Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Bilim-Sanat-Estetik-Politika-Etik Bütünselliği Yolunda Sanat Cephesi*
Mehmet Karakuş

Sanat Cephesi Dergi’mizin (S.C)  tüm sayılarını incelediniz. Sizde edebiyatla haşır neşir olan birisiniz. Genel olarak Dergimizi nasıl buldunuz?

Mehmet Karakuş** (M.K): Sanat Cephesi, henüz yeni bir dergi. Her sayıda daha nitelikli bir düzeyde çıkıyor. Sosyalist gerçekçilik çizgisinde çıkan dergiler dikkate alındığında, belli bir gelecek vaat ediyor. Eğer sosyalist gerçekçiliği gelenekselliğin dışına taşıyıp, şimdiye kadar ortaya çıkan birikimle harmanlayabilirse, benimsediği sanat anlayışı açısından önemli bir rol üstlenebilir.

S.C: Dergimizin ilk sayısında ağırlıklı olarak sosyalist gerçekçiliğin ne olduğu ve bizim neden kendimizi sosyalist gerçekçi olarak tanımladığımız üzerinde durduk. Biliyoruz ki, sosyalist gerçekçi akıma olan ilgi azalmıştır. Dünyadaki mevcut ortam göz önünde bulundurulduğunda, sosyalist gerçekçiliğin zayıflamasını neye bağlıyorsunuz?

M.K: Sosyalist gerçekçiliğe ilginin azalmasının en temel nedeni, dünya konjonktüründe, bir yandan reel sosyalist sistemin çöküşü ve bir yandan da sosyalist mücadelenin ivme kaybetmesiyle direkt ilgilidir. En az bunun kadar etkili bir neden de, konjonktüre bağlı olarak, kendini sosyalist olarak tanımlayan bireylerin bu mücadeleden koptuktan sonra edebiyat alanına geçtiklerinde, tutunmak için piyasaya hâkim olan edebiyat anlayışlarıyla kendilerini var etme durumudur. Özellikle âdeta sosyalist mücadelenin antitezi olarak edebiyat alanının görülmesi önemli bir etkendir. Piyasada soldan gelenlerin edebiyat camiasında etkin ve belirli bir rol oynamaları ancak bununla açıklanabilir. Bir yandan da hâkim sistemin kendini her alanda örgütlemek ve edebiyat alanında kendi anlayış ve değer yargılarını hâkim kılmak için yaptıkları yayıncılık çalışmalarınında bunda önemli bir payı vardır. Bunun bir sonucu olarak, ortaya çıkan edebiyat ürünlerinin yaşanan temel sorunlardan kopuk ve daha çok sabun köpüğü kabilinden ürünler olmasını da ancak bununla açıklayabiliriz. İşte böyle bir konjonktürde sosyalist gerçekçiliğe önemli bir rol düşmektedir. Bir yandan politik olarak sosyalist mücadele sürdürülürken diğer yandan da aynı bakış açısıyla, ülkemizdeki temel sorunları sanat ve edebiyat alanında işlemek bu mevcut egemen sanat ve edebiyat akımını etkisizleştirmekte önemli bir rol üstlenecektir. Şimdiye kadar sanat ve edebiyat alanına politika alanı kadar bir rol verilemedi. Sanıldı ki, politik mücadele yükseldiğinde kendiliğinden buna bağlı olarak her alanda da bir yükseliş olacaktır. Oysaki sosyalizm mücadelesinin en yoğun olduğu yıllarda bile politik mücadele ile at başı giden bir sanat cephesi yaratılamadı. Bundan da ders alarak, her iki cepheyi bir arada götürmek ve her cephedeki kazanımları diğer cepheye aktararak, gerek kitleselleşmede ve gerekse de karşı akımı geriletmede önemli sonuçlara yol açacağı kaçınılmazdır.

S.C: Hem dünyada hem yaşadığımız coğrafyada, mevcut sanat ortamına hâkim olan anlayış daha çok banka ve holdinglerin finanse ettiği akımlar ya da sanatçılardır. Dolayısıyla bir sanat aristokrasisinin oluşmuş olduğunu görüyoruz. Sanat aristokrasisi tüm ölçüleri belirlemek istiyor ve bu anlamda epeyce de etkili olduğu söylenebilir. Sanat aristokratlarının yaratmış olduğu bu hâkimiyeti hangi araçlarla nasıl kırabiliriz?

M.K: Hiç kuşkusuz, bir sanat aristokrasisinden söz edilebilir. Bu güruhun en temel işlevi hâkim paradigmayı, sanki her türden paradigmalara karşıymışlar gibi çok ince bir tarzda sanat ve edebiyat aracılığıyla topluma zerk etmektir. Bunlara karşı mücadele etmek tek bir cepheden mümkün değildir. Hayatın her alanında örgütlü ve örgütlü olduğu kadar var olan örgütlülüğü çeşitli kurum ve kuruluşlara dönüştürerek geriletilebilinir. Bunun için de esas olarak, politik mücadelenin pozitif anlamda ivme kazanması gerekir. Çünkü karşı tarafın etkin olduğu dönemlere bakıldığında hep darbe sonrası süreçlere denk geliyor. Ki böyle süreçlerde sosyalist mücadele zayıflatıldığından sanat aristokrasisinin etkinliği açısından önemli bir zemin oluşuyor. Böylesi dönemlerde devrime umudunu yitiren kitleleri manipüle etmek ve temel sorunlarından dikkatleri başka konulara çekmek daha kolaydır. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz koşullar dikkate alındığında hem politik ve hem de sanat açısından var olan kurumları geliştirmekle birlikte, özellikle sanat açısından oldukça geniş bir yelpazede -sinema, TV dahil- etkin bir kurumlaşmaya ihtiyaç vardır. Ama bunun ağırlık noktasını politik mücadele oluşturacaktır. Politik mücadele kitlelerin gündemine girdiği oranda, sosyalist gerçekçiliği temel alan sanat ve edebiyat cephesi de bir çekim merkezi oluşturacaktır. Sanat ve edebiyat cephesi açısından sosyalist bakış açısı korunarak, özellikle biçim konusunda daha yaratıcı tarzların denenmesine ihtiyaç vardır. Söz konusu toplumu kucaklayan kurumlaşmalar olduğu zaman sanat aristokrasisi geriletilebilinecek.

S.C: Bilindiği üzere Türkiye’de ciddî yazılı kültür oluşmadan, medya araçları gündeme girdi. Kuşakların kültürel birikimleri yamalı bohça misali paramparça oldu. Cumhuriyet döneminde ise önce devleti kurup ardından bir uluslaşma bilinci oluşturulma yöntemine gidildi. Oluşturulan tüm kültürel kurumlaşmalarda bir milliyetçi bakış açısı kitlelere verilmek istendi. Sonuçlarına baktığımızda; kendisini solcu olarak tarif eden kimi aydın ve sanatçıların da Kemalist ideolojiyle hareket ettiğini görüyoruz. Bir tarafta Kemalist ideolojiyle “toplumcu gerçekçilik” yaptığını iddia eden kesim, diğer tarafta da liberal ve postmodern akım piyasayı kaplamış durumdadır. Sosyalist gerçekçilik iddiasında olan gruplar ise darmadağınıktır. Diğer yayınlarımızda da sık sık bu konuyu işlemeye çalışıyoruz. Marksist hareketin parçalanmışlığına son vermeden sanat edebiyat alanının da etkisiz kalacağı bellidir. Birbirinden ayırmadığımız sanat ve politik mücadele ortamında parçalanmışlığı nasıl aşabiliriz?

M.K: Bu topraklarda, parçalılık veya tepeden inmecilik bir olgu. Sorun bu olguyu görüp, buna göre hareket etmektir. Bu açıdan düşünüldüğünde, biz iç dinamikleriyle gelişen bir burjuva kültürünü edinmeden daha çok feodal kültür ve değer yargılarının hâkim olduğu bir zihniyetle sosyalizme yöneliyoruz. Bu nedenle sosyalist kavrayışımız veya sosyalizme yüklediğimiz bazı değerlere bu zihniyetimiz yansımaktadır. Bir yandan da resmî ideolojinin kurumlarından etkilenmiş olmamız durumu daha da içinden çıkılamaz bir hale sokuyor. Burada öncelikle yapmamız gereken, resmî ideolojiyle ve bu ideolojinin yönlendirdiği tüm değer yargılarıyla bir hesaplaşma içinde olmamızdır. Bu hesaplaşmayla, her türden milliyetçilikten uzak tamamen enternasyonalist ve toplumun ana çelişkilerini yansıtan ve bu ana çelişkilerine karşı sosyalist duruşu sergileyen bir tavır içinde olmak gerekir. Bu kadar yaşanılan şeylerden sonra artık hem milliyetçi hem sosyalist, hem Kemalist hem sosyalist olunmayacağı açıktır. Zaten bu eşyanın doğasına aykırıdır. Ülkede yaşanan bu çarpıklığın yanı sıra, Marksizm’i nasıl anladığımız veya yorumladığımız da önemlidir. Tüm deneyimler dikkate alındığında ve bu deneyimler ışığında Marksizm’e daha geniş bir pencereden bakmaya ihtiyaç vardır. Eğer Marx’ın belirlemelerine dinsel dogma babında yaklaşmıyorsak, yaşadığı çağın özgünlüğüyle ele alırsak, evrensel olanla özgül olanın ayrımını doğru yapabilirsek, söz konusu kuşatmayı aşabiliriz. Eğer felsefeye ve paradigmalara bir yönüyle yön verenin bilimsel gelişmeler olduğunun bilincindeysek, söz konusu bilimsel gelişmeler temelinde yeniden Marksizm’i yorumlamaya ihtiyaç vardır. Günümüzdeki liberal vb. eğilimler, tıkanan sisteme nefes aldırma çabalarıdır. Fakat sistemin yapısal krizi varlığını sürdürdükçe bu türlü çabaların kalıcı çözümler getirmeyeceği açıktır. Bu gün sistemi yönlendiren güçler bile bunun farkındalar ve kendi krizlerini aşmak için bile Marksizm’den yararlanma çabasındalar. Karşı güç nasıl ki Marksizm’den ders çıkarıyor ve kendi çıkarları için yararlanmaya çalışıyorlarsa bizler de mevcut sistemin tüm deneyimlerinden kendi çıkarlarımız temelinde dersler çıkarmalıyız. Önemli olan emek sermaye, ezen ezilen cins, ulus, yöneten ve yönetilen gibi topluma yön veren temel eksenlerde sosyalist duruşu koruyabilmektir. Bunu sağlarken at başı olarak, bu kavrayışımızı sanat ve edebiyata uyguladığımız zaman birbirini etkileyen ve birbirlerinden etkilenen bu alanlar daha iyi bir gelişme çizgisine yol açacakları kaçınılmazdır. Paradigmada arılık olmadan pratiğin karmaşık sorunlarına yanıt bulabilmek ve ya olabilmek mümkün değildir. Arı olmayan bir paradigma hem yönlendirmeye açık ve hem de hedeflenen amaçla, çelişir ve onu yadsıyan bir noktaya varması kaçınılmazdır.

S.C: Coğrafyamızdaki devrimci gruplar genel olarak sanat edebiyat alanına küçümseyen bir bakış açısı içinde oldu. Devrimci grupların en gelişkin olduğu dönemlerde bile sürekliliğini sağlamış ve toplum üzerinde etkili olabilen bir sanat dergisi üretilemedi. Örneğin Sabahattin Alilerin üretmiş olduğu Marko Paşa ya da Nâzımların ürettiği Resimli Ay vb. dergilerin toplumdaki etkinliği seviyesine ulaşmış bir dergi bir daha üretilemedi. Bunu neye bağlıyorsunuz?

M.K: Nâzımların döneminde sosyalizmin prestijinin en yüksek olduğu dönemdi. Bu nedenle, sosyalist gerçekçilik adına çıkarılan dergiler hiç sorgulanmaksızın benimsenebiliyordu. En az bu neden kadar etkili ikinci bir nedense, çıkarılan ürünlerin kalitesiydi. Birçoğumuzun devrimcileşme sürecine baktığımızda, Marksist literatürü okumadan önce Nâzım’ın şiirleriyle bir tanışma söz konusudur. Yani edebiyat literatüründen politik literatüre doğru bir yönelim vardır. Ne ki, pratikte bu yaşanmasına rağmen, duygudan bilince doğru bir yönelim olmasına karşın ve üstelik yapılan sevk ve idare edenlerin de böyle bir gelişim çizgisinden gelmesine rağmen, tam tersi bir yaklaşım sergilemeleri ancak sığlıkla açıklanabilinir. Daha çok, temel mücadele yöntemini öne çıkararak diğer mücadele yöntemlerini ikinci planda ele alma adına hiç ele almama durumu vardır. Sanki devrim olduğunda ikinci alan olarak görülenler hemencecik kendiliğinden inşa olacakmış gibi bir yaklaşım vardır. Oysa politik kurumlar da dâhil tüm kurumlar mücadele içinde şekillenip devrimle birlikte yeni toplumun kurumlan haline gelirler. Tabii ki, hepsi politik kurumlarla aynı düzeyde bir gelişmeye yol açmayabilir. Ama burada bir ret vardır. İşin kolaycılığına kaçılarak ve mücadeleye esas yön veren temel biçim gerekçe gösterilerek diğer alanları karşı tarafa bırakmanın ne tür sonuçlara yol açtığı söze gerek bırakmayacak kadar açıktır.

S.C: Devrimci gruplar içinde sanat edebiyat alanına yönelen kadrolar genellikle gruptan kopuyor. Aynı şekilde gruplar, sanat edebiyata yönelen kadroları içinde tutamıyor. Kopan kadroların hepsi değil ama ağırlıklı bir kısmı bir düşünsel değişime uğruyor. Bunlar çoğunlukla sanat aristokrasisine dâhil olmanın çabası içinde oluyor. Değer yargıları genellikle piyasanın belirleyiciliği altına giriyor. Yaşanan sosyalizm denemelerini de dikkate alarak sanat-politika-estetik bütünlüğü ya da partili-partisiz sanat konularıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

M.K: Söz konusu sonuca yol açan, yapıların sanat ve edebiyata sığ yaklaşımı kadar bireylerin de tersinden aynı nitelikteki yaklaşımı göstermesinden kaynaklanmaktadır. Sanat ve edebiyatı dışlayıcı bir yaklaşım, tersinden politikayı dışlayıcı bir yaklaşıma yol açmaktadır. Oysa her iki alan da birbirleriyle uyumlu bir biçimde götürülebilinir. Sosyalist gerçekçiliğe alan açılması açısından politik mücadele başat olduğundan, her ne kadar sanat kendi içinde bağımsız olsa da politik mücadeleye bağımlı gelişmek durumundadır. Bireylerin yeteneklerine bağlı olarak, bu alanlarda görevlendirmeler olabilir. Ancak bu görevlendirmeler veya bireylerin tercihleriyle yapılan çalışmalar diğer alanlar gibi ele alınmamalı. Yani bir sanat kolunda çalışanla bir sendika kolunda çalışanlara yaklaşım ve alanların ele alınmasında bir farklılık olmak zorundadır. Sanat ve edebiyat kendi doğasında muhalif olmayı taşıdığından partilerin sanat edebiyat kolları göreceli olarak bağımsız olmalı. Geçmişten beri yapıla gelen parti sanatçısı veya parti dışı sanatçı tartışmasının pek sağlıklı bir tartışma olmadığını söyleyebilirim. Bir anlamda yumurta tavuk tartışmasını andırmaktadır. Partili iyi sanatçılar çıkabileceği gibi, partili olmayan ama sosyalist gerçekçiliği esas alan iyi sanatçılar da çıkabilir. Sosyalist sanatçı, yeri geldiğinde içinde bulunduğu yapının eksikliklerini de sorgulamalı. Ve sanat aracılığıyla bunlara sosyalist çözümler aramalı. Reel sosyalizm pratiğinde görülen slogancılıktan ve icazetli eserlere yönelmekten uzak durulmalı. Bireyde sosyalist kavrayış ve bakış açısı derinleştikçe bireyin iradesine rağmen eserlerine de yansıyacaktır.

Bireyler açısından sorun ele alındığında; gerek hapishanelerde gerekse de dışarıda, sanat ve edebiyata yönelim yanlış bir zeminden başlanmaktadır. Yani politik arenayı terk ettikten sonra sanat ve edebiyat alanına yönelinmektedir. Başlangıç böyle olunca hiç kuşkusuz, konjonktürel durum da dikkate alındığında ister istemez bu alana hâkim olan gücün istemleri doğrultusunda bir üretime yönelinmektedir. Bu da beraberinde hem bakış açısında ve hem de değer yargılarında bir erozyona yol açmaktadır. Âdeta böylesi bireyler kendilerini egemen sanat baronlarına kabul ettirmek için mevcut olandan daha uç noktalara savruldukları gerçeği sayılmayacak kadar örneklerle doludur. Özcesi, bu yaklaşımların yapıların sığ yaklaşımına tepki olarak görülse de aslında altında yatan bireysel gelecek kaygısı kadar ütopyadan kopmayı ifade etmektedir. Yapıların doğru yaklaşımı geliştirdiği zamanlarda bile bu tür bireysel yaklaşımlar olacaktır, ama en azından doğru yaklaşımla birlikte hem sanat alanında bir kurumlaşma yaşanacak hem de ütopyasını koruyanların yapı içinde tutmayı sağlayacaktır. Yaşama yön veren yapı olduğundan dolayı yapıların doğru yaklaşıma gelmesi bireylerinkinden daha fazla önem kazanmaktadır. Çünkü doğru sanat ve edebiyat yaklaşımını esas almış bir yapı bireyleri de buna göre şekillendireceğinden, geçmişe oranla bu yönlü sorunlar daha azalabileceği gibi daha iyi ürünler de çıkacaktır. Sosyalistler, kendi yaşamlarını sanat ve edebiyata aktarmadıkları için, ün yapma ve para kazanma peşinde olan birey ve sanat baronları; kanlar ve canlar pahasına yaratılan bir geleneği kendi çıkarları açısından metalaştırmaktadırlar. Hatta bununla da yetinmeyip, yaşamlardan çarpıtarak, egemen sistemin nasıl aşılamaz olduğunu ve ebedi olduğunu bir biçimde okuyucuların bilinçlerine kazımaktalar.

S.C: Engels, Fransız toplumunun yapısını istatistiklerden daha çok Balzac’ın eserlerinden öğrendik diyordu. Benzer bir biçimde Lenin, Dostoyevski ve Tolstoy gibi gerçekçi edebiyatçıları; sosyalist gerçekçiliğin ve bağlantılı olarak Bolşevik hareketin öncelleri olarak değerlendirmiştir. 19. ve 20. Yüzyılda gerçekçi ve sosyalist gerçekçi zeminde eser veren edebiyatçıların yaratmış oldukları karakterler ve tiplemeler insanların belleklerinde yerlerini kalıcılaştırdılar. Sosyalizm denemelerinden geriye düşüş sonrasında ve günümüz emperyalist küreselleşme döneminde güçlü ve kalıcı eserler çıkmıyor. Üstelik mevcut koşullarda, bilgiye ulaşmak daha hızlı ve kolay hale gelmiştir. Bilgi ve teknoloji hızla geliştiği halde kültür, edebiyat ve sanatta bir gerileme olduğu gözleniyor. Bu tezat durumu nasıl açıklayabilirsiniz?

M.K: Aslında, söz konusu durum başlı başına bir araştırma ve inceleme konusudur. Röportaj bağlamında ele aldığımızda öncelikle katılalım veya katılmayalım, söz konusu dönemlerde yazarların belli bir paradigması vardı. Eserlerini ele alırken, toplumu ve toplum içinde yaşayan bireyleri toplumsal ilişkilerin bütünü bağlamında değerlendiriyorlardı. Âdeta, yarattıkları karakterler özgülünde toplumu olduğu kadar, toplumun içerisinden geçtiği çağı da analiz ediyorlardı. Karakterler şahsında bu analizler yapılırken geçmiş, bugün ve gelecek göz önüne alınarak analizler gerçekleştiriliyordu. Oysa günümüzün yazarlarında her ne kadar çağdan kaynaklı bir yönü olsa da, sağlam bir paradigma söz konusu değil. Daha çok, pazar ilişkileri bağlamında, neyin daha iyi pazarlanacağına bakılarak eserler ortaya çıkarılmaktadır. Örtük veya açık, istenilen siparişlere yanıt olunmaya çalışılmaktadır. Böyle bir yaklaşım, ister istemez karakterleri yaratırken toplumsal ilişkiler bağlamını koparmaya yönlendiriyor. Hiç kuşkusuz, bireyin iç dünyasını eksen alan ve yaşadığı çatışmaları irdeleyen eserler yazılabilir. Ama bu eserler, arka planda güçlü bir toplumsal ilişki bağlamına dayandığı noktada bir anlam ifade edebilir. Yoksa Amerikan toplumunda, toplum dışına itilmiş milyonlarca insanın şahsında topluma empoze edilmek istenen bireylerin içinde bulunduğu durumları sadece bireylerin başarısızlığına bağlayan yaklaşıma götürür ki, niyetimiz ne olursa olsun egemen sistemi meşrulaştırmaya ve haklı çıkarmaya yol açar. Bireylerin içinde bulunduğu temel çelişki ve çatışkılardan arındırıldığında, geriye söz konusu çarpık bir yaklaşım kalır. Oysa bireyin yaşamına yön veren ve hatta bireyin tercihlerini bile yönlendiren, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bu ilişkiler ele alınarak ve bireyin bu ilişkiler karşısındaki duruş ve yaklaşımını sorgulayarak üretilen bir karakter olmadığı için günümüz edebiyatı, şiirden romana kadar tüm alanlarda kalıcı olmayan veya kısa sürede unutulan eserler ortaya çıkartıyor. Bugün hafızamı yokladığımda, hiçbir şiir son yirmi yılda yazılmış şiirler değildir. Bunun da söz konusu durumla yakından ilgisi vardır. Özcesi, günümüzde yaşanan sorunların temelinde birey ve toplum ilişkisinin tek yanlı kurulmasından kaynaklanmaktadır. Ya toplum şahsında toplumsal ilişkiler bütünü yadsınıyor, ya da birey göz ardı ediliyor. Fakat birey ve toplum ilişkisi iyi kurulduğunda ve bu ilişki bağlamında toplumsal ilişkiler analizini esas alarak karakterler yaratıldığında, bilimsel araştırmalar için de önemli bir veri olabileceği gibi böylesi çalışmaları yönlendiren bir işleve de sahip olabilir. Bu olmadığından, sanat ve edebiyat günümüz egemen sisteminin ezilenlere dönük âdeta bir afyonu olarak kullanılmaktadır. Özellikle romanda bu çok açık ve belirgindir. Biraz gerçek, fazlasıyla cinsellik harmanlanarak ve toplumsal bağlamından kopararak, özellikle de belli bir gelir seviyesinde olanların yaşamı eksene alınarak âdeta mevcut sistem yeryüzünün cenneti olarak sunulmaktadır. Bu tespite en iyi örneği TV dizileri oluşturmaktadır. Buradan hareketle yoksul kesimlere belli bir yaşam tarzı empoze edilip o tarza ulaşmanın ancak ve ancak sisteme entegre olmaktan ve sistem içinde bu yaşam tarzını yakalamak için çalışmaktan başka bir yol almadığı düşüncesi aşılanıyor. Gerçek yaşamda karşılığı olmayan ve daha çok masalları andıran bu sanal yaşamlar aracılığıyla egemen sistem kendini süreklileştiriyor.

8 Temmuz 2010

* Bu röportajı Sanat Cephesi Dergimiz adına Kandıra-Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevinde müebbet hapis cezası almış olan “tutuklu” Arkadaşımız Turgay Ulu gerçekleştirmiştir.

** Mehmet Karakuş: Halen Kandıra-Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevinde PKK davası nedeniyle müebbet hapis cezası almış siyasî hükümlüdür.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı