Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Bir Soruya Yanıtlar
Hazırlayan: Salman Bağbancı

- Marx’ın yoğun çalışması ve sürgünlerle dolu fırtınalı yaşamı göz önüne alınırsa, sanat ve estetiğin yaşamında çok yer tutmadığı söylenebilir mi? Marksist teorinin kurucuları, bölük pörçük yazılar dışında, sanat ve estetik üzerine derli toplu bir yapıt bırakmamışlar. Lenin’in ise işin daha çok pratik yanıyla ilgili olduğu söyleniyor. Bu durumda Marksist estetik hangi temellerden beslenmektedir?

- “Marx ve Engels’in el yazmalarında, özel mektuplarında geçen estetikle ilgili düşünce, ifade ve yargılarının önemli bir bölümü, uzun zaman kimse tarafından bilinmediği için (arşivlerden yayınlar ancak 1920’lerde yapılabilmiştir.) ; sözgelimi, F. Mehring, A. Lunaçarski ve 1920’lerdeki tüm Sovyet bilimcileri, evet bunların çoğu, Marx’ın değil, Plehanov’un Marksist estetiğin kurucusu olduğunu sanmışlardır.” (M. Kagan) 1

- “Marksizm’in kurucuları, gerek felsefî, ekonomi-politik ve tarihsel  konuları içeren yapıtlarında, gerek çok çeşitli yazışmalarında sanatsal konuları derinliğine ele almışlardı. Ancak bütün bu ayrı yapıtlarda yer alan sanatla ilgili bölümlerin derlenip mantıksal bir biçimde yeni baştan düzenlenmesi gerekiyordu. İşte bu çok önemli görevi ilk kez, Lunaçarski yönetiminde, M. Lifschitz ve F. Schiller yerine getirmişler ve 1933’te, ‘Marx ve Engels: Sanat Üstüne’ adlı yapıtın birinci cildini yayınlamışlardır.(...) 1937’den sonra benzer basımlar bütün dünyada yayınlanmıştır.(...) (Böylece), burjuva ideologların savlarının tam tersine, Marx ve Engels’in sanat görüşlerinin, kendi kuramlarının bir parçasını oluşturduğu gerçeği tam bir açıklık kazanmıştır.(...) Yine son zamanlarda, burjuva ideologların çabalarınca, Leninizm’in Marksizm’den ayrılmaya kalkışılmasının; Marx ve Engels’in ‘kuram’ (felsefe)  Lenin’in ise ‘eylem’ (siyaset) gibi gösterilmeye çalışılmasının özünde yatan yanlışlıklar da açıkça ortadadır. Çünkü gerek Marx ve Engels, gerekse Lenin için, bilimsel sosyalizm ile işçi sınıfı devrimci hareketi birbirinin kopmaz birer parçası olduğu gibi; (...) Marx ve Engels’in düşünce ve eylemleriyle Lenin’in düşünce ve eylemleri de birbirinin kopmaz birer parçasını oluştururlar. Unutmamak gerekir ki Marksizm-Leninizm, birbirine eklenen bir toplam olmayıp bileşken bir bütünselliktir. Gerek Marx ve Engels’in gerekse Lenin’in sanat üstüne görüşleri, tarihsel aşama içinde uyumlu bir bütünü oluştururlar.” (Aziz Çalışlar) 2

- “Heine’yle Goethe’yi ezbere bilir, konuşurken sık sık onlardan parçalar okurdu. Bütün Avrupa dillerinden yazarlar seçer, şairleri durmadan okurdu. Her yıl Aeskhilus’u Yunanca aslından bir daha okur, onu ve Shakespeare’i dünyanın en büyük iki dramatik dâhisi sayardı.(...) Dante ve Burns en sevdiği şairler arasındaydı ve onu kızlarıyla birlikte Burns’ün taşlamalarını okurken ya da Burns’ün aşk şarkılarını söylerken seyretmek bir zevkti.”

“Yorulmak bilmez bir araştırmacı ve bilimin büyük ustalarından biri olan Cuvier, Paris Müzesi müdürüyken, kendi kişisel çalışması için birçok oda hazırlatmıştı. Bu odaların her biri belirli bir inceleme dalına ayrılmıştı.(...) Bir işten yorulunca Cuvier öteki odaya geçer, zihni çalışmasının yönünü değiştirmekle dinlenmiş kadar olurdu. Marx da  Cuvier gibi yorulmak bilmeden çalışırdı, ama onun gibi çeşitli çalışma odaları  bulma olanağı yoktu. Odada bir aşağı bir yukarı gezinerek dinlenirdi, öyle ki halının kapıyla pencere arasında kalan yerinde bir çayırda uzanan patika gibi kesinlikle belli bir iz yapmıştı. Kimi zaman divana uzanıp bir roman okurdu; çoğu kez iki, üç roman birden okurdu-çünkü Darwin gibi romana çok düşkündü. Onsekizinci yüzyıl romancılarını tercih eder, özellikle Fielding’in Tom Jones’unu severdi.(...) Serüven ve mizah öykülerini çok severdi. Onca romansın en büyük ustaları Cervantes ile Balzac’tı. Don Kişot, yeni doğan burjuva dünyasında, erdemleri saçma ve gülünç olan şövalyeliğin çöküşünün epiğiydi ona göre. Balzac’a öylesine hayrandı ki iktisadî incelemelerini bitirdikten sonra ‘İnsanlık Komedyası’  üzerine bir eleştiri yazmayı tasarlıyordu.(...)

“Marx bütün Avrupa dillerini okuyabilir, üç dilde (Almanca, Fransızca, İngilizce) yazabilirdi.(...) Rusça öğrenmeye başladığında elli yaşını aşmıştı. Bildiği ölü ve yaşayan dillerle Rusça arasında etimolojik bir yakınlık olmadığı halde, altı ayda o kadar ilerledi ki özellikle sevdiği Rus yazar ve şairlerini, Puşkin’i Gogol’ü ve Sçedrin’i asıllarından okumaya başladı. Açıkladıkları şeyler çok korkunç olduğu için hükümetin yayınlanmasını yasakladığı resmî araştırma raporlarını okuyabilmek için Rusça öğrenmişti.”(...)

“Marx’ın, şiir ve roman okumaktan başka, zihnini dinlendirmek için başvurduğu bir yol daha vardı: Çok sevdiği matematik. Cebir onu manen avuturdu; fırtınalı hayatının en acılı anlarında cebire sığınırdı...”

“Marx parlak bir düşünür için gerekli iki niteliği birleştirmişti. Bir nesneyi yapıcı parçalarına analiz etmekte üstüne yoktu; sonra da bu nesneyi yeniden kurardı, bütün ayrıntılarıyla ve çeşitli gelişme şekilleriyle; iç bağıntıları kavramak sanatının da ustasıydı...” (Paul Lafargue) 3

- “Kendi bilimsel eseri nasıl bütün bir dönemi yansıtıyorsa, edebiyatta da dönemlerini yansıtan eserleri severdi: Aeskhilus, Homeros, Dante, Shakespeare, Cervantes ve Goethe.(...) Eski Yunan’ı çok severdi ve işçileri klasik dünyanın kültürünün tadına varmaktan alıkoymak isteyenlere çok kızardı.(...) Fransız edebiyatçıları arasında Diderot’ya önem verir, Ramaeau’nun Yeğeni’ni bir başyapıt sayardı. Onsekizinci yüzyıl Fransız aydınlanma edebiyatını da beğenirdi. Engels de bu edebiyat için, gerek biçim gerekse  içerikte Fransız aklının yüksek başarısını temsil ettiğini, çağdaş bilimin durumuna göre içeriğin son derce üstün, biçimin ise o günden beri aşılmamış olduğunu söylemişti. Fransız romantiklerini toptan yadsıyordu Marx, özellikle de yalancı derinliği, Bizans tarzı abartmaları, ucuz duyguculuğu -sözün kısası, görülmedik ikiyüzlülüğü- ile Chateubriand’a hep kızıyordu. Öte yandan, Balzac’ın sanat aynasında bütün bir çağı kucaklayan İnsanlık Komedyası’nı çok severdi.” (F. Mehring) 4

- “Marx’ın üslubu gerçekten de Marx’ın kendisidir. Olabilecek en büyük içeriği, olabilecek kadar az yere sığdırmaya çalışmakla suçlanmıştır ama Marx işte budur.”

“Marx, arı ve doğru anlatıma olağanüstü değer verirdi ve her gün okuduğu Goethe, Lessing, Shakespeare, Dante ve Cervantes’i en büyük ustalar olarak seçmişti. Dilinin arılığı ve doğruluğu için titiz bir merak gösterirdi.” (...)

“Hampstead Heath’ten eve dönüşümüz, hatırlanan zevkler, bekleyiştekiler kadar şen düşüncelere yol açmadığı halde, her zaman çok neşeli olurdu. Acı mizahımız bizi, kolaylıkla içine düşebileceğimiz melankoliden kurtarıyordu. Sürgünlerin kederi yoktu bizde. Biri yakınmaya başlayacak olsa, toplumsal ödevleri kendisine kesin bir dille hatırlatılırdı.”

“Geri dönüşümüz, gidişimizden farklı olurdu. Çocuklar, oraya buraya koşmaktan yorulur, sepet boşaldığı için yükü hafifleyen Lenchen’le artçı gücü meydana getirirlerdi. Çoğu zaman bir türkü tuttururduk, ama politik şarkı pek söylemezdik, daha çok halk türküsü, özellikle duygulu türküler ve -masal değil bu- ‘Anayurttan’ yurtseverlik türküleri söylerdik. Ya da çocuklar bize Zenci türküleri söyler, hatta dans da ederlerdi-bacaklarında derman kalmışsa. Yürüyüş sırasında sürgünlük acıları kadar politikadan konuşmak da yasaktı. Öte yandan sanat ve edebiyat konularında çok şey konuşurduk. Marx da inanılmaz belleğinin gücünü gösterirdi. Nerdeyse bütününü ezbere bildiği İlahi Komedya’dan uzun bölümler, Shakespeare’den de sahneler okurdu ve Shakespeare’i çok iyi bilen karısı da ona katılırdı...”   (W. Liebknecht ) 5

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı