
Sınıflı toplumlarda kültür ve sanat kavramları üstyapının bir ögesini oluşturmakta, insanlığın maddî üretim etkinlikleri üzerinde yer alıp, gelişip, şekillenmektedir. Neolitik dönemde Mezopotamya’da, insanlığın ilk yerleşkesinde insanların topluluklar halinde yaşamalarıyla başlayan ve günümüze uzanan kültür, sanat serüveni tarihsel sürecin çeşitli evrelerinden geçerek kümülatif bir biçimde günümüze ulaşmıştır. Bu tarihsel süreç içerisinde, kimi toplumlarla, kavimler insanlığın kültür sanat hazinesine yenilerini eklerken, kimileri de olanları yok etmeye teşebbüs etmiş, yok etmiştir. Amacım, bu yazıda insanlığın tarihi ile ilgili olarak ansiklopedik bilgiler vermek değil elbette; fakat, insanlığın yarattığı bu kültür ve sanat hazinesine kastetmeye çalışanlar, kast edenler tarihsel süreç içerisinde, sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla başlamış ve yine bu süreç içerisinden günümüze kendilerine bu misyonu biçen hakim gerici tabakalar hiç eksik olmamıştır. Olacak gibi de görünmüyor sınıflı toplumlar var olduğu sürece. Bahsedilen gerici hakim sınıfların bu uğursuz misyonunu günümüzde de yerine getirmek için canla başla çalışanların sayısı maalesef bir elin parmaklarını geçmektedir. 18.yy’dan itibaren hızla gelişen sanayi ve yeni sömürü sisteminin adı olacak kapitalizm insanların kol güçlerinin sömürülmesini yetersiz bulmuş(!) ve insanı insan yapan diğer tüm değerlerin de sistematik ve aşamalı olarak sömürülmesine karar vermiştir. Günümüzde bu misyonu fazlasıyla ve layıkıyla(!) yerine getirmektedir.
Peki kapitalizm’in de bir sanatı ve kültürü yok mudur? Adına kültür-sanat diyecekseniz elbette ki vardır, hem de mide bulandıracak ölçüde attığımız her adımda, yediğimiz, giydiğimiz, yaptığımız her şeyde, baktığımız her yerde. Soralım o vakit tüm varlığı insan emeğinin sömürüsü üzerine kurulu olan bu sistem neden kültür sanat gibi alengirli işlerle uğraşma gereği duysun? Birileri “olur mu canım kapitalizmin de sanata ve kültüre ihtiyacı var; o da insanlığın kültür sanat levhasına bir şeyler yazmak istiyor” diyedursun… Biz aslen kendi devamlılığının bir başka versiyonu olarak bu tarz işlere soyunduğunun bilincindeyiz; eğer bıraktığı miraslara bakacak olursak sicili pek de temiz görünmüyor. Günümüzde kapitalizm artık ülkeleri topla tüfekle işgal edebilme cüretini çok fazla gösterememekte (tabii haksızlık etmeyelim bundan da geri durmamaktadır. Son örneğini Irak’ta gördük, görmekteyiz.), daha çok kültür emperyalizmi ve dejenerasyonuyla bu kadim görevini sürdürmektedir; çünkü bu çok daha kolay, topa ve tüfeğe göre de çok daha ucuz ve en önemlisi de çok daha etkilidir.
Kapitalizm insanın en değerli varlığı olan emeğinin sömürüsünde gösterdiği pervasızlığı sözümona sanatında ve kültüründe de layıkıyla yapmaktadır; çünkü kapitalizm sanatı ve kültürü hiçbir sanatsal ve etik kaygı taşımadan metayı ve metalaştırdığı insanı tüketime dayanan, hazcı, bireyci, bin bir çeşit idealizasyon ve mistifikasyonlarla donatmış bir çehrededir. Sosyalist deneyimlerde, Sovyetlerde ve Çin’de başarılı örneklerini gördüğümüz sosyalist gerçekçi kültür ve sanat hamlelerine karşı kapitalizm de boş durmamış, özellikle “soğuk savaş” yıllarında bizzat toplumun sosyalizasyonunu engellemek için çok ciddî bütçeler ayırarak toplumsal gerçeklikten uzak hazza ve tüketime dayalı bir sanat ve kültür propagandasına girişmiştir. Hollywood bu görevi Lenin’in “Sanatlar içinde sinema bizim için en önemlisidir” dediği sinema alanında başarılı(!) bir biçimde yerine getirmiştir, getirmektedir. Sosyalist bloğun geçici olarak çözülmesiyle birlikte Kapitalizmin sanatsal, estetik, etik, toplumsal hiçbir değer taşımayan sanat ve kültür anlayışı tüm dünyada at koşturmaya başlamış, sözümona sanatta daha özgürlükçü, yenilikçi bir dönemin kapıları aralanmıştı.
1989’da Berlin Duvarı yıkılınca Batı Berlin’e giden insanlara sanatsal özgürlük ve yenilik adına sundukları ilk şey pornografiydi; birilerinin sanatın özgürlüğünden ve yeniliğinden anladığı şey de sanırım kadın bedeninin piyasaya sunulmasıydı. Evet, Kapitalizmin sanat anlayışı budur; meta haline getirip satabileceği her şeyi cilalayarak alıcıya sunmak ve artı-değer haline getirmek. Hal böyleyken ülkemize bu Kapitalist yağma düzeninin sanatı ve kültürü ne kadar nüfuz etmiştir; toplumumuz, özellikle gençliğimiz bunu ne ölçüde almıştır? Bu sorunun cevabı maalesef şu: Alabildiğine bu yağma düzeninin kültürü ve sanatını almış vaziyetteyiz. Zaten Pir Sultan’ın deyimiyle, “bozuk düzende sağlam çark olur mu?” Olmuyor ve olacakmış gibi de gözükmüyor. Tarih-toplum, toplum-sınıf ilişkilerinden kopuk, bunların diyalektik birliğinden yoksun, tamamen ihraç ve devşirme yöntemlerle oluşturulan ve önemli ölçüde de başarılı olunan bir kültür-sanat girdabı içindeyiz. Özellikle ‘80’den sonra Türkiye’nin kapılarını tamamen açtığı ve hızla kapitalistleşmeye / tekelleşmeye başladığı dönemden bu yana egemen yoz kültür ve sanatın etkileri daha da belirginleşmeye başladı. ‘60 ve ‘70’lerin toplumsal hareketlenmelerinin tüm dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de yenilgiye uğratılmasıyla, adına birilerinin “yeni dünya düzeni” dedikleri yağma ve talan, her alanda olduğu gibi sanat ve kültürel alanda da yerleşmekte gecikmedi. Bu talan düzeninin kültür ve sanatının etkileri “12’li darbeler” den sonra Türkiye’de özellikle gençlik üzerinde etkili oldu, olduruldu; geldiğimiz gün itibariyle de oluşturulan bu yoz, kozmopolit kültürün etkisi kendini sınır tanımaz bir biçimde hissettirmektedir. Çünkü ‘80’den sonra ekonomik alanda esen neoliberal rüzgar, kültür ve sanat alanında da “globalleşen, sınırları kalkan dünyanın kozmopolit kültürü” gibi güzellemelerle kendisini alıcıya sundu ve kabul görmek noktasında da çok gecikmedi. Ülkemiz de ‘80’den sonra 24 Ocak vari kararlarla kapitalizmin anarşi düzenine tüm kapılarını açmakta hiç gecikmemiş, onun kozmopolit, global(!) kültürünü de bağrına basmıştır. Bu uğurda hakkını vererek hizmet etmek için de memleketteki başta üniversiteler olmak üzere tüm kurum ve araçları harekete geçirmiştir; günümüzde de toplum, sınıf, tarih olgularından bağımsız, bunların diyalektik birlikteliğinden kopuk, yarım aydın yazar-çizer, edebiyatçıların bini bir paradır.
Resimde, edebiyatta yenilik adına olmadık mistifikasyonlar ve soyutlamalarla “ne kadar anlaşılmazsa o kadar yaratıcıdır, yenilikçidir” gibi yaklaşımlarla kapitalist sanat anlayışı sıçtığı boku duvara fırlatıp oluşan silueti satma hesabına, yarışına girmiştir; ve burjuvazinin midesinin de bayağı geniş olduğunu düşünürsek yaratıcılıklarını ve üretkenliklerini durdurabilene aşk olsun!!
Toplumdan yabancılaşan, insanı insandan ve toplumdan yabancılaştıran bu bilinemezci, hazcı, anlık tüketime dayanan yoz sanat anlayışı karşısında “sol cenahımız” ne yapıyor, yapabiliyor? Somut durumun somut tahlilinden hareket edeceksek kalıpçılığın, slogancılığın dışına çıktıkları söylenemez.
Sol, sosyalist, komünist iddialı -ki bunlara dergimizin adını çalıp kendi dar gurup amaçlarına alet edenler de dâhildir (sip tekapesinden bahsediyoruz)- birçok grup, örgüt, parti “sosyalist gerçekçi sanat, edebiyat dergisi” gibi iddialı isimler kullanarak yayın faaliyetleri yapmaktadırlar; peki, düzenin bu yoz - kozmopolit kültürü karşısında gerçekten bir alternatif olarak durduklarını söyleyebilir miyiz? Bu soruya “evet” cevabı vermek isterdik; fakat, kendi sorumluluğumuzuda yeterince yerine getirememenin eksikliğiyle ve bilinciyle hayır demek durumundayız.
Peki bu yoz kültür kuşatmasına Sosyalist Gerçekçi bir sanat anlayışı ile karşılık verilebilir mi? Ve yazımızın başlığında kullandığımız bu kuşatma içinde ne oldum delisi, sağa sola savrulan bilinemezci, hazıra konmacı, hazcı, kimliksizleşmiş gençlik ne kadar etkili olabilir? Bu türden sorulara da gönül rahatlığıyla olumlu cevap verilebilir ve yine gençlik de bu konuda üzerine düşeni rahatlıkla yapabilir. Yeter ki hayatın ve mücadelenin dışına çıkmış veya itilmiş, kimliksizleştirilmiş gençliğimiz ile tutarlı, ilkeli Marksist-Leninist bir disiplin ve bunun teori ve pratiğini kendi toplumuna, kendi sanatına, kültürüne sentezleyebilen bu uğurda emek harcayan kurum, araç ve ilkeli birliktelikler oluşturulabilsin. Gençlik kültür ve sanat adına ne biliyorsa televizyonlardan ve onun hamaset, milliyetçilik, tarikatçılık düzleminde yaptığı dizi, film ve programlarından öğrenmekte, gördüklerini taklit etmektedir.
Kapitalizmin gençliğe sunduğu kültür ortamı, bar, pavyon (yeni adıyla club), birahane, kahvehane… gibi mekânların dışına çıkmamaktadır. Bu gibi yerlerde vaktinin önemli bir bölümünü geçiren geçliğimiz kendisine sunulanı pervasızca tüketmekte, insanın ve ona ait değerlerin en iğdiş edilmiş halini fark etmeseler de kendi hayatlarında da sürdürmekte, sürdürmeye çalışmaktadır. Kapitalizm bunu yaparken tabii yoksul ve emekçi gençlerimizi de düşünmüyor değil!! Gençliğin, her sosyal sınıftan gencimizin, insanımızın tüketebileceği (parasının yettiği ölçüde) alanlar açmaktan da geri durmuyor. 50 binden fazla üniversite öğrencisinin bulunduğu bir ilimizde, Eskişehir’de artık bar, pavyon açılacak yer kalmazken gençliğin bir kitap satın alabileceği (burjuvazinin kodaman yayın ve kitapçı tekellerinden bahsetmiyoruz) bir kitapçı bulunmamaktadır. Bu ortamda yetişen üniversite öğrencisi okuldan da tamamen bilimsellik, toplumsallık, sınıfsallık ilişkilerinden soyutlanmış ne olduğu, ne işe yarayacağı belli olmayan bir bilim, sanat ve kültür alınca ortaya böyle bir gençliğin çıkması kaçınılmazdır.
Eleştirilerimizi daha da dallandırıp budaklandırabileceğimiz kapitalizmin bu yoz-kozmopolit kültür-sanat istilasının kırılıp aşılması yine komünistlerin, sosyalistlerin, devrimcilerin elindedir. Bu anlamda gençliğimizin kendi kültüründen, köklerinden, ilerici tüm değerlerinden olabildiğince fazla yararlanması, kendi sınıfına düşman, sınıf atlama özentisi içinde, kültürüne, etnisitesine, kimliğine, inancına yabancı, yabancılaştırılmış bir gençlik görünümünden çıkıp sanat ve kültürde burjuvazinin ve onun paralı teorisyenlerinin ortaya attıkları içi boş, “hayatın ve mücadelenin” doğrulamadığı teori ve pratiklerden sıyrılmış, kendi toplumunu, kültürünü, sınıfını bilen ve kendi somut şartlarının somut tahlili yoluyla, somuttan alıp soyutla biçimlendiren ve yine somuta döken bir sanat, sosyalist gerçekçi sanat anlayışı yaratabilen bir gençliğin oluşması, oluşturulması bir temenninin yazıya dökülmesi değil, somut ve olması gereken ve de olacak olandır.
Bahsettiğimiz bu kültür ve sanatın sınıflı toplumlarda, kapitalizm mengenesinde sıkılan toplumlarda zor olduğunun ve kendiliğindenci, belli bir disiplin ve kolektif üretimden kopuk bir şekilde olmayacağının da bilincindeyiz; fakat olması gerektiğinin ve olacağının da bir o kadar bilincindeyiz. Yeter ki “dar grupçu, alan kapmacı”, sınıftan ve sosyolojik halk gerçekliğinden kopuk olmayan Marksist-Leninist teori ve pratikle kuşatılmış birleşik güçlü bir sınıf partisi, İŞÇİ SINIFI PARTİSİ veya KP’nin öncülüğünde her kesimden halklarımız, gençlerimiz ortak bir amaç için, insanlığın ulusal, sosyal ve enternasyonal kurtuluşu için bir araya gelsin, gelebilsin…
18 Temmuz 2010