Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Türk Sineması ve Varoluşçuluk
Aliye Akdoğan

Varoluşçuluk’un tarihi kökenleri çok eskilere dayandırılsa da asıl varlığını İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra göstermiştir. Savaşın hemen sonrasında, kapitalist Avrupa’da ortaya çıkan bu akım, insanların faşist kamplarda topluca katledildiği, ölümün artık olağanlaştığı, insan onurunun ayaklar altına alındığının apaçık yaşandığı bir ortamda kimilerine bir kurtuluş yolu olarak görünmüştür. Ancak Varoluşçuluk, daha önce burjuva toplumun ileriye ve daha iyiye gittiğine inanan burjuva aydınlarının bu yıkıntılar altındaki hayal kırıklığını ve oradan doğan kötümserliğini ifade etmekten başka bir şey değildir. Üstelik etik bir düzlemde ele aldığı öznel özgürlük anlayışı ile de insanın sınıfsal ve toplumsal ilişkilerini akıldışı bir çerçevede tanımlamasıyla da kapitalistlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Zaten bilim dışı bir sosyolojik çözümlemenin, fiziğe karşı metafiziğin varacağı yer, kişilerin iyi niyetlerinden bağımsız olarak, nesnel temelde burasıdır.

Varoluşçuluğun temel savunucuları arasında farklılıklar var olmasına karşın kötümserlik, öznellik, akıldışılık ve umutsuzluk ortaktır.  Varoluşçuluğu bir “felsefe” ve “sanat akımı” olarak görenler olduğu gibi bir “savunma mekanizması” olarak görenler de vardır. Emperyalist savaşın yarattığı maddî ve manevî tahribatlarla sarsılan bir zamanda burjuva aydınları, yaşanan incinmeyi atlatmak yani yok olan “insana” tekrar eski konumunu kazandırabilmek adına kurtuluşun, sadece insanın ‘birey’ olarak kendi gücünde olacağına inanmıştır. Varoluşçuluğun önde gelen yazarlarından J. P. Sartre’nın Varoluşçuluk tanımına bakarsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır: “İnsan önce dünyaya gelir, sonra da kendi özünü yaratır. Dünyada kendisine yol gösterecek tek varlık yine kendisidir. Bunun için özgürdür, daha doğrusu, özgür olmaya yargılıdır. Özünü şu yada bu yönde yaratabilmek için sürekli bir seçme sorunuyla karşı karşıyadır. Seçme durumunda kalışı, insanda bunalım yaratır.”  Buradan da anlaşılacağı gibi, Varoluşçular insanı kurtarayım derken onu daha derin bunalımların içine atmışlar ve sonunda kötümserliğin girdabına takılmışlardır. Kapitalist toplumda sömürü ve katliamların sistemin doğasından kaynaklandığını ve savaşsız ayakta kalamayacağını göremeyen/görmek istemeyen burjuva ve küçükburjuva aydınlarının, emperyalist savaş zamanında yaşanan acımasızlıklara kendince bir “isyan” şeklidir Varoluşçuluk. Bu “isyan” ya da “özgürlük arayışı” öznel idealizminin bataklığında fidelenen ve bireyin üzerine bulantı şeklinde çöken felsefî bir asit yağmurudur adeta.

Varoluşçuların  düştükleri en büyük yanılgı bireyi yaşadığı, toplumsal gerçeklikten soyutlayarak ele almaları olmuştur. Yani Varoluşçulara göre, bireyin bütün acılarının nedeni onun kendi içinde ve çözümler de yine kendi içindedir. Varoluşçuluğun önemli yazarlarından biri olan Albert Camus kendisine hiçbir zaman Varoluşçu olarak görmese de kitapları tamamen Varoluşçu izlekler taşımaktadır. Onun en popüler kitaplarından biri olan “Yabancı”nın kahramanı Meursault, annesinin ölümüne bile tepki vermeyen ve bir gün, sahilde yürürken güneş gözünü kamaştırdığı için cinayet işleyen bir anti-kahramandır. Cezaevinde ölümü beklerken ona vaaz vermeye gelen papaza bile yaşamın saçmalığından bahsedecektir. Sisifos Söyleni’nde ise adeta bütün romanlarının özetini çıkaran Camus, bu kitabın her sayfasında da sonu ölümle bitecek bir yaşamın saçmalığını ispatlamaya çalışmıştır.

Eserleri ölümünden sonra yaygınlaşan ve ölümünden sonra Varoluşçuluğa dâhil edilen Kafka ise, daha çok “yabancılaşma” olgusu üzerinde durmuştur. “Değişim” kitabında, aile ve iş yaşamı arasında sıkışmış kalmış Samsa’nın zamanla kendisine yabancılaşmasını ve bir sabah böcek olarak uyanmasını anlatmaktadır. Kafka’nın edebi dili sayesinde, bir insanın kendine yabancılaşmasının onu ne hallere düşüreceğini çok iyi kavrıyoruz. Ancak kitabı okurken Kafka’nın karanlık ruh hali içinde kaybolmaktan öteye geçemiyoruz, tıpkı diğer kitapları “Dava”, “Şato”da da olduğu gibi. Kafka’da diğer Varoluşçular gibi, sistemin kurbanıdır. Ancak Kafka da, nedenleri dışarıda değil de kendi içinde aramış ve orda kaybolmaktan kurtulamamıştır.

Varoluşçuluk her ne kadar emperyalist savaş koşullarında yaygınlaşsa da burjuva toplumun doğaya ve insana verdiği tahribat hâlâ sürdüğü için günümüzde de kapitalist sistem altında yok olan bireyler için bir “çıkış” noktası olarak görülmekte/gösterilmektedir. Bugün her ne kadar bir “akım” olarak Varoluşçuluktan bahsedilmese de, özellikle sanatın hemen hemen her dalında etkisini görmekteyiz. Ayrıca Varoluşçu sanatçılar sanat tarihinde geriye doğru giderek düşüncelerine yakın 18 ve 19 yüzyıl sanatçılarını da kendi yanlarına katarak onları da Varoluşçu olarak tanımlamışlar, kendilerine tarihsel köken üretmişlerdir. Mesela Dostoyevski ve Kafka için bu rahatlıkla söylenebilir. 

Varoluşçuluk coğrafyamızda da kendi meşrebince karşılığını üretmiş, özellikle sinema ve romanda etkisini bir çok üründe göstermiştir.

Türk Sineması’nda Varoluşçuluk

Coğrafyamızda sinema alanında Varoluşçu izlekleri ilk olarak Ömer Kavur sinemasında görmekteyiz. Ömer Kavur’dan önce Metin Erksan, Ömer Lütfü Akad, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler tarafından daha çok  köy gerçekliği, feodal toplumda kadın, kent ve köy çatışması gibi temalar işlenmiştir. O dönem hem dünyada hem de ülkemizdeki siyasî süreçler doğrultusunda daha çok toplumsal içerikli çekilen filmler zamanla yerini “bireyin” anlatıldığı filmlere bırakmıştır. Özellikle 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi sonrası, kendi bireyselliklerine mahkûm edilen insanlar sinemada da elbetteki bunun etkilerini yaşayacaklardı. Ömer Kavur’la başlayan bu süreç, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerce devam ettirilmiştir.

Bu yönetmenlerin ortak noktası tıpkı diğer Varoluşçular gibi derin bir karamsarlık içinde olmalarıdır. Karamsar olmaları elbette ki kendi meseleleridir ancak bunu sanatla ifade ederek topluma yayıyor ve karamsarlığın felsefesini yapıyorlarsa orada eleştirel değerlendirme devreye girer. İnsan yaşadığı toplumun parçası olduğuna göre bireyin yaşadığı bunalımlar ve acılar nedenleriyle/toplumsal ilişkileriyle değil de sadece sonuçlarıyla anlatıldığında acılar-bunalımlar çözüme değil bir girdap gibi içsel problemlerin kederine dönüşecektir. Oysa biz biliyoruz ki insanın bütün içsel süreçlerinin nedeni dışsal kaynaklıdır. İnsan yaşadığı toplumsal ilişkilerin içinde şekillenir ve ona göre davranır. O açıdan bireysel bir konuyu anlatırken bile bunun bütün toplumsal süreçler içindeki değerlendirmesini yaparak vermek durumundayız. Diğer türlü bunalım felsefesi yapmaktan öteye gidemeyiz; hâkim sınıfın ekmeğine sadece yağ süreriz. Zaten bu durumu iyi bilen burjuva sanat kurumları bu sanatçıları ödüllendirmekte hiç gecikmez.

Ömer Kavur’un 1987 yılında çektiği Gece Yolculuğu Filmi (25. Antalya Film Şenliği, En İyi Yönetmen ödülünü aldı.) belki de buna vereceğimiz en iyi örnektir. Filmin kahramanı yönetmen Ali, üniversite yıllarında solcu düşüncelere sahiptir. Yönetmen olduktan sonrada çektiği filmleri sendika gecelerinde gösterecek kadar muhalif filmler çekmiştir. Kendisi gibi solcu olan öğretmen kardeşi de 1980 darbesi ile birlikte faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Bu arada, o dönem sindirilen herkes gibi Ali’de aşk filmleri çekmeye başlıyor. Ancak evliliği de yolunda gitmeyen Ali çareyi başını alıp gitmekte buluyor. İşte film onun rahat bir nefes almak için gittiği köydeki ‘derin’ yalnızlığını anlatmaktadır. Derin yalnızlık diyoruz çünkü biz de yani izleyiciler de Ali’nin ne yaşadığını anlayamıyoruz. Yani Ali’nin yalnızlığının nedeni nedir? Neden sürekli üzgün? Neden çok az konuşuyor? Neden kaçıp uzaklaşmak istiyor? Bunların cevapları filmde yok. Filmde Ali bolca suskun kalıyor ve bu da bizi onun bile bu soruların cevabını bilmediği sonucuna götürüyor. Bir süre sonrada Ali’nin yaşamı sorguladığı ortaya çıkıyor. Filmin bir yerinde geçen: “Zaman durmuş gibi, tüm varlığımı sarıyor ve buna alışıyorum artık.” cümlesi Ali’nin durgunluğunun nedenini içinde yaşadığı sistem değil de kendi karamsar dünyası olduğunu anlıyoruz. Hâlbuki Ali’nin kardeşi gibi binlerce kişinin ölümüne neden olan, insanlara yoz kültürü dayatan, korku tohumları eken ve onun gibi birçoklarını yalnızlığa mahkûm eden 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesidir.

Hemen hemen bütün filmlerinde toplumdan kopuk, karamsar, yalnız  karakterleri anlatan Kavur, içinde yaşadığı topluma sırtını dönmüştür. Onun karakterleri içinde yaşadığımız sistemin kurbanlarıdır. Ancak diğer Varoluşçu sanatçılarda olduğu gibi Kavur’un karakterleri de, toplumsal süreçlerden olabildiğine soyutlanarak salt birey olarak ele alınmakta dolayısıyla kendi karamsar dünyalarında kaybolmaktadırlar.

Ömer Kavur’dan sonra özellikle Zeki Demirkubuz Sineması’nda Varoluşçu izleklere sıkça rastlamaktayız. Bütün röportajlarında Dostoyevski’ye olan hayranlığından bahseden Demirkubuz bizzat Varoluşçu felsefeden haberdar olarak ve onun teorilerini destekler nitelikte filmler çekmiştir. Hatta daha ileri giderek Albert Camus’nün Yabancı adlı romanının uyarlaması olan Yazgı (38. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yönetmen ödülünü aldı) filmini çekmiştir. Yabancı’nın Meursault’u Yazgı’da Musa olarak karşımıza çıkmaktadır. Musa yaşamın boş ve saçma olduğuna inanıyor ve tıpkı romandaki gibi nedensiz olaylar silsilesi içinde kendini buluyor.

Zeki Demirkubuz’un filmleri ‘kaybolanların’ hikâyeleridir. Hemen hemen bütün filmlerinin kahramanları, yolunu kaybetmiş, dengesiz ve umursamazdır. Geçmişleri ve gelecekleri olmayan bu karakterler sanki bir boşlukta sallanıyor ve izleyiciyi de bu boşluk duygusuyla baş başa bırakıyor.

“Kader” (42. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Film ödülü, Nurnberg Film Festivali En İyi Film ödülü, 18. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Uzun Film Yarışması En İyi Yönetmen ödülü), filminde ise varoşlarda yaşayan insanların hikâyeleri anlatılıyor. Suçun, yoksulluğun, çıkışsızlığın şiddetin yaşandığı bir coğrafyada Uğur, Zagor ve Bekir onlara da dayatılan gerçeklikler içinde yaşamlarına devam etmeye çalışmaktadırlar. Sürekli suç işleyen, saplantılı bir aşkın peşinden koşan, ailesinin baskılarına maruz kalan bu karakterler filmde birer kader mahkûmu gibi sunulmaktadır. Bu insanların yaşamlarındaki dramın nedeni ‘hayatın kendisine kurban olarak seçtiklerine verdiği cezalardır’. Bir diğer tabirle ‘kader’ olgusudur. Bu karakterlerin bırakın yaşamı sorgulamaya kendilerini kurtarmaya bile güçleri yoktur… Dolayısıyla saçmalarla dolu bir dünya içinde yollarını kaybetmiş, neyi ne için yaptığını dahi bilmeden öylesine yaşamaktadırlar. Filmi baştanbaşa saran atmosfer, saçma, çözümsüz, nedensiz olan yaşamın karışık düzeneğidir.

Bir diğer yönetmen olan Nuri Bilge Ceylan’da ise tıpkı Kafka’da olduğu gibi “yabancılaşma” olgusuyla karşılaşıyoruz. Ona Cannes’da ödül getiren Uzak filmi, Kafka’nın Samsa’sı gibi kendisine dayatılan gerçeklikler içinde kaybolmuş Mahmut’un hikâyesidir.

Mahmut para kazanmak için, ideallerini bir tarafa atmış, saçma sapan ilişkiler yaşayan, hayatının anlamını yitirmiş bir fotoğrafçıdır. Yusuf ise köyden gelmiş, kent hayatında kirlenmemiş, hayalleri olan genç bir delikanlıdır. İş bulabilmek için İstanbul’da yaşayan akrabası Mahmut’un evine gelir. Filmde bu iki adamın hikâyelerini anlatır.

Mahmut istemediği işlerde çalışmaktadır. Hayattan artık hiçbir beklentisi kalmamıştır. Kendisini yaşadığı toplumdan soyutlayarak, kendini kendi yalnızlığına mahkûm etmiştir. Öyle ki zamanla kendisine, ailesine, doğduğu yere, yaşadığı büyük şehre kısaca her şeye yabancılaşmıştır. Nuri Bilge Ceylan bu filminde tipik kentli insanın psikolojisini çekmiştir. Mahmut yıllarca çalışarak sağladığı konforlu hayat bozulmasın diye kendi öz akrabasını bile evinde istememektedir. Tıpkı kentlerde yaşayan ve sadece kendi yaşamını düşünmeye mahkûm edilmiş onlarcası gibi. Mahmut öyle duygusuz ve bencil bir noktaya gelmiştir ki Mahmut’u evinde kaybolan bir eşyayı çalmakla dahi suçlayacaktır.

Ceylan kapitalist toplumun, insan doğasında yaptığı tahribatı tekil bireyler üzerinde ustalıkla resmedebilirken, tahribatın nedeninin sistemle olan ilişkisini vermez. Muzaffer sanki kendiliğinden böyle bir sürecin içine girmiş gibi bütün olaylar nedensiz verilmiş. Zaten Mahmut da sorgulamaktan ziyade yaşamın ona dayattıklarını kabul etmiş tabiri caizse ‘yenilmiştir’. Artık onun yaşamı da diğerleri gibi karanlık sokaklarda kaybolmuştur.

Yukarda da anlattığımız gibi  ‘90’lar Türk sinema’sı olarak da tanımlayacağımız bir kuşaktan bahsediyoruz. Ömer Kavur’un tohumlarını attığı, genç yönetmenlerce de hızla yaygınlaşan; karamsar, nihilist ve varoluşçu bir sinema…

Bu kuşağın bir diğer yönetmeni ise Semih Kaplanoğlu’dur. Onun karakterleri de, yolunu kaybetmiş, sıkıştırılmış bir yaşamda ona dayatılanların kurbanı olmuş, karamsardır. Ancak bunun nedeni diğerlerinde olduğu, boşuna bir yaşamın saçmalığı değil, ‘dini unutmamızdır’.

Aslında filmografisine baktığımızda en net haliyle kapitalist toplumun çürümüşlüğüne şahit oluruz. Hem de diğer yönetmenlerde olmadığı kadar net bir biçimde. Kendisine bir röportajda sorulan: Filmlerinizde yaşadığı çağdan rahatsız karakterlerle karşılaşıyoruz, bunun nedeni nedir sorusuna şöyle cevap veriyor: “Bugünden rahatsızım çünkü çok çabuk tüketme hastalığı beni rahatsız ediyor” demektedir. Kapitalist toplumda her şeyin metalaştığı ve piyasa koşullarına göre şekillendiği,  tüketim olgusundan bahsediyor. Ancak devamında ise şöyle diyor: “Bunun nedeni  –yani tüketim hastalığı- vicdanın işe az karışır olması, günahlarımızı rahat taşıyor olmamızdır” diyor ve ekliyor “gündelik yaşamda birçok şey bize empoze ediliyor ve ben bunlara olan tepkimi ifade etmek istiyorum.”

Görüldüğü gibi Semih Kaplanoğlu’nun kafası çok karışık. Egemenlerin bize yapmaya çalıştıkları şey işte bu: Kafamızı karıştırmak. Yani bizi sorgulamaktan uzaklaştırarak, zihinsel süreçlerimizi baskı altında tutarak tabiri caizse ‘alıklaştırmak’.

Semih Kaplanoğlu daha önceki yönetmenlerden farklı olarak yaşadığı acıların bütün yükünü bireye yüklüyor. Yani bugün bu haldeysek bunu nedeni maneviyatımızı yitirmemizdir. Oysa sonuçları ne kadar net görüyor Kaplanoğlu ama nedenler hâlâ karanlık sokaklarda dolaşıyor.

‘Meleğin Düşüşü’ yönetmenin ikinci filmi. Bu filmin başkarakteri olan Zeynep babasıyla yaşayan ve temizlik işçisi bir kadındır. Hayatı bir rutinlik içinde akıp gitmektedir. Ona dayatılan koşullar içinde sıkışıp kalmıştır. Her gün bir robot gibi fabrikaya gidip gelmektedir ve her akşam babasının tacizine uğramaktadır. Zeynep yaşadığı hayattan kurtulmak için çareyi yatırlara gidip dua etmekte bulur. Çünkü yaşadığı koşullar içinde başka seçeneği yoktur. Ancak bir gün eve trafik kazasında ölmüş bir kadının elbiseleri gelir. Yaşadığı ve yaşamak istediği hayat arasında bocalayan Zeynep bütün özlemini ve hayallerini, bu elbiseleri giyerek gidermeye çalışır. Ancak babasının şiddetine maruz kalır ve babasını öldürür.

Acaba Zeynep, bütün başına gelenlerden kendisi mi sorumludur? Kaplanoğlu’nun söylediklerine göre cevaplarsak; evet. Ancak filmde bir kurban olarak verilmiştir Zeynep. Masum, savunmasız ve bir melek olarak. Ancak bir gün babasını öldürmek zorunda kalacak bir melek. Kaplanoğlu’nun bu filminde düşünceleriyle yaptıkları arasındaki derin uçurumu görüyoruz.

Yukarda da değindiğimiz gibi Semih Kaplanoğlu diğerleri gibi derinlemesine bir nihilist bir bakış açısına sahip değildir. Yaşamın bir anlamı vardır ona göre ve bu da dindir.

Dinin sınıflı toplumda neye tekabül ettiğini ve özellikle günümüzde egemenlerin manipülasyonlarıyla nasıl ayakta durduğunu burada uzun uzun anlatacak değiliz. Ancak kapitalist yabancılaşmadan çıkışın din olmadığı, aksine egemen sınıfın elinde bir mekanizma olarak dinin bu yabancılaşmayı derinleştirerek bireye sahte bir dünya ve kurtuluş yarattığını söylememiz yeterli.

 

Sonuç

Kapitalist sistemde öldürülen, evleri bombalanan, sokaklara mahkûm edilen, gece gündüz bir makine gibi çalıştırılan, kendi kimliğinden kültüründen soyutlanan, açlıkla boğuşan, bir anda bütün ülkesi yerle bir edilen, işkenceden geçirilen insanların çığlıklarının burjuva aydının bilincindeki tersinden “isyanı”nın izlerini yansıtan Varoluşçuluk zaman içinde tam bir bunalım felsefesine dönüşmüştür. Kapitalist sistemin sonuçlarını başarıyla  göstermiş olmalarına rağmen, nedenlerini göremedikleri için insanları daha da pasifleştirmeye yaramaktadır Varoluşçu sanat eserleri.

Bu açıdan başlangıçta her ne kadar iyi niyetlerle yola çıktığını iddia edenler bulunsa da zamanla toplumdan iyice soyutlanarak, yaşamın boşuna ve saçma bir uğraş olduğunu ispatlama yoluna gitmiştir Varoluşçuluk. Haklı olarak bunalım felsefesi yapmakta oldukları tespiti yapılmıştır. En nihayetinde de insanların zihinlerini iyice karıştırarak kapitalistlerin ekmeklerine yağ sürmüşlerdir.

Bu yağ sürmede başrolü burjuvazi oynamış Varoluşçulara yeni yeni kanallar (özellikle ödüller) açarak dünyanın birçok yerinde peşlerine bir sürü insanın takılmasına neden olmuştur. Varoluşçular geriye zihinleri iyice bulandırılan ve çözümsüz bir saçmalık içine itilen yığınları bırakmışlardır. Sanat, felsefe, psikoloji alanlarında etkileri hâlâ da sürmektedir.

Bugün kapitalist yabancılaşmanın derinden yaşandığı coğrafyamızda burjuva ve küçükburjuva aydınların şiirinde, resminde, romanında, sinemasında bolca izlerini gördüğümüz Varoluşçuluk, birçok sanatçıda kötümserlik, bunalım, karamsarlık, saçmalık, cinsel yabancılaşma, bohem hayatı vb. şeklinde etkisini göstermektedir.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı