
Geçimini kol gücüyle sağlayan bizim gibi yazar takımının öyle “konsantre” zamanlarda yazı yazma lüksü pek olmaz. Çoğu zaman, elimize geçen çeşitli kâğıt parçalarına notlar düşeriz, bir gün değerlendirebilmek umuduyla. Sonra bu kâğıtlar birikir birikir, bir gün, ateşini karıştırıp üstteki külleri savuran bir demircinin korları misali, dökülürler ortaya.
İşte böylesi bir not kâğıdına taslak halindeki kitaplarımdan birinin arasında rast gelince bir kaç yıl öncesinin anılarından biri tazelendi:
Ocak, şubat aylarında, içimde, sesimi az da olsa insanlara duyurmanın tatlı telaşıyla, bir dostun desteğiyle bastırmaya niyetlendiğim kitabın taslağını “üretmiştim”. Bu sözü biraz daha açmak isterim: Çocukluğumda saz kamışlardan uçurtma, ağaç kabuklarından küçük oyuncaklar yanında bir de “kitap yapmaya” meraklıydım. İlkokul ikinci sınıftan beri her yaz çıraklık yaparken gide gele ezberlediğim çarşıya korkusuzca iner, oradaki kâğıtçı dükkânlarından üçüncü hamur denen tabaka kâğıtlarından alırdım. O zamanlar paketlemede kullanılan bu ikinci sınıf sarı kâğıtların rengi, kokusu hoşuma giderdi. Kâğıtları kesip bükerek sekiz sayfalı forma haline getirir, bazen on iki ya da on altı sayfalı defterler elde etmek için onları ortasından delip iple bağlardım. Bu defterlerin içine hayalimde yarattığım, düpedüz uydurduğum hikâyeleri el yazımla yazınca “kitabım” ortaya çıkardı.
İşte, yaklaşık 25 yıl sonra, ürünümü fotokopiyle dört kopya halinde çoğaltmış, A-4 kâğıtları ikiye büküp dörder sayfa elde ederek, bunları kâh yapıştırıp kâh dikerek ilkel de olsa ciltlemiş ve taslak kitaplar “üretmiştim”. Amacım, kitap basılmadan önce dört koldan dostlara, tanıdıklara bu taslakları okutarak tepkilerini ölçmek ve son düzeltmeleri yaparken bunları dikkate almaktı.
Kopyalardan birini de dolaylı yoldan tanıdığım bir ressam-şair ile öğretmen eşine götürmüştüm. Tam da o sıralarda işyerlerinde çok zor duruma düştüklerini öğrenince, sıkıntılı hayatımı, ekonomik sınırlarımı gözetmeden yardımlarına koşmuş, onlar için malzemeciye filan da borçlanmıştım. Ne de olsa adam doksanlı yıllarda hapis yatmış, içerdeyken direnenlerden biri olmuştu. Nitelikli bir insan, kaliteli bir arkadaş kazanma umudundan başka beklentim de yoktu. Aralıklarla harcadığım on günlük “mesai”ye karşılık bir lira işçilik istememiş, yalnız toptan malzeme ve yol giderlerimi hesaplamıştım. Bu boyutta olmasa da benzer bir tutumu sıva-boya işleri yapan bir Kürt yurtseveri arkadaş da göstermişti. Tabii, sonunda duvara tosladık: Üstelik diğer takanakların yanında bizimki “ufak” kalıyordu. Adamın, bizim göremediğimiz, onun maskelediği düzene dönüşü, insanı insan eden bütün değerleri çiğneyerek tamamına ermişti... Hani Panait İstrati’nin “Mihail” adlı romanında, “gerçek bir dost kazanmak için, bin kez yanılmış olsam da bin birinci kez yanılmayı yine göze alırım” 1 der ya, benim takındığım bu “safça” tutumun altında da bu vardı sanırım.
Her neyse, taslağı vereli aylar olmuştu. Ben çekiç murçla harcın, tozun içinde çalışırken, “bedel ödemiş” bu “sevimli” şair-“devrimci” ile eşi gelir, odalardan birinde oturur, konuklarını ağırlar, iş bağlantıları yaparlardı. Ellerinden kitap, dergi eksik olmuyordu ama “şaşılacak şey” onca burjuva aydın yazarın arasından bizim el yapımı kitabımıza bir türlü sıra gelmiyordu. Sonunda sabrım tükenmiş, yine de kırıcı tek söz etmeden onu geri almıştım. Şimdi karşıma çıkan şu ufak kâğıda minik harflerle not düşmüştüm:
“Bizim solcular kendi içlerinde öyle tipler taşıyorlar ki insan bu trajikomik duruma hem üzülüyor hem sinirleniyor. Geçmişin direnişçisi şimdinin işletme sahibi arkadaş ve onun gölgesi durumundaki eşi, Elif Şafak, Murathan Mungan ve bir de şu Cumhuriyet yazarı ulusalcının kitaplarını yutar gibi okuyor. Öte yandan, kitap taslağı iki ay kendilerinde kaldı, okuma zahmetine bile katlanmadılar... Baştan okuyamayacaklarını söyleseler, dürüst davransalar bunca yaralanmazdım. Aslında ben ya da bir başkası olmuş, bunun bir önemi yok. Ama insan kendi cenahında estetik bir değer üretmeye çabalamış bir insanı nasıl bu derecede yok sayabiliyor? Hiç değilse eleştiri görevini yerine getirse... Ama bu öyle bir aşağılık kompleksidir ki kültürün burjuva kültürden ibaret olmadığı, küçükburjuvanın çapsız yakınmalarında aranan “estetik”in daha üst düzlemde sol düşüncede üretilebileceği, “beğeni” dediğimiz şeyin geliştirilebilir ve göreli bir şey olduğu düşünülemez. Bu öyle bir aşağılık kompleksidir ki kültürel işler emekçiler dışındakilere havale edilmiştir; emekçiler “anlamaz kültürden”... Çok zor ekonomik ve toplumsal baskı koşullarında gösterilen üretim iradesi küçümsenirken, atkuyruklu bir küçükburjuva ressamın sokağı elinde kupa biçimli çay bardağıyla geçip işyerine uğraması “özgür ve özgün sanatçılığın belirtisi” olarak alkışlanır; ciddî ciddî savunulur ( bu gerçekten de oldu; anında eleştirdimse de konu kapatıldı). İşte, sol saflarda estetik-sanatsal değer üretme çabasındaki insanların aşması gereken bir demet sorun daha...”
Neyse ki diğer el yapımı kitaplarımda böyle şeyler yaşamamıştım; öğrencisinden, işçisinden zanaatkârına, ev kadınına kadar ulaşabildiklerimden birçok sözlü, yazılı görüşler gelmişti.
Bütün bunları anlatmamın bir nedeni var: Pek çok emekçi-sanatçı, daha küçük yaşlarından itibaren okumaya, yazmaya büyük bir değer biçmiş, adeta kutsal saymıştır. Zaman içinde burjuva ya da feodal kökenden gelen olumlu anlamdaki kültür ögeleriyle de birikimini zenginleştirmeye çalışmıştır. Ama rahat döşeklerin kalemlerinden önce, kendi sınıfından boynunu uzatmış bir filiz, bir gelincik, bir kardelen gördü mü buna da ilgiyle, sevgiyle, dayanışmayla yaklaşmıştır... Biçime ya da öze ilişkin kusur ve yetersizliklerin eleştirisi, elbette vazgeçilemez bir araçtır. Ama bu araç, sınıfın ve insanlığın yararına işleyecek, yeri geldiğinde de hatır-gönül dinlemeyecektir.
Oysa günümüzde okuma, değerlendirme, başka yeni yapıtlardan alıntılar yaparak yeni sentezlere varma, eleştirel akıl ve duyarlılığın yapıcılığına, geliştiriciliğine inanarak çaba gösterme gibi nitelikler, ilerici sanatçılar arasında bile mumla aranmaktadır... “Sol” görünen gazetenin sanat sayfalarında uzlaşmacılığın sığıntı borazanlığını, holdinglerin sanat seviciliğini, gerçekte suya sabuna dokunmadan popülist (halk avcısı) köpüklerle paçavralar sunanları görmek artık pek şaşırtmıyor: Oysa kanıksamamak gerek böyle şeyleri...
Sözü Asım Gönen’in “Ülke ve Ekmek” adlı son şiir kitabına getirmek isterim. O’nun ürünleriyle ilk kez 1998’lerde deneme- eleştiri alanında kalem alıştırmaları yaptığım bir edebiyat dergisinde karşılaşmıştım. Şiirinin soluğundaki içtenlik, avazındaki insancıllık, toplumsal temalara yaklaşımındaki bilinçli duyarlılıkla dikkatimi çekmişti. 1945 doğumlu olmasına ve altı kitap üretmesine rağmen, yaygın şiir antolojilerinde ya da türlü ilerici gazetelerin sanat sayfalarında hele de yüzsüz kitap eklerinde adına rastlamanın “mucize” olduğu sanatçılardandır. Bu satırların yazarı da şairi, dergilerdeki ürünlerini saymazsak, “Gül Kokan Düşler” ile son kitabı “Ülke ve Ekmek”ten tanımaktadır. Oysa bizim saflarımızda, içtenlikle umudu, umutla sevinci, duyarlıkla bilinci üretimiyle meydana getiren her bir insanı tanımak ve tanıtmak en doğal hareketimiz olmalıdır.
Kitabın arka kapağında şaire ilişkin kısa bilgiler verilmiştir. Ancak bir eksiklik var: İlk sayfalarda önceki kitaplarının (biri roman) bilgileri de yer almalıydı. 2
Asım Gönen’in sanatında, okuyabilmek için on yaşında ailesinden ayrılması, öğretmen okulunu bitirip bu meslekte ve gittiği yerlerde birikmesi, TÖS, TÖB-DER ve EĞİT-SEN sendikal mücadelelerinde bulunması derin izler bırakmış olmalı. Çünkü doğanın, üretim içindeki insanların, yalın güzelliklerin, kardeşçe paylaşmanın, özlemlerle dolu aşkın şiirine eğilimli bir sanatçı bulunuyor penceremizde.
Gül Kokan Düşler’de insanı insanlığından soymaya çalışan bütün aşağılık saldırılara dişiyle, tırnağıyla, aklı ve duyarlığıyla, bedeni ve canıyla direnen insanların, devrimcilerin soluğunu duyurmaya çalışır.
Ülke ve Ekmek’te ise dünyadaki bütün değerleri yaratan ve üreten ama yine de insanca yaşayamayan emekçilerin acı ve özlemlerini kendine dert edinmiş bir şairin kâh emperyalist barbarlık altında kalan halklara, kâh “mapusanede ay vardiyası”na yansıttığı ince, duygulu sesi duyulur sık sık. Bu ses, kimi zaman Filistinli şair Mahmut Derviş’in sesi gibi acıdan kor kesilse de sonunda mücadeleye ve emeğe odaklanır çoğu kez.
“bir uzak diyarda akşam olurdu / kederden urbalar giyerdi dağlar / kaybolurdu zümrütleri yaprakların / kahrından ağlardı bulutlar / ağlama bulut, ağlama / sen ağlarsan düşmanlar güler / Sen ağlarsan iki gönül arasında / aç kurtlar gibi ulur ayrılık” 3
Soyutlamalar ayrı tutulduğunda, imgeler çeşitli doğa görüntülerine, çimen, dağ, baykuş, rüzgâr, kuyu gibi “kırsal” ögelere daha yakın durmaktadır. Öte yandan maden ocaklarına, çeşitli iş ve emek alanlarına da yabancı değildir. Doğal güzelliklere duyulan sevgi, sık sık insancıl özlem ve düşüncelere karışarak şiirlerin dekorunu oluşturur:
“Dışarıda rüzgâr / dışarıda ay / açıp perdelerini yıldızlı diyarlara / etinden bir mahpusun / giden günleri kopardılar / en karanlık bir gecede / yaktı lambasını gök kubbe / taktı küpelerini uzaklar” 4
Anlattıklarına, kentin bir caddesinden çok geniş alanların, ovaların, bir tepenin üstünden ve genele-evrensele yayılmaya çalışarak bakar. Sömürgecilerin ve işbirlikçi burjuva düzenlerin ağır zulmü altında bin bir türlü ağrılar ve yoksunluklarla yaşamaya çalışanların nabzını duymak, iç sesine sokulup onların ağzından dile gelmek ister:
“seni yoksulluk sevmiş seni ben sevdim oğul / işsiz bir babadan hayaller getirdim sana / göğüsleri çalınmış bir anadan gerçekler / uçurdum da gönül kuşunu oğul uçurdum da / derisine ot doldurulmuş bir yalan buldum / aradıkça kaybolan bir Leyla imiş iş” 5
Şiirlerin akışında tekrar vurgulanan sözcükler anlamı pekiştirirken, “siz ki işe açsınız / iş ki size aç”, “bu muymuş dedim ayrılığı ölümle bölüşmek / ölümü ayrılıkla bölüşmek bu muymuş” örneklerinde görüldüğü gibi ikili dizeler kuruyor. Ancak aynı şiir içinde bu kuruluştaki dizelerin sıkça tekrarı (başlangıçta temayı pekiştirirken) okurun dikkatini gereksiz yere dağıtma tehlikesini de içinde barındırıyor. Şiir yükü ve dizeleri bakımından daha işlenmesi gerektiğini, coşkusallığın yetmediğini (örneğin “Emeğin Ülkesi” gibi) ya da gereksiz bir karamsarlığa, melankoliye kapılındığını düşündüğüm çalışmalar bir yana, kitaptaki şiirlerin pek çoğu sevilesi, güzel şiirlerdir.
Kitaptaki birçok şiirin başına, kimi zaman Goethe, Shakspeare, Sadi gibi şairlerden, kimi zaman da şairin kendisinden özdeyiş tadında sözler, dizeler eklenmiş. Bunlar güzel sözler ve çok yerde şiirin anlam evrenini zenginleştiriyor; yine de bunlardan bazılarının şiirin kendi yapısına özümsetilmesi daha iyi olurdu görüşündeyim. Konan sözün düzyazıya yakınlığı oranında altındaki şiirin kendi sesinin yaralanması kaçınılmaz görünüyor.
O güzel sözlerden biriyle bağlayalım sözümüzü:
“Sevmenin bostanını çapalamayan / hazırın bağında cellât kesilir”...
Ocak 2010
Notlar:
1 Sözü aklımda kaldığınca yazdım. Ayrıca, Asım Gönen’in tüm kitapları incelenmeden
şiiri üzerine söylenecek her söz eksik kalacaktır. Burada kendimizce bir temrin
yapmaya çalıştık.
2 Asım Gönen’in yapıtları şunlardır: Ülke ve Ekmek, Eylül 2007, Evrensel Yay.,
Fırtınada Kaçkar Çıplaktı, Roman, Haziran 2007, Yar Yay., Gül Kokan Düşler,
Damar Yay.
3 Ülke ve Ekmek, A. Gönen, Evrensel Yayınevi
4 Age.
5 Age.