Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Yerde Kalmasın
Salman Bağbancı

Bizim sözümüz çatık gelir; çünkü derdimize yanak veren yok. Elinizin, yüzünüzün karası bahtınızdan, diyorlar, bahttan değil de devletin tahtındandır bu zifir karası...

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın çalışma izniyle, Enerji Bakanlığı’nın enerji izniyle özel sektöre verilmiş bir madende çalışıyorduk. Evvelki gün de 16 / 24 vardiyası için Kemalpaşa’nın kenar mahallelerinden, gurbetçi olan beşimiz de şantiye yatakhanesinden yollara çıkıp geldik kuyu ağzına. Vardiyamızda 25 kişi vardık. İçimizdeki 22-23 yaşlarındaki gençlerin cıvıldamalarına arada sırada tecrübeli ustaların da katıldığı oluyordu.

Üstünde gezindiğiniz şu yerin tam 220 metre altına inmiş, çalışıyorduk. Bizden önce de kokuyu hisseden, baş ağrısı, göz yanması duyan olmuş ama taşeron şefi “yok bir şey ocak temiz” diyerek çıkışmış onlara. Tedirgindik ama ne çare! Yirmi kere çıtlatmıştık gizliden ama ancak mayıs ayında kontrole gelmişlerdi devletten. Eksikler çoktu: Bir kere “nefeslik” dediğimiz havalandırma tünelleri, biri giriş biri çıkış iki tane olması gerekirken yalnızca bir taneydi ve dardı. Sonra tünellerdeki gaz ölçümlerini yapacak uyarı sistemleri, uzun yıllar geçmiş, ama maliyet artar diye bu madene kurulmamıştı. Üstelik işimiz gereği, zaman zaman, damara açtığımız deliklere dinamit yerleştirip patlatmak zorundaydık. Normalde bu işlem yapılırken işçiler dışarı çıkarılır, gaz ölçümü yapıldıktan sonra tekrar sokulurmuş, bunu bile çoğumuz bilmiyorduk. Tedirgin ve dağınıktık, birlik diye bir şey yoktu, güvencesizdik; sendikanın adını bile anmak kovulmaya yetiyordu. Tabii maaşlar da 750 lira gibi bir sadaka parası civarında dönüp duruyordu.

Çoğunluk genç, tecrübesiz, işsizlikten iflahı gevremiş işçilerdik ama içimizde emekli olup geçinemeyince yeniden madene başlayanlar da vardı. Şenol babasıyla aynı vardiyadayken, “başa bir hal gelirse bari birimiz arkada kalsın” deyip bu vardiyaya geçmişti. Kiminin borcu vardı, kiminin yedi aylık çocuğu; kimi köyde bir göz ev yaptırma derdindeydi, kimi günü kurtarmak, kiraya, çocuklara, vergilere para yetiştirmek... Elimizin yüzümüzün karasından, ciğerlerimizin lekesinden servet kazananlar uzattılar maşalarını, “çalışın” dediler, “ocak temiz”. Ondokuzumuz çıkamadık. Yandık, boğulduk, kaldık çöken tünelde. Zaten o kadar azdı ki “yedek ayak” dediğimiz geçişler, kaçacak yerimiz de yoktu.

Diyecek şey çok, ama parçalandı dillerimiz ağzımız; ezildik, ezildik tonlarca topraktan önce vicdanını cebine satmış patronlar tarafından; patronları velisi bilen gelmiş geçmiş bütün hükümetler tarafından...

Patlamadan iki saat sonra çizdiler adlarımızı: Erol iken “ceset” ilan ettiler bizi, Ahmet ustayken, İzzet’ken, Seyit Ali’yken “ceset” ilan ettiler. Eşimize can yoldaşı, çocuklarımıza babayken, sendikacı bekleyen işçilerken, bir gün yüzü özlerken, muratlarımız gözümüzdeyken “ceset” ilan edildik. Yalancı imam edasıyla “kader” deyip duruyorlar şimdi...

Birileri röportaj yapıyordu kurtulan bir ustayla:

- Koşullar iyi değilse niye giriyordunuz madene?

- Ne yapacan, yoksa açız çoluk çocuk.

Sakınarak cevap veriyordu, yuvarlıyordu kimi sözleri. Sonra uzaktan seslendi bir sendika yetkilisi: “Bu bir kaza değil katliamdır! Özelleştirme politikaları sonucunda bunlar sıkça yaşanıyor” diye.

İyi de arkadaş, bu maden ne zamandan beri çalışıyor? 1983’ten beri. Bu kadar zamanda neler yapılırdı, birlik olunsa! İşçi bilgisiz, aç, azcık gözü açılanlar baskı altında; açlıkla terbiye edilmiş yığınla insan kapıda, kuyrukta bekliyor. Öyleyse senin buna çözümün nedir?

Bizim gibi işçi sınıfına laf değil, hareket lâzım; ama nerede adımızı dillerinden düşürmeyenler, sarı sofralarına meze edenler?

Tuzla tersanelerinde onca ölünün arkasından onca nutuk dinledik. Daha nerdeymişiz, biliyor musun? Kusurlu görülecek olursa patrona en çok iki sene ceza verebiliyor mahkemeler; onu da on dört bin lira paraya çeviriyorlar. Ellerinin ustalığı, gözünün nuru bütün bilgin emeğinle canının kıymeti işte bu kadar: Patronun bindiği arabanın çamurluğunun parası...

Bizim, umudu kendi saflarımızdan yetiştirmemiz gerek. O mecliste, işçi-emekçi milletvekilleri oturmadıkça, o ceylan derisi koltukların yerine tahta sandalyeler konulmadıkça, devletin bütün kurumları çalışanların çıkarına göre organize edilmedikçe daha çok yanarız, çok ölürüz biz.

25 kişiydik vardiyamızda; bir umut girdik yerin 220 metre altına, gözlenen ceylanlar gibi farkındaydık tehlikenin ya lanet olası boyunduruk geçim belâsı boynumuzda. Her şey ama her şey patronlardan yana. Muammer değilmişiz artık, Seyit abi değilmişiz. Gencecik Emir Ali’ye bile ne de kolay “ceset” diyorlar.

“Soğumuş bir lavın altında bile bir volkan kaynar”.

Bari dile gelse bu son soluğumuz bir canın soluğunda...

Yanmasa başka kardeşlerimiz! Canlarımız “ceset” değil, tohum olsa daha güzel günlere...

 

12 Aralık 2009

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı