönüştürme mücadelesi ve düşüncesi içinde olan şairlerden birkaç örnek vererek kıyaslayalım:

 

Ey yarenler, ey kardaşlar, sorun bana kandayıdım

Aşk denizine dalıban derya-yı ummandayıdım

 

Ol ki beni bekler idi, her kandasam saklar idi

Aşk urganı ucundaki kandildeki candayıdım                     

Yunus Emre

Kim ne bilür bizi nice soydanuz

Ne zerre ottan ne hod sudanuz

 

Bizim meftunumuz marifet söyler

Biz Horasan mülkündeki baydanuz

Abdal Musa

 

 

Ordular kurduk türkü renklerinden

Bütün Ağıtları bir hücumda yendik

Acıya kurşun işlemez artık

Biz yaşamayı zulümsüz sevdik

Adnan Yücel

 

en büyük dağın en büyük fırtınasında              

en büyük fırtınanın en büyük dağı

yüzünden çalınmış gülücükleri

gülücüksüz yüzlerde arayan

en dalgalı denizde

en yalnız kulaçların çığlığı

Asım Gönen

 

Ruhsal yoğunluğun en etkili, anlamın da buna dayalı olarak en vurucu biçimle kendini bütünlemesidir imgede asıl olan. Gerçeküstücüler, ikinci yeniciler ve onların şimdiki uzantısı olan postmodernistler, imgenin kendiliğinden, yani bir dış uyaran olmadan oluştuğunu açıklamaya çalışırlar. Yani imge ruhsal derinliklerde kendiliğinden var olan ve orada uyuyan bir güzelliktir. O orada kendiliğinden uyanır ve ilham biçiminde çıkıp gelir. Böylece şair kendince haklı olarak, içinden geldiği gibi yazar. Sormak gerekir, dış nesnellik olmasaydı, içeride kendiliğinden var olan bir şey olur muydu? Evet, imge şairin nesneleri, olayları duyu organlarıyla içselleştirmesi sonucu kendiliğinden oluşabilir. Ama onun içerde oluşumunu sağlayan yaşamın somut işleyiş biçimidir ve o işleyişi iyiye doğru değiştirme, dönüştürme çabasının estetik olarak dışa vurumudur. İmge kendiliğinden gelir derken şairin şiire dalış hali, o yoğun ruh hali inkâr ediliyor. Ama imgeyi kendiliğinden gelen ilham haline indirgeyenler, zaten öyle bir ruh yoğunluğuna girmezler. İmge de kendiliğinden o kolayca gelişin düzeyinde kalır.

İmge şiirin sihirli mücevheridir. Sesini o cevherlerden gönderen lezzetin en büyüğüdür.  Peşinen söyleyelim. İmge şiirin belkemiğidir. Şiiri yüceltenlerin en büyüğü ve başarılması en zor olanıdır. Şiir ne kadar imge ağıyla örülürse, estetik büyüklüğü de o ölçüde yüce olur. Yalnız imgesiz şiirde akıcılığı sağlamak daha kolaydır. Eğer şiir imge yüklü olup akıcı olmayı başaramamışsa, imgesiz olup akıcı olması daha olumludur. Ama hem imge ağıyla örülü, hem de akıcıysa, işte şiir orada bütünüyle mükemmelliğe erişmiş demektir. İmgenin özelliği budur. Çünkü imge yüklü şiirde kelimeden kelimeye, dizeden dizeye, imgeden imgeye geçişleri başarmak, imgesiz şiirdekinden çok daha zordur. Derin ustalık ve bundan da öte mükemmel bir duygu yoğunluğu ve birikim gerektirir. Maddî bir durum manevî alanda, yani düşsel alanda imge olarak varlığından soyutlanacaksa, o şey içerde bütün boyutlarıyla algılanmış olmalıdır. Yani bilinç dediğimiz şey, yani ideolojik yetkinlik yeterli olmalıdır. Algılama işi, yani bilinç, bir depremi veya başka bir durumu ilahi takdir olarak değil, yalnızca deprem acıları olarak değil, bütün bağlantılarıyla algılamayı gerektirir.

Çok şair ve şiir eleştirmeni şiirin düşünceyle değil kelimelerle yazıldığını iddia eder. Böylece bilinci, ideolojiyi şiirden soyutlamaya, kovmaya çalışırlar. Aslında bu kendi ideoloji ve düşüncelerinin şiire egemen olmasını savunmaktan başka bir şey değildir. Ama şiir haksızlığın, çözümsüzlüğün, gericiliğin, çıkarcılığın çanağında maya tutmaz. Şiir bunların karşısındadır. Şiir güzellik duygusunun ürünüdür. Güzellik duygusu haklılığın, doğruluğun, ilericiliğin ruhunda biçimlenir. Kabalık, barbarlık böyle duygularla nasıl iç içe, yan yana olabilir? Eğer bu duygular orada da olsaydı, kabalık ve barbarlık olmazdı. İmgeye dönelim.

Ses güneş vurmuş elmastan bir kuğu ise, kuğunun yüzdüğü göl, güneş vurmuş mücevherlerin bütünüdür. Akıcılık ise kuğunun bu gölde pürüzsüz yüzmesidir. Sesten sese, imgeden imgeye, dizeden dizeye geçişler bu güzelliği asla sekteye uğratmamalı, kabalaştırmamalı, inceliğini, güzelliğini sarsmamalıdır.

İmgeyi anlatmaya benzetmeyle devam edelim. Halk müziğinden örnekleyeyim:

Yeşil ördek gibi daldım göllere.

Anlaşılacağı üzere bu dize imge değildir. Türküyü üreten, kendini yeşil ördeğe benzetmiştir ve dolayısıyla bu bir benzetmedir. Yeşil ördek ayrılığı, göllerde tek başınalığı çağrıştırır ama herkeste uyandırdığı duygu aşağı yukarı aynıdır. Tek bir duruma denk düşmektedir. Herkesin aynı duygulara kapılacağı üzere, yeşil ördek yerine koymuştur halk aşığı kendini.

Başka bir türküden imge örneğine geçelim.

Bağlandı yollarım kaldım çaresiz.

Bu türküdeki sözleri dinleyenin şiir kültürü hiç olmasın. Söz sanatlarının tümüne yabancı olsun. Bağlandı deyince aklına iple bir şeyi bağlamak gelecektir. Ona göre iple yolun bağlanması mümkün değildir. Yollar bağlandığı için çaresiz kalmaksa, anlamsız bir şeydir. Ama türkü ve şiir kültürü olan çağının insanı için elbette bu böyle değildir. Türküyü dinleyenlerin tümü, içinde bulunduğu yaşamsal koşullara göre, içinde bulunduğu o anki duruma göre türkünün sözlerinden ve havasından etkilenecektir. O anki kendi içselliğine göre değerlendirmeleri olacaktır. Yani türkünün sözleri herkese görelik içermektedir. Bir kişi için tek yönlü olan anlam, başka bir kişi için başka bir tek yönlülüğü içerecektir. Her bireyde kendine göre uyarı yapan imge, böylece çok yönlü bir durum alır. Aslında türkünün sözleri de havası da olumsuz bir durumu çağrıştırmaktadır. Bu olumsuz durum, türküyü besteleyenin o anki olumsuz durumu neyse odur. Yalnız süzülüp çağımıza geldiğinde ne besteci, ne de onun o olumsuzluktan etkilenen içselliği kalmıştır. Türküyü dinleyenin içselliği ne ise, dinleyen için o gerçekliğe göre çağrışımlar yapacaktır. Bir kişi için yaptığı çağrışım, diğeri için yaptığıyla aynı olmayacaktır. Türkü olumsuz bir durumu çağrıştırıyor demiştim. Dinleyenin o anki olumsuzluğu neyse, çağrıştırdığı da o olacaktır. O zaman türküdeki imgenin anlamı herkese göre ayrıcalık içerecektir. Anlam kişiden kişiye değişecek, herkesin içselliğinin kapısını açan herkes için ayrı bir anahtar olacaktır. Diyelim ki türküyü dinleyen A kişisi ölümcül bir hastalığa yakalandı, B kişisi işsiz ve aşsız kaldı, C kişisi müebbet hapse mahkûm oldu. İşte burada türkü hepsinin ruhsal durumuna ayrı ayrı denk düşecektir. Tıpkı su örneğinde olduğu gibi. İşte bu çok yönlülük ancak imgeyle başarılabilecek bir şeydir. Artık türküdeki hava ne yalnızca besteleyene, ne A kişisine, ne B kişisine, ne de C kişisine seslenen olacaktır. Hepsine seslenen, hepsini kavrayan olacaktır.

Aynı konuyu şiirle açalım:

Siz de bakın benimle birlikte   

Altın yağmurun

Bir irin kolyesi gibi

Vatanımın boynuna taktığı

Şu kudurgan çöplüğe.

Pablo Neruda

 

İmgeler ağından oluşmuş bir imge yumağı bu şiir. Nedir şimdi şairin hepimizin bakıp görmesini istediği şey? Nedir o kudurgan çöplük? Belli ki hayra yoracağımız bir şey değil. Bütün okuyucularda yaptığı kesin çağrışım bu. Ama herkes için bu olumsuzluk aynı olumsuzluk olmayacaktır. Ve hiç kimse de, neden herkeste aynı olumsuzluğun etkisini uyandırmıyor diyemez.

Altın yağmurdan başlayalım. Ben bunu alın teri olarak düşünüyorum. Alın teri bir değere dönüşüp birinin mülkiyetine girince, onu mülk edinene güç verecektir. Güç veren bu şey ne kadar değerli olursa olsun, hak etmeyenin boynunda irin kolyesinden başka bir şey olmayacaktır. O gücü elinde bulunduran, durumunu korumak ve daha da geliştirmek için hiçbir kudurganlıktan geri kalmayacaktır. Şair de bu olumsuz durumu, kendi içselliğinden böyle parıltılarla dışarı çıkaracak ve topluma gösterecektir.

Ben bu imgeyi böyle anlamlandırırken, başka biri başka biçimde anlamlandırma hakkına sahiptir. Yalnız imgenin özünü yıkmadan, onun özüne ters düşmeden. İmgenin özelliği de işte budur.

İmgenin kökü şiire göre daha derinlerdedir. O derinlerden o imgeyi söküp getirmek ne kadar zor ve sancılıysa, gücü ve anlamı da o kadar derin ve birbiriyle bütünlük içindedir. İmgenin kökünün derinlerde olması, anlamını ve estetiğini de o kadar etkili kılar. Kökün derinlerde olması, şairin olayları gerçekçi bir biçimde bütün boyutlarıyla birlikte değerlendirebilmesi, içselleştirmesidir. Bir olayı bütün bağlantılarıyla birlikte günışığına çıkarmak, işte o derinlerdeki kökü bütün saçaklarıyla çok sancılı biçimde söküp getirmek demektir.

İmge esinle bu bakımdan ilgilidir. Yalnız esin için ilahi bir yaratı anlayışıyla, ona tanrısal bir hava vermek çok yanlıştır. Esin manevi alanda oluşan ve oradan gelen tanrı vergisi değildir. Dış yaşamın etkisiyle ruhsal alanda biriken duygu yoğunluğudur. Ruhsal alanda biçimlenerek taşıp geri yaşamsal alana döndürmenin ruh halidir. Esin iç alanda, dış alanın oluşturduğu mest olma halidir. Eğer dış etkileyiciler olmasaydı ne esin, ne de imge olurdu. Şiir de olmazdı tabi.

Bu durumda imge, içinde bütün mücevherlerin bulunduğu sihirli bir kutu gibidir. Kutunun içindekini gören okuyucu o güzellikten hoşlanır ama sihirli olduğu için anlamını çözmekte zorlanır. Şiiri anlamıyorum sözü, o şiirde imge yoğunluğunun bol olmasıyla ilgili gibi olsa da, imge yoğunluğu şiiri anlaşılmaz kılmaz. Buna neden olan ikili bir durum vardır. Biri şairle ilgiliyken, diğeri okuyucuyla ilgilidir.

İmge şairin üretimidir. Şair imgeyi var olduğu yerden söküp getirirken, yani o anda girdiği ruhsal yoğunluğun (işte bu esin halidir) içinden söküp getirdiği şeyin, yaşamda somut karşılığı ne ise, o imge de ona aittir. Şair bunun bilincindedir. Şair için imge, bildiği ve içinden söküp getirdiği şeyin kendisidir. Ama biri şaire hayır, bu bununla ilgili olamaz, şu anda bana denk düşenle ilgilidir derse, şair de buna bir şey demez.

Eğer şair yaşamı değiştirme, dönüştürme mücadelesinden sağlıyorsa iç birikimlerini ve dışa vurumunu da buna göre yapıyorsa, o şiir de, o imge de yaşama dönüktür. Dışarıdaki somut duruma dönüktür. Bu tür şiiri ve buna yönelik imgeyi anlamamak, okuyucunun yaşam mücadelesinden ve onu değiştirip dönüştürme kültüründen yoksun olmasıyla ilgilidir. Yani sosyalist gerçekçi şairlerin şiirlerini anlamamanın nedeni, şairle ilgili değil, okuyucuyla ilgili bir durumdur, onun yetersizliğidir…

Öbürüne gelince. İkinci yeniciler, gerçeküstücüler, postmodernistler, hepsini aynı çuvala koyabilirsiniz. Yaşamı değiştirme dönüştürme gibi bir sorunları, ya da çabaları yoktur. Yaşamı değiştirme mücadelesine açık olmadıkları için, kendi içe kapalılıkları da imgenin yaşamdan ve yaşam mücadelesinden kopukluğunu içerir. Kendi içlerinde yarattıkları karanlık ve bu karanlıktan getirdikleri imge de doğal olarak hastalıklı ve anlaşılmaz olacaktır. Yani bir emekçinin acı çeken yüzü, paylaşımcı, dost, içten görünüşü onun imgesinin hammaddesi değildir. Ama biz biliyoruz ki yaşamın varlığı emeğin üzerine kuruludur. Biz biliyoruz ki insanı insan yapan emektir. Ve biz biliyoruz ki emeğin örgütlü gücü olmadan, yeryüzünü cennetin yüzüne çevirmenin olanağı yoktur. Böylece toplum olarak ve o toplumun bireyleri olarak da hiç kimsenin mutlu yaşama olanağı yoktur. Yeryüzünü cennetin yüzüne çevirme mücadelesi ve bu mücadeledekilerin her türlü görüntüsü, bu tür şairlerin şiirinin hammaddesi değildir. O zaman şiir yaşamı değiştirme gücünden kopuk demektir. O zaman şiir, şiiri şiir yapan şeyden kopuk demektir. İkinci yenicilerden biri, kendi imgemi ben bile anlamıyorum demişti. Fazla lafa gerek yok. Bu tür imge ve şiiri anlamakta zorlanmanın nedeni okuyucu değil, şairinin kendisidir. Yani ben bu şiirden bir şey anlamıyorum diyen okuyucu haklıdır. Çünkü o şiir gerçekten anlamsız, içi boş bir şiirdir. Tıpkı içi boş insanın kendini ifade etmek için saçlarını kirpi tüyü gibi yapması, pantolonunu düşük giymesi, dizlerini yırtması, tenini dövmelerle şekilden şekle sokması gibi.

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2014

Map