Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Tartışma Yöntemi Üzerine I
Babür Pınar

1.

Burjuva basın organlarında köşe kapmış birçok yazar birbiriyle didişiyor. Birçok televizyon kanalında, tartışma programı adı altında, çok kafadan çıkan tek sesle, zapt-ı rap yöneticilerin idaresinde içler acısı didişmeleri izleyenler,  “tartışmadan” uzaklaşıyor. Baba ve anne çocukla; öğretmen öğrenciyle; komşu komşuyla; kadın erkekle; sanatçı sanatçıyla ve siyasetçi siyasetçiyle didişiyor. Didişmek, tartışmak demek değildir.  Düşüncesini ifade etme olanakları elinden alınan bir topluluğun, düşünsel yetileri körelir ve bu toplumda, bireylerin, düşünsel varsıllık gerektiren tartışma eylemini sürdürebilmesi olanaksızlaşır. Bireyin, kendini düşünsel olarak ifade etmesinin yasaklandığı, dolayısıyla tartışmanın olmadığı bir toplumsal zeminde, özgün felsefeciler de var olamaz. Ülkemizde düşünsel kurgulamada teorik aktarmacılığın egemen olmasında, uzun bir yasaklar tarihine sahip olmamızın rolü büyük oldu. Doğru bir tartışma, insanı yıpratmak ve yok etmek için değil; kendini ve ötekini geliştirmek, onarmak için yapılmalıdır; ya yoksa insanın yok etmeye kesin karar verdiği bir insanla, grupla tartışması anlamsız bir çabadır. İnsan, yok etmek istemediği, birlikte yaşamak istediği insanla ve grupla tartışarak, bilgi edinmenin bereketiyle bilincini geliştirir.

Bir tartışmada, tartışma eyleminin amacına ilişkin yarar sağlayıcı, geliştirici sonuçlara ulaşmak; öncelikle, tartışmanın, somut olgular zemininde yürütülmesine bağlıdır. Bir sorunun kavranması için gerekli ilk koşul budur. Somut olguların kavranmasında izlenilen yolu ve yöntemi de hesaba katmak kaydıyla; yaşanılan sorunu kavramak ve sürecin verimli olmasını sağlamak; fikirlerin somut olgulardan koparılmaksızın, tartışmanın unsuru olmasını sağlamaya sıkı sıkıya bağlıdır. Düşünsel olarak “mutlak doğrular” ön kabulü üzerinden yapılan atışmanın sonucunda, bireylerin savı ‘kendisi için doğru’ olarak kalacaktır. Örneğin, meleklerin varlığı ön kabulüyle, meleklerin kanatlarının olup olmadığı üzerine yapılan bir atışma sonucunda, bireylerin kendi savlarının, kendi “doğrularının” aktarması olarak kalması kaçınılmazdır. Kuşkusuz bu atışma, sonucu itibarıyla, geliştirici olamaz ve atışma eylemi, insanın kendi bilincine karşı oynadığı bir oyun olarak, bilgi edinme sürecinde yerini korur. Gerçek anlamda bireyleri ve toplumları geliştirici tartışma için; öncelikle, salt düşünsel eylem sonucunda edinilmiş,  “mutlak” kabulü yadsımak gerekir. Mutlak doğrular ön kabulü, tartışma eyleminde bilimsel yöntemi dışlar. Dolayısıyla tartışma sonucunda nesnel gerçeğe ulaşmanın önü tıkanır. Diğer yandan, sanal olan bilginin soyutlanması ile ulaşılmış önermelere ilişkin bir tartışmanın da verimsiz olması kaçınılmazdır. Sanal olanın varlığı ve yokluğunun bilimsel ispatı olanaksız olduğu anlamda, yalnızca adsal olarak var olan bir şeyin varlığı ve yokluğu üzerine sürdürülen atışma; farklı dil kullanan iki insanın karşılıklı sohbet etmesine benzer ve bu atışmanın verimli olmasını beklemek boştur. Kuramların toplumsal kökleri, ortaya çıkış koşulları, toplulukları etkileme nedenleri irdelenmeli,  açıklanmalı ve bu siyasî, iktisadî ve sanatsal kuramların, ideolojik unsurlar olarak, egemen sınıflarla ilişkisi somut verilerle ortaya konulmalıdır. Bilgi aktarım eylemi, söz konusu kuramların savunucuları ile tartışmaya girilmeksizin yapılabilir. Ancak, sanal olana ilişkin fikrin yeniden soyutlanması ile ulaşılan savları reddetmek, bu savların sahipleri ile tartışmanın boş olduğunu kabul etmek; bizi, onların savunduğu fikirlerin yasaklanmasına onay vermek sonucuna götürmemelidir. Gerçeğin sert yüzüyle karşılaşmasıyla, bu savların sahiplerinin, savlarından vazgeçme noktasına ulaşacaklarını bilmek gereklidir.

2.

Toplumsal yaşamdan koparılmış kavramlarla sürdürülen bir atışmada; her iki tarafında “kendi haklılığını” iddia edebilmesi mümkün oldu. Bu nedenledir ki, sürdürülen atışma; tarafların sırtını yasladığı, felsefî önermeler, fetiş yargılar, dinsel yorumlar ve ideolojik kavramların, toplumsal yaşamın izlediği gelişme seyrinden uzakta, beyin jimnastiğine dayalı, dokunulmaz ideolojik yapılar olarak varlığını sürdürmesine katkı sağladı.

Teorik tartışma somut veriler üzerinden yürütülmelidir. Ya da Marksistler bir tartışmayı böyle yürütmelidir. Diyalektik materyalist yöntem, toplumsal ilişkilerin getirip önümüze koyduğu sorunların çözümünde, somut, toplumsal ilişkiler ve veriler zeminine basarak tartışmayı öngörür. Eleştiri, somut bir olgunun karşısına, somut olgularla çıkarak karşı tez ileri sürmek eylemidir. Toplumsal ilişkiler ve maddî olguların değişimi ve sonuçları hakkında ileri sürülen görüşlerin doğruluğunun test edileceği yer; denetleyen ve yargılayan toplumsal yaşam ve maddî olgular ortamıdır. Bu bilimsel test yöntemidir. Toplumsal yaşam ilişkilerinden koparılmış, sanal öngörülerin ifadesi olan kavramlarla sürdürülen bir atışmada, iki tarafında “kendi haklılığını” iddia edebilmesi, kendi “soyut tasarımlar” sistemine dayanarak, mümkün olur. Soyut kavramlar ve teorik şemalarla sürdürülen bir atışmada, bazen yüzyıllar geçse de didişen taraflardan hangisinin doğru söylediği, toplumsal bellek tarafından belirlenemez. İki tarafça da kabul gören “tek”, “ortak” denetleyici ve yargılayıcı yoktur. İşin başında gerçekleşen ideolojik kopuş, sonuca ilişkin teoride de kopuşun habercisidir. Tarafların ulaştığı sonuçları, test edecek toplumsal aklın tekil olmaması nedeniyle, herkesin, “kendine özel” teorisini kabul ettirme eylemi olan bu atışma uzar gider. Bu nedenledir ki, insanlık tarihi boyunca, kavramlarla ve soyut şemalarla sürdürülen didişme bitmedi; bir dönem için uykuya daldı ve toplumsal yaşam ilişkilerinin izlediği gelişme seyrinden uzakta, beyin jimnastiğine dayalı, felsefî önermeler, dinsel yorumlar, “dokunulmaz” ideolojik yapılar olarak varlığını sürdürdükçe, bu atışma her “yeni dönemde” yeniden başladı. Atışma eylemi, her defasında,  taraflara geçici bir haz, basit bir doygunluk, rahatlık, teselli verdi; ama o kadar. Gerçek bir toplumsal altüst oluşun, bir devrim selinin önünde tüm bu kavram ve sistemler yerle bir oldu;  felsefe çöplüğündeki yerini aldı.

Kapitalist bir toplumda, toplumsal yaşamın sonucu gerçekleşen, sınıflar mücadelesinin, getirip önümüze koyduğu zenginliğin ifadesinden başka bir şey olmayan maddî ve entelektüel olguları; kulaktan dolma bilgiyle, önsel şemalarla, teorik lafızlarla açıklayan ve bu yolla kurgulanan önermelerle yönünü bulmaya çalışan insan, yaşamın zenginliğini, çeperlerini zorlayarak normatif formüller içerisine sığdırdı.  Bu eylemini, bilimsel teori yapmak sanan bireyin, yöntem açısından, idealizm cephesinde kılıç sallayan bir softadan farkı kalmadı.

3.

Bir sorunu, eylemine ilişkin bir veri, yaşamının içselleştirilmiş bir durumu olarak algılamayanların, dolayısıyla sorunu gerçek anlamda kavramayanların, o sorun üzerine tartışması iki biçimde sonuçlanır. Bir dile tam anlamıyla vakıf olmayan birey, o dili kullanarak meramını ifadede güçlük çekeceği için sığlaşır. Tartışmak istediği/tartıştığı soruna tam egemen olamayan birey, kaçınılmaz olarak teorik lafızlara, şemalara, sloganlara, genel geçer kavramlara sığınır. Bu dışa vurum tarzı, tartışmanın karşı tarafına olduğu kadar, tartışmayı izleyenlere de zarar verir. Çoğunlukla, okuyucu/dinleyici bu anlatım biçiminin etkisine girerek şematikliğe kayar. Ya da birey, anlatıcının söylediklerine karşı çıkar ve kendi tezlerini ileri sürerek tartışmanın bir tarafı olur. Böyle bir durumda karşı tez ileri süren birey için tehlike; onun da anlatıcının tartışma yönteminin etkisi altına girerek, kavramlar sisteminin içerisinde hapsolmasıdır. Bu durumda tartışmanın “kavramları çatıştırma” biçiminde sürdürülmesi kaçınılmaz gerçekleşir. Tartışmacı, konuya egemen değilse; yani tartışmacı sorunu kavramamış ise ve yöntemi bilimsel değilse, bu tartışmanın sağırlar diyalogu biçiminde olması kaçınılmazdır. Tarafların, “kendi -ya da dâhil olduğu grubun- özel kavramlarıyla” ve bu kavramlarla gölgelenen eksik bilgiyle atışmayı sürdürmeleri, birbirlerini anlamamalarına neden olur. Böylesi bir diyalogu başlatan sanatçı, felsefeci ya da siyasetçi, atışma süreci sonunda, “siz beni anlamıyorsunuz” diyerek platformu terk eder. Kuşkusuz, düşünsel dünyasında, sorunların analizini kurgusal şemalarla yapan bir bireyin; yaşamın karmaşıklığının, bu şemalar, önsel bilgi ve lafızlarla açıklanabildiğine, konuyu basite indirgeyerek kavranılabilirliğini sağladığına inancı o kadar tamdır ki; karşısındaki birey, ileri sürdüğü savlara hâlâ itiraz ediyorsa, ona, ötekinin anlama yeteneğinden kuşku duymaktan başka yol kalmaz. İşin ilginç yanı, bu sağırlar diyalogunu sürdüren “karşı” taraf da aynı kanıyı taşır. Taraflardan hiçbiri, kendisinin sorunu kavraması için gereken bilgi ve bilinç donanımına sahip olmadığından, nesnel dünyayı anlama/algılama yönteminin ve bu yöntemi benimsemesinde etkin rolü olan ideolojik unsurların yanlışlığından söz etmez, kendi entelektüel niteliğinden kuşku duymaz. Ya da ötekinin sorunu kavramamasında ve aktardıklarını anlamamasında ve atışmanın çıkmaza girmesinde, kendi kullandığı “dil”in olumsuz rolünü irdelemez/irdeleyemez.

Atışmanın, önsel kavramlara ve teorik şemalara dayandırılarak sürdürülmesi gevezeliktir. Gevezelik; bilgi edinme ve kavrama sürecine giren bireyi, etkisi altına alabilecek en büyük handikaptan biridir. Kulaktan dolma bilgiyle, beyin jimnastiği yaparak ulaşılan öngörünün, bireyin ve bireyin dâhil olduğu grubun entelektüel gelişmesine katkısı olamaz. Aksine bu yöntemle ulaşılan sonuçlar, içerisine girmemiz gereken pratik sorunları ele almamızı ve çözümlememizi ertelediği oranda zararlıdır da. Teorik çözümlemelerin pratiği aydınlatması ve bireylerin eylemini varsıl kılarak ilerletmesi; ancak, tartışmanın somut veriler, gerçek fenomenler üzerinden yürütülmesi ile sağlanabilir. Bu ise somut olguların tam ve gerçekçi eleştirel araştırılmasına, incelenmesine dayalı bir ön eyleme bağlıdır. Bu faaliyet olmazsa, tartışmanın yüzeysel sürdürülmesi ve kısırlaşması kaçınılmazdır. Tartışmayı, somut verilerden kopararak, siyasî, kültürel, felsefî ve dinsel argümanla yürüten bireyler, giderek idealizme kayar. Unutmamak gerekir ki insan, her dönemde,  zor sorunların çözümünde acze düştüğü noktada, kendisine sanal dayanaklar aramış, basit formüllere ve kolaycılığa kaçışı seçmiştir ve o zaman daha önce oluşturulmuş kavramlara ve şemalara sığınmıştır. Soyutlama eyleminde her basite indirgeme, aynı zamanda, sorunun gerçekliğinden/özünden uzaklaşmanın da zeminini yaratır. Teorik kurgularla sorunlara yaklaşmak; toplumdaki tüm gelişmelerin kaynağı olan maddî ilişkilerden, (üretim ilişkilerinden) dolayısıyla toplumsal ilişkilerin ve çatışmaların o anki durumuna denk düşen pratikten de kopmak anlamına gelir.

4.

Bir sorunu gerçek anlamda kavramayanların, sorun üzerine tartışmalarının ikinci bir gerçekliği var. Sorunu tartışmaya açan birey, sorunu tam kavramadığını bilir. Ancak sorunu kavramak için tartışmanın da gerekirliğinin farkındadır. Bu nedenle o sorunu konu edinen tartışmayı açar. Bu durumda birey, kendisiyle hesaplaşmak, soyut olarak biçimlendiremediği durumu “dış” etmeni de katarak, çözümlemek, dolayısıyla düşünsel varlığını geliştirmek ister. Burada birey yalnızca bildiklerini aktaran değil, aynı zamanda aktarılan ve öğrenendir. Bu durumda, ötekinin, soruna tam egemen olması gereklidir. Aksi halde tartışmanın, yine kısır döngüye varması kaçınılmazdır. Tartışmayı başlatan taraf, tartışmaya, geliştirici “dış” etmen olarak ötekinin katılmasını da istiyorsa; onun da, soruna vakıf olacak kadar bilgi sahibi olmasına dikkat etmelidir. Aksi halde, tartışmanın; önyargılı, şemacı birey ve gruplarla sürdürülmesi durumunda, tartışmadan umulan, istenilen verimin alınması olanaksızlaşır. Birey, karşısındaki birey ve grubun soruna ilişkin entelektüel yeterliliği konusunda titiz davranmamışsa, sonuçta, gerçekleşen konuşma eylemi, zaman ve enerji kaybına yol açar. Genellikle bir soruna ilişkin savını, tartışarak geliştirmek isteyen bireyin, “savının geliştirilmeğe muhtaç olduğuna inancı”, ötekine taviz vermesini beraberinde getirir. Öteki de, entelektüel zayıflığı nedeniyle, bu zaafı kendi lehine kullanır. Bu durumda, tartışmanın, atışmaya dönüşerek boğucu bir hal alması gerçekleşir.

Bireyin ya da grupların önsel şemalarla ve genel kavramlarla atışmayı sürdürmesinin bireyi geliştiremediği işin bir yanı. Ancak bireyin bu önsel şemalara ve genel kavramlara neden sarıldığının açıklanması önem kazanıyor. Bireyin entelektüel düzeyi, onun toplumsal sorunlara yaklaşımında, çok yönlü davranıp davranamayacağını belirler.  İnsanlar, genellikle, açıklamaya güçlerinin yetmediği konularda, şemalara dayanma gereksinimi duyarlar ve bu gereksinim, onları;  sanal zemine oturan kavramlarla yaşamı açıklayan idealizm âlemine iter. Bu durumu aşmak bilimsel cesareti gerektirir. Bilimsel cesaret, kör cesaretten farklıdır. Bilimsel cesaret sahibi olmak, bir işi çözmeye nereden başlayacağını da bilmek demektir.  Bilimsel cesaret, önümüze çıkan sorunu, tüm yönleriyle algılamak, anlamak, kavramak, dolayısıyla da somut durumdan kopmaksızın çözümleme eyleminin zorluklarını aşabilmek gücüdür. Kör cesaret ise, somut durumdan uzak, ezber edilmiş fikir ve dışsal yaklaşımlarla, sorunu nedenleri ile birlikte kavramadan çözülebileceğine ‘imanla’ yürüyenlerin sahip olduğu cesarettir. Kör cesaretin başarısı tesadüfîdir ve bu anlamda geçicidir. Kör cesaret sahibi bireylerin, değişen koşulları göz önüne alarak, taktik değiştirmesi mümkün değildir. Onların bildikleri ve ısrarla üzerinde yürüdükleri “bir” yol vardır ve tüm sorunların çözümü için o “tek” yolu kullanırlar.

Kör cesaret; insan bilincinin, kendiliğindenci edinimle sahip olduğu bir vasıftır. Bilimsel cesaret ise; insanın iradi eylemine doğrudan bağlı varsıllaşan bilincine ilişkin bir vasıftır. Denilebilir ki, diyalektik materyalist yöntemi içselleştirmek ve uygulamada kullanmak,  bilimsel cesarete sahip olmayı gerektirir.  Bilimsel cesarete sahip olmayan birey ve grupların, yaşam savaşımında, sınırları belli bir dönem içerisinde etkin rol almaları gerçekleşse de; siyasî, ideolojik sonları açıktır; boyun eğme ve sefalet.

5.

Her yeni dönem, o döneme özgü koşulların dayattığı ve dönemin niteliğinin asıl belirleyicisi olan koşullara uygun faaliyet ve ilişki biçiminin sürdürülmesiyle ifadelendirildi. Sürecin gerisinde kalmak, tam da bu noktada, yeni koşullara uygun faaliyet ve ilişki biçimine ulaşamamak demektir. Burada faaliyet ve ilişki biçimi yalnızca pratik değil aynı zamanda teoriktir. Genellikle de, toplumsal yaşamın tüm alanlarında gerçekleşen, yeni döneme ilişkin sorunların teorik platformda ortaya konulması sırasında, çelişkilere ve açmazlara düşülmesi, faaliyet ve ilişki biçiminin teorik düzlemde hallinin önem kazanmasına yol açar. Küçükburjuva radikal sosyalist bireylerin bilincinde hayat bulan; teoriyi önemsememe ve politika dışı toplumsal disiplinleri (sanat, edebiyat, felsefe, etik) küçümseme tavrı; devrimci sosyalistler arasında da yaygın bir önyargıya dönüştü ve bunun acısı da çok üst boyutta ve sürekli bir sancıyla çekildi. İpin ucunu kaçırmadan, teorik öngörülerin; nesnel durumun izahı ve toplumsal gelişme seyrinin kavranmasının aracı olduğu gerçeğinden uzaklaşma tehlikesine karşı da göğüs gererek, teorinin önemsenmesi zorunludur. “Bir kumaşı kesmeden önce yedi kere ölçmek gerekir” (İngiliz atasözü). Siyasal ve sanatsal yaratı eyleminde, hataların en aza indirilmesi için, olabildiğince fazla ölçüde toplumsal koşulları algılama, kavrama ve denetleme eylemlerini içeren ön pratik, uğranması gerekli bir aşamadır. Bu ön pratik teorik faaliyettir. Teorik faaliyet, kolektif yaratıcılığa dayalı ve geliştirici biçimde yapılmalıdır. Kolektif faaliyetin biçimi ise, işçi sınıfının kölelik zincirlerini parçalaması süreci içerisinde, (toplumsal ilişkinin, iktisadî siyasî, sanatsal, felsefî vb. her alanında) yer alan bireyler arasında gerçekleşecek, bilgi edinme, bilgi aktarma ve tartışma ile tanımlanabilir.

Bilgi aktarma eyleminde bulunan bireyler arasında tartışmanın gerçekleşmesi, kaçınılmazdır. Kuşkusuz, tartışmanın bilgi aktarım sürecinde verimli kılınması, doğrudan tartışmanın nasıl yapılacağına bağlıdır. Bu nedenle tartışmada izlenecek yöntemin belirlenmesi de ön koşuldur.

6.

Tartışma; toplumsal bir varlık olarak bireylerin, bir sorun hakkındaki düşüncesini dışa vurma, dolayısıyla kendi zihinsel ve maddî var oluşunu ifade ediş sürecinde, öteki ile karşı karşıya gelme pratiğidir. Denilebilir ki, tartışma; bireylerin birbirlerini düşünsel yoklama, irdeleme eylemidir. Bireyin, bir sorun hakkında düşünsel olarak kendisini ifade etmesinin kaçınılmaz olması kadar, bireylerin dışavurumlarının farklılığı nedeniyle, aralarında bir tartışmanın gerçekleşmesi de normaldir. Bireyin düşünsel dışavurum farklılığı, kendisinin yaşam biçimine ve ideolojik yüklenimine doğrudan bağlıdır.  Bir sorunun var olduğu yerde, olması kaçınılmaz tartışmanın engellemesi, bireyin, kendini düşünsel alanda ifade etmesini de engeller. İnsanın toplumsal bir varlık olması itibarıyla; aynı eylem alanı içerisinde konuşlanmanın zorunlu sonucu, öteki insana ilişkin her pratiği, şu ve ya bu şekilde ama mutlaka, kendi varlığına karşı bir pratik olarak da gerçekleşti. Ötekinin, dışavurum eylemini gerçekleştirmesine ket vurarak, daha eğilim aşamasında iken, onun fiziki ve düşünsel dünyasına hapsolmasına neden olan bireyin pratiği, kendi bilincinde de tahribatın gerçekleşmesinin önünü açtı.

Her maddî ve düşünsel olgu kendi karşıtıyla birlikte var olur. Genel olarak da çoğu fikir, ötekine ait fikrin yadsınması ile oluşturuldu. İnsanlık tarihi boyunca, her “tanrı” fikri ve figürü, şeytan fikri ve figürüyle birlikte, ona atfedilen eylemleri yadsımak üzerinden tasarlandı. İyi olan, kötü olanla birlikte tanımlandı. Felsefî, politik, etik, estetik önerme; genellikle daha önce oluşturulmuş bir başka ideolojik önermeyi eksen alarak ortaya konuldu ve biçimlendirildi. Eğer bir düşünür, yalnızca kendi fikir ve önermelerini sunmakla kalsaydı, sığlaşırdı. Bir düşünürün, öteki düşünür tarafından eleştirisi; düşünürün konuyu yeniden irdelemesine neden oldu. Düşünürün ele almadığı bir tarafı ile de sorunu tartışmak, soruna ilişkin verilerin ve dolayısıyla ideolojik önermenin zenginleşmesinin yolunu açtı. Kuşkusuz her düşünür, teorik önermesini üzerine oturttuğu verilerin sınırlayıcılığıyla baş başa kaldı ve teori kurgulama sürecinde kısıtlı verilere dayanarak sorunu ele aldı. Dolayısıyla denilebilir ki, başka bir düşünürün konuya ilişkin farklı somut verilere dayanarak yaptığı eleştiri; düşünürün, öteki tarafından ileri sürülen veriler ve vargıları da konu ederek; başka bir bakışı da hesaba katarak, yani soruna ilişkin verileri daha da zengin kılarak; tezlerini daha kapsamlı hale getirmesine yol açtı. Bireyin, düşünür olarak var oluşu önemli ölçüde; kendisiyle tartışan öteki bireylerin düşünür olarak varoluşuna bağlı kaldı. Bir düşünürün maddî ve toplumsal duruma, yaşam ilişkilerine ilişkin önermelerinin ortaya çıkışı, elbette öncelikle kendi zihinsel çabasına bağlıdır. Ancak düşünürün ele aldığı sorunların zengin içerik kazanması; kendinden önceki düşünürlerin, sorunu ele alışı esnasında dikkate aldıkları verileri ve düşünsel vargıları, eleştirel yaklaşımla irdelemesiyle doğrudan ilişkilidir. Kuşkusuz diğer yandan, bir düşünürün öngörülerini ve felsefî, politik, estetik önermelerini ele alarak tartışan düşünürlerin karşıt saptamaları; konuyu gündeme getiren düşünürün özenli yaklaşımını ve ilgisini üzerine çeker. Somut veriler üzerine oturan karşıt öngörüleri de göz önünde bulundurarak, sorunu yeniden irdelemenin, teorik öngörüleri zenginleştirmenin yolunu açtığını saptamak gereklidir. İdeolojik, politik karşıtları ile bir tartışmaya girişmeseydi; entelektüel gelişmenin köşe taşlarını koyan düşünürlerin, büyük olasılıkla sorunu farklı yönüyle de ele alması ve teorik önermesini zengin kılması gerçekleşmeyecekti. Bu durum, tüm düşünürler için geçerlidir. Teorik (felsefî, estetik, ideolojik) ve pratik (politik) öncül saydığımız düşünürlerin, siyasîlerin, teorik önermelerini incelerken, karşıt fikre sahip düşünürlerin de ne söylediğini ve öngörülerini hangi veriler üzerine oturttuğunu irdelemek bizi varsıl kılacaktır.

Diyebiliriz ki, tartışma, bireyi; kısıtlı verilerle sorunu ele almaktan uzaklaştıran bir eylemdir. Öngörülerini varsıl kılmak isteyen düşünür, tartışmanın kendine sağlayacağı olanağı bu doğrultuda kullanır. Bu anlamda kendi fikrine ve önermesine karşı teorik savlar sunan öteki bireye tahammül edemeyen ve karşıt fikirlerin yasaklanmasını, kendi ideolojik erkinin bekası için mubah sayan bireyin öngörüsünün sığlaşması ve yoksullaşması da gerçekleşir. Dolayısıyla, fikrin ifade edilmesi eyleminin yasaklanmasına onay veren ve bu yasağı meşru sayan toplumların kültürü de tahrip olur, o toplumun düşünsel üretim süreci de zarar görür.

(Devam Edecek)

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı