
Toplumda yapısal köklü değişim ortamının bir maddî yönü, bir de bunun manevî yansıması vardır. Anlaşılacağı üzere manevî yansıma teorik değerler toplamının yanı sıra, sanatsal ve kültürel alanları da içine alır. Maddî yön pratikle ilgili olarak değişimin kendisi, yaşamın işleyişidir. Üretimin ve paylaşımın, ona yön veren sınıfın istek ve ihtiyaçları doğrultusunda aldığı son biçimdir. Biri zihinsel alanla, diğeri doğrudan yaşam ve yaşam mücadelesiyle ilgilidir. İkisi bir bedenin iki ayağıdır ve birbirlerini tamamlayarak o bedenin ayakta durmasını sağlarlar. Karşılıklı birbirlerine katkı sağlarlar. Biri ötekini, öteki berikini geliştirir.
Bu noktada iş hayatı ve ekonomik yaşam yeni bir yapıya bürünür. Devrim öncesi tasarlananlar, devrim sonrası pratik olarak uygulanmaya konur. Eski üretim biçimi ve ilişkileri can çekişir duruma gelip, toplum ihtiyaçlarına cevap veremez olunca, toplumun bu durumuna toplumsal muhalif gücü, işçi sınıfı ve emekçi kitleler, yeniyi kurma mücadelesine girer. Eskinin yerine yeni yaşayacak duruma gelince de, eskiyi yıkıp yerine yeniyi geçirirler. Yaşamdaki bu köklü devrimci değişim ve dönüşüm gerçekleşmeden, ama yeninin gelmekte olduğu ufukta görününce, bunun manevî yansıması maddî yaşamla birlikte kendini hissettirmeye başlar. Siyasal, sanatsal, kültürel üstyapı altyapının yeni biçiminin nasıl olması gerektiğini çözmeye başlayınca, kendini ondan önce geliştirir, üstyapıda yerini almaya başlar. Dikkat edilirse devrimci sanat her zaman devrimden önce toplum bünyesinde yerini almıştır. Elbette devrimci ideoloji, devrimci siyaset, ilerici kültür buna dâhildir. Hemen değinelim. Sınıf mücadelesi ekonomik yaşamda kendini ne kadar hissettirirse, bu üstyapıda, yani düşünsel alanda da kendini o kadar hissettirir. Tekelci kapitalist egemen kesimin oluşturduğu üretim, mülkiyet ve paylaşım biçimine karşı mücadele, ideolojik, sanatsal, kültürel alanda da yerini alır. Eskinin yerine yeni orada da karşıtını saf dışı etmek için sahneye çıkar.
İşte bu ortamda devrim sanatı, sanat da devrimi güçlü bir biçimde etkiler, birbirine katkı sunar, birbirini tamamlar. Toplumun dinamik üretici güçler kesimi yüzlerce yıllık karanlık, baskı, zulüm ortamından kurtulmanın heyecan ve coşkusu ile çalkalanmaya başlar. Yaşamın işleyiş biçiminden insanlık adına rahatsızlık duyan bilim insanları, sanatçılar, aydınlar işçi sınıfı hareketi ve devrimci hareket ile birleşip, bütünleşirler. Sanatçılar eskinin ve yeni bir yaşama geçişin yalnızca aynası değil, sorunların, çözümün ve çözücü gücün de estetik açıdan ifade edicisi olurlar. Yaşamdaki küçük ilerleme ve değişimler, sanattaki küçük ilerleme ve değişimlere, yaşamdaki köklü değişimler, sanattaki köklü değişim ve büyük ilerlemelere neden olur. Görüldüğü üzere sanat ve yaşamın birbirini etkilemesinde hangisinin daha birincil olduğu sorusuna verilecek cevap, yaşamsal ilerleme ve sıçramaların daha önde olduğudur. Ama sanatın yaşamdaki gelişmelerin, değişim ve dönüşümlerin en büyük destekçisi olduğunu gözden kaçırmamak koşuluyla. Sanatı yaşam mücadelesinden kopararak yenilik ve yeni akım peşine takanlar, asla sanattaki yeniliğin öncüsü olamazlar. Gerçek sanatçı gelmekte olan yeni yaşamın heyecan ve coşkusu içinde olduğu için, aynı ruh hali ve somut görüntü, sanatının hem özünü hem biçimini oluşturur. İşte bu yeni yaşamın yeni sanatıdır. Buna dayalı olmayan yenilikler, uydurma yeniliklerdir. Başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun değişimden yana bütün dinamik güçlerinin ruhunu bu değişime ayak uyduran sanat belirler, ya da belirleyicilerin en önemlilerinden biri olur. Ruhu bu lezzetle yoğrulan insanın, bu lezzetin gösterdiği hedeften etkilenmemesi mümkün değildir. Tıpkı karanlıkta yolunu şaşıran insanın eline verilen bir güneştir o. Karanlıkta güneşe ihtiyacı olana güneş yol arkadaşı, onun yol göstericisi olacaktır.
İster yaşamı değiştirme, dönüştürme mücadelesi olsun, ister siyaset, sanat, bilim alanı olsun; bunlardan birini uğraş alanı olarak seçen kişi, seçtiği alan üzerinde diğerlerinin etkisinden kendini soyutlarsa başarılı olamaz. Tam başarının yanında yarım başarının hükmü yoktur. Yani bir alan ile diğer alanların bağlantılarını kuran ile kurmayanın kendi çalışma alanlarında aynı başarıyı göstermesi mümkün değildir. Sanatçının devrimci ideoloji ile yoğrulması, duygu yoğunluğunu nasıl en verimli duruma getiriyorsa, aynı ruh yoğunluğuyla yapılan sanat da devrimin dinamik güçlerine önemli katkılar sunar. Toplumun bilinçlenmesini hızlandırdığı gibi, insanın başka insana acı çektirmeyecek ruhsal yapı ve kişiliğe bürünmesini sağlar. İnsanı ve giderek toplumu olumlu yönde değiştirip dönüştürür. Tıpkı yaşamın olumlu yönde değişip dönüşmesi gibi. Gerçekçi sanat insandaki ve toplumdaki kabalığı, barbarlığı yontar. Onun için gerçekçi sanat faşizmin baş düşmanlarından biridir. Karşıt olarak faşizm de gerçekçi sanatın baş düşmanlarından biridir. Gerçekçi sanatla yoğrulan insan, sanattaki güzelliklerle ve ideoloji ile yoğrulan insandır. Gerçekçi sanattaki güzellik ve düşüncelerle yoğrulan insan genel olarak ne topluma, ne doğaya, ne insana, ne de başka canlılara zarar verir. Sınıflı toplumun uzlaşmaz çelişkilerinin ürettiği bütün çirkinliklerin insana verdiği zarara da ilgisiz ve duyarsız kalamaz. Gerçekçi sanat toplumsal gelişme ve ilerlemenin, toplumsal eğitimin başöğretmenlerinden biridir. Yani Yunus Emre’yi, Shakespeare’i, Goethe’yi, Gorki’yi, Nâzım’ı, Tolstoy’u okuyan, insan olarak onların tümü olur. Değişir, dönüşür, incelir, güzellik duygularıyla donanır ve çirkinlikle yan yana yaşayamaz, onunla mücadele etmek zorunda kalır.
Gerçekçi sanat birinci derecede eğlendirici, oyalayıcı, tat verici değil, eğitici, değiştirici ve dönüştürücüdür. Sanat yeni yaşama geçişin, yeni yaşamın ve yeni insanın oluşumunun olmazsa olmazıdır.
Sanatta devrim denince, sanattaki köklü değişim ve sanatın dışında, yaşamda gerçekleşen devrim ve devrimci durumların sanatlaştırılması, sanatçının kendine özgü sanatıyla onu şekillendirmesi, özlendirmesi akla gelir. Bu durum sanatın aldığı yeni bir biçimdir. Yaşam nasıl eski yaşamdan farklıysa, gerçekçi sanat da eski sanattan farklıdır. Feodal yaşamın statikleşmiş sanat biçimiyle, meselâ aruz ve hece ölçüsü sınırlanmışlığıyla insanın ve toplumun bütün alanlarını sarmalayan sosyalist devrim, sosyalist yaşam ve o duyarlık tam ifade edilemez. Ayrıca sömüren ve ezen sınıfa hizmet eden sömüren ve ezen sınıf sanatının yerini, sömürüyü ve bütün ezme ezilme ilişkilerini ortadan kaldıracak olan devrimci proletaryanın tüm insanlığa ve insanlığın kurtuluşuna hizmet eden gerçekçi sanatı alır. Yani eski biçimle yeni öz ifade edilemez. Yeni durum ve gelişme eski kalıplara, eski biçime sığmaz. O müthiş duygu yoğunluğu ve o gerçeklik için, yeni öz için, yeni bir biçim şarttır. Yaşamdaki her türlü gelişme ve değişim, sanattaki gelişme ve değişimi paraleline alır. Kendine denk düşen biçim ve içeriği yaratır. Toplumdaki gelişme aynı zamanda insan duygu ve düşüncelerindeki gelişme demektir. Toplumdaki gelişme, sanatta, duygu ve düşüncedeki gelişme iç içe olduğu için, birindeki gelişme ve değişim diğerlerini de kendi bünyesine uygun hale getirmek zorundadır ya da onlar da bu gelişmeye ayak uydurmak zorundadırlar. Yani yaşamda devrim, sanatta devrimin, sanatta devrim de yaşamda devrimin inşa edicisi olur.
Devrimci durumu daha önce yaşamış toplumların sanat ve kültürü devrimci duruma sonradan giren toplumların mücadelesine katkı ve deneyim sunar. Hataları azaltır. Devrimde sanatın yerini yeteri kadar önemsemeyen ve sanattan birazcık bile kopuk olan kadrolar ve kişiler, asla devrimin önderi olamazlar. Yanlış kararların ve buna bağlı olarak da büyük felaketlerin sebebi olurlar. Burada şu noktayı açmakda yarar var. Devrimci durumu daha önce yaşamış toplumların bu devrime denk düşen sanatını, o dönemindeki yaşam mücadelesinden kopararak, aynı zamanda kendi sanatını da kendi toplumundaki yaşam mücadelesinden kopararak o sanata öykünenlerin sanatı asla kalıcı olmaz. Bin sekiz yüzlü, bin dokuz yüzlü yılların Fransa sanatına öykünen “ikinci yeni” ve diğerleri buna açık örnektir. Toplumda ne Tanpınar’ın esamisi var ne Ahmet Haşim’in ne de “ikinci yeni”cilerin. Onlar genel olarak insanlık kültür ve sanatıyla yoğrularak yüzlerini kendi toplamlarının yaşam mücadelesine dönecekleri yerde, Fransa şiirine öykündüler. Şiiri bir ayağı üzerinde inşa etmeye çalıştılar, şiiri özünden, şiiri ruhundan kopardılar.
Her toplumsal yapının ve yaşamsal düzeyin kendine göreliği vardır. Sanat toplumun bu düzeyiyle uygunluk içindedir. Devrim sürecini yaşamış toplumlarda devrimci durumun aynası olan sanat ürünleri, devrimci duruma giren toplumların mücadelesine katkı sunar. Devrimci durumu yaşamış toplumların devrimci sanat ürünleri, devrimci duruma yeni giren toplumlarda, devrimin hangi aşamada olduğunun anlaşılmasını ve kendi toplumsal durumlarıyla kıyaslama yapılmasını sağlarlar. Bu kıyaslamadan yoksun olan bir kolektif önderlik doğru pratikler koyamaz. Bu durumda her devrimci kendi toplumundan başlayarak tüm zamanların sanatsal ve kültürel birikimi ile yoğrulmalıdır. Bu olanaktan kendini yoksun bırakmak, ya da bu alana yarım yamalak ilgi göstermek, yarım hekim olmaktır. Unutulmamalı ki yarım imam dinden yarım hekim candan edermiş.
Sanat eserlerinin ayrıntıları kaçırmadan belleğe kazıyıcılık özelliği, bilim eserlerine göre daha etkilidir. Bilim eserlerini incelerken kişi ayrıntıları kaçırabilir. Sanat eserleri kişiyi öylesine dikkatli duruma getirir, öylesine kendine bağlar ki, okuyucuya hiçbir ayrıntıyı kaçırma fırsatı vermez.
Bin dokuz yüz yetmişli yıllardı. Gençlik önderlerinden biri bir sohbet sırasında: “Teoride okuyoruz, araştırıyoruz, inceliyoruz, pratiğe indirgeyince tutmuyor,” demişti. Tutmayan, onların öncülüğündeki devrimci mücadeleye işçi sınıfının ve emekçi halkın yeteri düzeyde katılmaması ve devrimin gerçekleşmemesiydi. Elbette yoğun bir çaba vardı. Gazete çıkarma, dergi, broşür, bildiri, toplantı, yürüyüşler, sokak eylemleri vs. yoğun biçimde devam ediyordu. Ama işçi sınıfı ve emekçi halk devrim yapma mücadelesine beklenilen biçimde girmiyor, sonuca ulaşılamıyordu. O gence göre demek ki önderlik teorik olarak hata yapıyor, emekçi halkı devrim yapmaya götürecek olan şey bulunamıyordu. Önderlik teoriyi sınıflar savaşımının ihtiyaçlarından ve içerisinden doğru oluştursa ve uygulasa, pratiğin ihtiyaçlarına cevap verebilecek, pratiğin önünü açabilecek bir kılavuz olarak üretilirse, pratik olarak sonuca ulaşılırdı/pratikte karşılığını bulurdu. Bir musibet bin dokuz yüz seksenlerde bu döngünün anlaşılmasını sağladı. Eksiklik ve değerlendirme yanlışı daha iyi anlaşıldı.
Kendi toplumundan başlayarak bütün toplumların ve bütün zamanların sanat eserleriyle yoğrulmayan önderlik, yaşamı değiştirme mücadelesinde ve verdiği kararlarda ustalaşamaz, başarılı olamaz. Sanatın katkısından yoksun olan toplum, kişi ve önderlikler, sanatın katkısından yoksun olmayan toplum, kişi ve önderlikler karşısında geri düşmekten kurtulamazlar. Zola ve Germinal, Tolstoy ve Diriliş örneklemeye uygun iki eser ve sanatçılar. Bu iki eser de devrim öncesi yoksul köylülüğün ve işçilerin içinde bulundukları durumu, karşıt güçlerdeki çürümüşlüğü gerçekçi açıdan sergileyen eserler. Daha da önemlisi sınıflar arası çelişkinin derecesini veren eserler. Sınıflar arası çelişkinin derecesini ölçme konusunda insanı ustalaştıran eserler yani. Kendi toplumundaki devrimci koşullarla, o eserlerin geçtiği toplamdaki koşulları kıyaslayarak, doğru pratikler uygulama konusunda insanın ufkunu genişleten eserler aynı zamanda. Çelişkinin hangi derecesinde emekçiler hangi tavrı koyarlar? Bunu belirleme açısından işçi sınıfına ve aynı zamanda işçi sınıfının önderliğine deneyim kazandıran, geçmiş mücadele yaşantılarının günümüze ışık tutan aynaları. Silahlar işçi eylemlerinde işçilerin üzerine çevrilmiş. Öndekiler vurulup düşüyor. Arkadan gelenler arkadaşlarının cesetleri üzerinden aşarak, silahların üzerine yürüyorlar. Hapishaneler dolup taşıyor, ya da insanlar oralarda kırılıyorlar. Yaşam urbası öylesine sıkıyor ki bedeni, o urbayı çıkarıp atmak, bütün baskı ve şiddete rağmen zorunluluk haline gelmiş. İnsanlık bir yerden bir yere doğru gidiyor ve siz o eseri okurken bu yaşam mümkün değil böyle gitmez diyorsunuz. İşte o anda dönüp kendi toplum yaşamınıza bakıyorsunuz. Yoksul köylülüğün ayakları, çarıkları içerisinde rahat. İşçi pazara gidebiliyor, yumurtasını, soğanını patatesini, ıspanağını, bulgurunu, patatesini alabiliyor. Böyle yaşamaya devam mı, yoksa bu yaşamı riske atarak daha iyi bir yaşam için yaşamı köklü bir biçimde değiştirme mücadelesi mi? Anlıyorsunuz. O şimdilik var olan yaşamı tercih edecek, elindeki yaşamı riske atmayacak. O zaman usta önderlik o koşullarda ne yapılması gerekirse onun mücadelesini getiriyor önlerine. O koşullarda başarılmayacak, o mücadeleye girilmeyecek olanı değil. İşte bu ustalığı sanat eseri kazandırıyor okuyucuya.
Bugün işçilerin sendikal örgütlenme mücadelesinde bile, sendikacıyı görünce ondan ürkmelerinin nedenleri arasında, benim asgari ücretimi tehlikeye atma anlayışının payı yok diyebilir miyiz? O işçinin ruhuna inememenin payı yok diyebilir miyiz?
Çelişkinin insan etindeki ve ruhundaki keskinlik derecesi, ihtiyaç haline gelenin de mücadeleye girme açısından belirleyicisi oluyor. Bir havuz düşünelim. Havuzun dışında yılanlar, çıyanlar, kaplanlar var. Havuzdaki su durmadan ısınıyor ve siz o havuzda o suyun içinde yaşıyorsunuz. Havuzdaki suyun sıcaklık derecesi otuz iken dışarı çıkmayı göze alamıyorsunuz, almıyorsunuz. Havuzdan çıkmak için önderlik ne yaparsa yapsın, havuzda yaşayan, bu yaşamı riske atmıyor. Tercihini havuzda yaşamaktan yana kullanıyor ama su ısınmaya devam ediyor. Önderlik de suyun ısındığı dereceye göre mücadele yöntemleri uyguluyor. Varsa havuza bir parça buz koyulmasını, ateşin odununun kısılmasını sağlıyor vs. Tüm çabalara karşın suyun sıcaklık derecesi süreç, mücadele ve mücadele deneyimleri içinde elli dereceye çıkıyor. Artık bu sıcaklıkta havuzda yaşamak mümkün değildir. Havuzda yaşayanlar güçlerini birleştirerek dışarıdaki riski göze alıp, havuzdan çıkmak zorundadırlar. Bu riski göze almak zorunluluk haline gelmiştir. Okuduğunuz eserden başınızı kaldırıp bin dokuz yüz yetmişlerin Türkiye toplumuna bir bakın. O toplum o havuzdan çıkıp dışarıdaki tehlikeyi göze alır mıydı? O zaman o üniversite gencinin teoride tutmuyor dediği şeyi yeteri kadar sanat ürünleriyle içli dışlı olsaydı, kendisi de anlardı ve geçmişteki yanlışlar ve sebep olduğu acılar o boyutlarda olmazdı.
Yaşamı değiştirme ve dönüştürme mücadelesi için bilim eserlerini okumak, araştırmak ne kadar önemli ise, mücadelenin öbür ayağı olarak gerçekçi sanat eserlerini okumak da bu yüzden o kadar önemlidir. Yani sanat eseri çelişkinin derecesini ölçme açısından okuyucuya ustalık kazandırır. Çünkü bu çelişkiyi ölçmenin aleti yoktur. Suyun kaynama ve donma noktasında bir derece ne kadar önemliyse, çelişkinin derecesini bilmek de toplumsal mücadele açısından o derece önemlidir. Gerçekçi sanat ve bilim ikilisiyle yoğrulan beyin, usta beyindir. Ne zaman neyin yapılıp, neyin yapılmayacağı ve buna uygun pratikler konusunda yanılmayan beyindir. O beyin o anda yapılamayacak şeyin, o anda yapılacak yanılgısına düşmeyen beyindir. Çünkü yüz derece içinde, derecenin nerede olduğunu bir derece bile yanılmadan görme ustalığına ulaşmıştır. Toplumun hangi derecede hangi eylem riskini göze aldığını bilir ve o koşullara uygun düşen pratiklere önderlik eder. “Dün erkendi, yarın geç, ille bugün,” dedirten zamanı ve çelişkinin durumunu böylesine ustalıkla ölçebilmenin altında Tolstoy, Çernişevski, Gorki gibi yazarların eserlerinin olduğunu kimse görmezden gelemez.
İnsanlık nice kültür birikiminin üzerinde yücelmektedir. O kültür birikiminin üzerinde duran, üzerinde durduğu birikimi yeterince kavramazsa, o birikimin üzerine yeni tuğlalar koyamaz. Şimdi iki sanat eserinin başka açıdan katkıları geldi aklıma. Nazım Hikmet’in İvan İvanoviç Var mıydı? Yok muydu? adlı eseri kasıtlı olarak yanlış yorumlanıyor. Gerçek şu ki, ömrünü insanın insanı sömürmediği ve ezmediği bir yaşama adamış bir şairin, böyle bir yaşam elde edildikten sonra, toplum içinde geriye dönüşün adımlarını gördükçe, yazarı olarak üzülen ve bu duruma ışık tutan bir eser bu. Yeni bir yaşam kuran işçi sınıfına bu ortam içerisinde geriye dönüşün sinsi biçimde gelişmesini göstermeye çalışan eseri Nâzım ellili yılların ortalarında tamamlamış. Sosyalist Sovyetler Birliği’nde geriye dönüşü gören, sosyalist devrimi gerçekleştirecek olan toplumlara da tehlike karşısında aşı görevi görecek olan bir eser yani. İvan İvanoviç göreve başladığında dürüst bir bürokrat. Bürokratlığın verdiği toplumsal olanakları giderek kendi olanaklarına çevirme hastalığı demek daha doğru. Sosyalizm için olumlu bir insanın bile, masa başının hem maddî hem manevî olanakları karşısında o yeni yaşamı çürütmenin nasıl önemli bir mikrobu olabileceğinin ipuçlarını yaşamdan alarak veriyor Nâzım. Devrimi gerçekleştiren, sosyalizmi kuran ve inşa etmeye çalışan sınıfın siyasal uyanıklığı ve eğitici özelliği o masa başına ulaşmazsa, oradan başlayan çürümenin, toplumu da nasıl çürütmeye başlayacağının aynası. Bir vücudun bir hastalığa karşı uyanık olmasının etkileyici uyaranı. Küçümsenir bir katkı mı? İvan İvanoviç aslında bir hastalık. Toplumsal denetimin kişilere bulaşacak böyle bir mikroba karşı önemini gözler önüne seriyor. Sosyalist yaşamda sorunların çözümünde yukarıdan verilen emirlerin ve çabanın yanında, tabandaki insanı etkili, becerili ve gelişkin kılmanın gereklerini hissettiriyor okuyana.
Aynı olgu Gladkov’un Fabrika adlı eserinde de ciddî biçimde işlenmiş. Bin dokuz yüz yirmili yıllardaki Badin’in bin dokuz yüz altmışlarda nasıl İvan İvanoviç’e dönüştüğünü anlamamızı sağlıyor. Anlamamızdan öte, sosyalist yaşamın tarlasında, tarlanın nasıl asalak otlarla bozulmaya başladığını sergiliyor. Devrimin en ateşli anında bile, devrim ağası olma hastalığının, çıkarcılığı bünyesinde hastalık haline yeniden getirecek olanların bu hastalığa yakalanmaları, hazırlıksız yakalıyor sosyalizmi. Seçilenin, seçildikten sonra içine düşen kurt karşısında, hem kendisinin, hem de toplumun önlemsiz olmaması gerektiğini koyuyor önümüze.
Evet, bunca kültür birikimine sahip insanlık-işçi sınıfı ve emekçiler elbette bu mirastan yararlanarak yeryüzünden sömürüyü, bütün ezme ezilme ilişkilerini, gerici üretim, çıkarcı paylaşım düzenini kaldıracaktır. Bunca gerçekçi sanat eseri, bilimsel çalışmalar, kültür birikimi boşuna olmamış olacaktır. Yeter ki ne zaman, hangi araçlarla, ne yapılacağının ustalığına erişilmiş olunsun.
Elbette yeni bir yaşam için gerçekçi sanat, gerçekçi sanat için yeni bir yaşamın kapsamı bu değindiklerimle sınırlı değil. Gerçekçi sanatın önemini ivedilikle önemli bulduğum bu kesitiyle irdelemeye çalıştım. Kendisini ilerici diye değerlendiren ve bu uğurda çaba gösteren pek çok insanın sanata ilgisiz baktığını, önemini kavramadığını, en azından izlediğim etkinliklerden biliyorum. Gerçekçi sanattan kopuk insanın ve insanlığın kabalıktan, barbarlıktan kurtulamayacağı açık, görünen bir gerçeklik. Ayrıca devrimde gerçekçi sanatın önemi ve devrime katkısı yine bunlarla sınırlı değil. İnsanı, giderek toplumu değiştirme, dönüştürme, etkin kılma, bilinçlendirme, örgütlenmesine, sınıfıyla bütünleşmesine katkı, kendine güven, yardımlaşma, dayanışma, çağın insanı olma, gerçekçi sanat olmadan olmayacak değerler toplamı.