
Sanat, toplumsal yaşamın özel bir alanına; gerçekliğin estetik ve pratik özümlenmemesi alanına aittir. Ama bu, ötekilerin yanında ve onlardan ayrı olan bir alan değildir. İnsanoğlunun gerçekliğe karşı benimsediği estetik tavır, her tür insan etkinliğinde ve insan ilişkilerinin tümünde kendini gösterir. Bu alanı, apayrı bir şey olarak ancak soyutlamayla ortaya koyabiliriz. İnsan sadece bilimin yasaları uyarınca değil, ama aynı zamanda, “güzelliğin yasaları” uyarınca da yaratır. Bundan ötürü, insanın üretim aletlerinde, ev araçlarında ve insanlararası ilişkilerde güzellik ögelerine rastlarız. Ama bunlarda, estetik öge, başlıca öge değil eşlik eden bir ögedir. Örneğin, elbiselerin güzel olması gereklidir. Ama bundan daha önemli olan, bu elbiselerin mevsime uygun olmaları, rahatça giyilebilmeleridir. Burada, estetik gereksinimin, yarar gereksinimine bağımlı olduğunu görüyoruz.
Demek ki, estetik alanın çok geniş ve yaygın olmasına rağmen, estetik öge, asıl sanatta yani edebiyat, müzik, resim ve benzerlerinde bağımlı değil bağımsız bir önem taşır.
Toplumsal bilincin bir biçimi ve insan etkinliğinin özgül bir tipi olarak sanat, insanoğlunun gerçek karşısındaki estetik tavrını ortaya koymaya ve toplumun estetik pratiğini geliştirmeye ve saptamaya yönelmiştir. Bu bilinç biçiminin özgül yanı, gerçekliğin, sanatsal imgeler içinde yansıtılması ve yeniden üretilmesidir. Gerçek dediğimiz zaman, burada, insanı çevreleyen her şeyi, yaşam ve etkinliği içinde ilişki kurduğu her şeyi; doğayı, toplumu ve insanın düşüncelerden, duygulardan ve heyecanlardan oluşan iç dünyasını kastediyoruz.
Sanat çok karmaşık ve çok yanlı bir fenomendir. Sanatı çözümlemeden geçirmeye başlamak için bir örnekten yola çıkalım. Bir kitap okuyan ya da bir film, oyun ya da resim görmüş olan herhangi bir kimse, farkına varmasa bile, bu sanat ürünlerini üç açıdan değerlendirir. Bunların birincisi, okumanın, dinlemenin ya da seyretmenin kendisini çekip çekmemesidir; ikincisi, dile getirilenin doğru olup olmadığıdır, üçüncüsü sanat ürününün ne tür düşünceler, heyecanlar ve fikirler uyandırdığıdır. Sanat, özü gereği yani nesnel olarak bu üç ögenin birliğinden başka şey olmadığı için bunu doğal kabul etmek gerekir. Bu üç öge, ise, estetik, bilgisel ve ideolojik ögelerdir.
Ama bu üç ögeden her biri, çerçevesinden çıkarılıp mutlaklaştırılabilir ve böylece sanatın, bilimden, sadece estetik-imgesel bir bilme biçimi olması bakımından farklı olan bilgi olduğu ya da siyasal ve ahlaksal fikirlerden sadece bu fikirlerin sanatsal bir sunuluş içinde verilmesi bakımından farklı olan ideolojiden başka şey olmadığı ya da sadece “sanat, sanat içindir” adına var olan bir estetik alan olduğu söylenebilir. Bu görüşlerden hiç biri doğru değildir. Çünkü hepsi de tek yanlıdır. Ama her biri, sanatın özünde bulunan belli bir yanı ortaya koymaktadır. Demek ki, sanatın tözü ve ayırt edici özellikleri, ancak, bu üç yan bir birlik olarak ele alındığında ortaya çıkar.
Şimdi, sanatın başlıca yanlarına kısaca göz atalım. Gerçekliğin bir yansısı olarak sanat, bu gerçekliğin bilinmesinin bir biçimidir. Ama şu nedenlerden ötürü, bilimden farklı bir bilme biçimidir:
Önce, bilim, gerçeklikteki geneli, özseli, bireyselden ve somuttan soyutlayarak yansıtır (ama somut varlık alanında genel, bireysel ve somutla ilişkilidir). Sanat, geneli, yaşamda olduğu haliyle yani bireysel ve somutla olan gerçek ilintisinde dile getirir. Başka bir deyişle, bilim yasaları, sanat tipik’i yansıtır. Bilimin bulduğu bir yasanın bir daha bulunmasının gerekmemesi bundan ötürüdür. Buna karşılık, tipik (örneğin şu ya da bu toplumsal tip), yaşamda birden fazla sayıda dile geldiği için, sanatta sürekli olarak yeniden yansıtılabilir.
İkinci olarak, bilimdeki bilmenin, nesneyi, kendinde nasılsa öyle; yani insandan ve bilinci ile iradesinden bağımsız olarak yansıttığını söylemeliyiz. Oysa sanat, kendinde gerçekliği değil, bu gerçeklik karşısındaki insan tavrını yansıtmaya yönelir ve bu tavrın da gerçekliğin özüne ilişkin özelliklerce belirlendiği doğrudur. Sanat, sadece doğanın yansıtılmasına yöneldiği zaman bile (natürmort, peyzaj, vb.) sanatçının dikkati insana çevrilmiştir. Levitan’ın Altın Güz, Van Gogh’un Arles’ın Bağları, Çaykovski’nin Mevsimler’i gibi sanat yapıtlarında doğal fenomenlerin insanda uyandırdığı duygular, izlenimler ve heyecanlar ağır basar. Doğanın cansız bir kopyası, sanat ürünü olarak değer taşımaz. Goethe, bütün ayrıntılarıyla resmedilmiş bir fino köpeğinin, kendisini, herhangi bir başka köpek kadar etkilediğini, ama bir sanat yapıtı olarak etkilemediğini söylemişti. Doğa ile ve öteki insanlarla ilişkisi içinde insanoğlu, insansal duygular, düşünceler ve heyecanlar dünyası, sanatın ağırlık noktasını oluşturur.
Üçüncü olarak, bilime karşıt olarak sanatın, gerçekliğin sadece estetik özelliklerinin bilgisini verdiğini belirtmeliyiz. Okyanusbilim uzmanı, fizik, kimya ve biyoloji bilgini; fizik ögeleri, kimyasal özellikleri, biyolojik bileşimi, vb., bakımından denizi eksiksiz olarak tanıtabilir bize. Ama denizin güzelliğini sadece sanat yansıtabilir.
Demek ki, sanatın özgül bir yansıtma nesnesi vardır ve bundan ötürü sanat, özgül bir yansıtma biçimiyle öteki etkinliklerden ayrılır. Sanat, gerçekliği sanatsal imgelerle yansıtır.
Sanatsal imge, bireyselin aracılığıyla özseli ve tipiği dile getirir. Başka bir deyişle, sanatsal imge, gerçekliğin tipik ve özsel yanlarının bireysel bir fenomen biçimi içinde yani somut duyusal biçim içinde genelleştirilmesidir. Ama sanat yaratışının hazır tipler bulmaya yönelmek ve bunları mekanik bir biçimde sanat ürününe aktarmak demek olmadığını unutmamalıyız. Tam tersine, sanat yaratışı, en genel ve özseli kapsayanın ve insanda tipik düşünceler, heyecanlar ve duygular yaratanın, gerçeklik içinden çekip çıkarılması demek olan bir süreçtir. Ama imgeler aracılığıyla gerçekleştirilen her yansı, sanat değildir. Şiir yazan ve resim yapan birçok insan vardır. Ama bunların hepsi sanat ürünü ortaya koymaz. Sanat, gerçekliği, basit imgelerle değil sanatsal imgelerle yansıtır; yani, gerçekliğin estetik bir yansımasıdır. Sanatta yansıtılan ne olursa olsun (iyilik ya da kötülük, Othello ya da yago), yansının kendisinin estetik olması gereklidir. Demek ki, sanattaki imgenin kendisi estetiktir, gerçekliğin estetik algılanışını dile getirir ve estetik duygular doğurur. Estetik bakımdan yansız [nötr] olan hiç bir şey sanatsal bir imgeye büründürülemez. Bundan ötürü, atom içinde elektronun, organizma içinde metabolizmanın hareketi ya da genel olarak bunların benzeri olan ve insan duygularını etkilemediği için estetik bir duygu yaratamayan bir fenomeni yansıtmak olanaksızdır.
Sanat ideolojiyle bir ve aynı şey sayılamaz ama ideolojiden de ayrı bir şey olarak görülemez. Sanat, ideolojiyle iki yönden ilintilidir. Önce belli bir toplumsal sistemin ögesi olması bakımından, belli bir toplumdaki sınıfların siyasal, hukukî, ahlaksal, estetik ve felsefî görüşlerinin taşıyıcısı olarak iş görür. İkinci olarak, sanat, öz doğası bakımından ideolojiktir. Gerçekten de, sanat, gerçekliği sadece yansıtmakla kalmaz, onu değerlendirir ve ona karşı benimsenen belli bir tavrı dile getirir. Bir sanatçının estetik imgeler dünyasının mantığı, her zaman, bir şeyi ileri sürer [olumlar] ya da inkâr eder; yani, şu ya da bu biçimde ve çoğunlukla farkında olmadan belli bir toplumsal idealden yana çıkar. Sanatçı farkında olsun ya da olmasın, kabul etsin ya da etmesin, her sanat ideolojiktir. “İdeolojik olmadıklarını” ileri süren sanatçı ya da yazarların, aslında belli görüşlerin taşıyıcıları olmaları bundan ötürüdür. Ayrıca, tarihsel deneyler, bugünkü koşullarda, “ideolojik olmayan” sanat eserinin, burjuva görüşlerinin yayılmasının bir biçimi olduğunu gösteriyor.
Sanat ile belli bir tarihsel oluşum ve bu oluşumun sınıfları arasındaki bağı gösteren ve köleci ve feodal toplumların sanatlarını, ya da komünist sanatı kapitalist sanattan ayırmayı sağlayan ve sanatın sınıfsal özelliğini ve yardımcı rolünü ortaya koyan şey, onun ideolojik niteliğidir. Sanatın gelişimi ancak komünist oluşumda serbestliğe kavuşur ve sanat, toplumun tüm üyelerinin yararına ancak bu oluşum içinde iş görür.
Ama sanatın ayırt edici özelliği, bilgi ve ideoloji ögelerinin estetik bir temele dayanmasıdır. Sanat, gerçek fenomenleri estetik özellikleri ve estetik yasalar uyarınca, estetik kategoriler aracılığıyla ve estetik ideale yönelik olarak yeniden üretir ve değerlendirir. Bu, sanatçılar, yaşamdaki fenomenleri ya güzel ya çirkin, ya trajik ya komik, ya yüce ya aşağılık olarak tasvir eder ve değerlendirirler demektir. Bir sanat ürününün, gerçekliğin özgül heyecanlar biçiminde değerlendirilmesi demek olan estetik duygular uyandırması bundan ötürüdür. Estetik heyecan, insanı hayranlığa, neşeye, acıya, kızgınlığa, aşka, nefrete, sevince, şefkate, üzüntüye yönelten somut şeyleri ve fenomenleri, insan etkinliğini ve sanat ürünlerini algılamasının bir biçimidir. Estetik heyecan doğaya, çalışmaya bir kimsenin kendi etkinliğinin ürünlerine, insana ilişkin olarak haz duygusunu doğurur. Ama estetik duygunun yoğrulmasında ve biçimlendirilmesinde en önemli rolü sanat oynar. Eşyayı, fenomenleri, her günkü durumları, insan davranışlarını seyrederken herkesin yaşadığı kaypak ve belli belirsiz duyguya açıklık kazandıran ve bu duyguyu tam anlamıyla dile getiren sanattır. Kendi gördüğümüz bir durumdan daha çok, bir kitapta dile getirilen benzer bir durumdan etkilenmemiz bundan ötürüdür. Sanatta, duyarlığımızı biçimlendirme ve heyecan bakımından etkileme gücü vardır. Marx şöyle diyor: “Sanat yapıtı... sanattan anlayan ve tat alan bir topluluk [püblik] yaratır.” 2
Böylece, tarih boyunca ve toplumsal-tarihsel temel ile bilimin ve sanatın gelişmesi temeli üzerinde, insan sadece çevresi konusunda bilgisini artırmakla kalmaz, duyularını ve heyecanlar dünyasını da geliştirip zenginleştirir. İnsanın heyecanlar dünyası [yapışı], gerçekliğin estetik özelliklerini gittikçe daha derinden kavramasını sağlar. İnsanın heyecan yapısının gelişimi, kültür gelişiminin tamamlayıcı bir parçasıdır.
Sömürücü sistemlerde, emekçi halk, sanatsal değerlerden çoğundan yoksundur. Aynı zamanda, modern emperyalist devletlerde tekelciler, güçlü kütle haberleşme araçlarıyla, geniş kütlelerin beğenisini bile bile körletirler. Ancak sosyalizmde, halk kütleleri sanat ürünleriyle ilişki kurabilirler ve bu, kütlelerin estetik duygularının gelişimine gittikçe daha büyük ölçüde yardımcı olur. Clara Zetkin’le yaptığı bir konuşmada Lenin, sosyalist sanatın görevlerini köklü bir biçimde açıklayarak şöyle demişti: “Sanat, halkın malıdır. Sanat, geniş emekçi halk yığınlarının derinlerine kök salmalıdır. Bu kütleler tarafından anlaşılabilmeli ve sevilmelidir. Bu kütlelerin duygularını, düşüncelerini ve iradelerini birleştirmeli ve onları yükseltmelidir. Onların içindeki sanatçıyı uyandırmalı ve geliştirmelidir” 3
Halkın kişiliğindeki sanatçıyı uyandırmak ve halkı geliştirmek görevi, kütlelerin estetik beğenisini geliştirme konusunda sanatın rolünü dile getiriyor.
Estetik, bilgisel ve ideolojik ögelerin birliği olarak sanat, insanları eğitmenin özgül ve güçlü bir aracıdır ve kendisiyle kolayca ilişki kurulabilir; somut ve görsel olduğu, için insanoğlu üzerinde çok büyük bir etki yapar. Sanat ideolojik, ahlaksal ve estetik eğitimin bir aracıdır. Her zaman ideolojik bir yük taşıdığı için sınıf mücadelesinde kullanılabilen güçlü bir silâhtır. İdeolojik içeriğine bağlı olarak iki yanlı bir rol (ilerici rol ve gerici rol) oynayabilir ve oynamaktadır. Halktan ve ilerlemeden yana sanat, toplumsal dönüşüm bakımından büyük önem taşır. Çağdaşlarının düşüncelerini ve duygularını derinden etkileyen sanat, köhneleşmiş kapitalist sistemin bertaraf edilmesinde ve komünist toplumun kurulmasında etkin bir rol oynar.
Dipnotlar:
1 Bu yazı Vladislav Kelle-Matvei Kovalson, Tarihsel Maddecilik Marksist Toplum Kuramının Ana Çizgileri, Çeviri: Ö.Ufuk, Öncü Kitabevi, 1978, kitabının sayfa 313-320’den alınmıştır.
2 Marx / Engels, Werke, Bd. 13, s. 624.
3 Lenin, Sanat ve Edebiyat Üzerine, Moskova, 1956, s. 520, (Rusça)