
“Show ticareti” hem emperyalizmin (metropol-merkez sömürgeci ülkelerin) kültür ve sanat alanındaki pazarının üretimini hem de bu yöndeki ideolojik-ticarî alanını oluşturur. Bu Pazar’da üretilen kültürel-sanatsal ürünler, dünya kapitalist sistemine entegre olan merkez ve çevre ülkelerin kültürel-sanatsal pazarına sunulur. Her alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanlarında da emperyalist-kapitalizm dünyayı tek bir kapitalist pazara dönüştürmüştür. Ve bu pazara entegrasyon süreci farklı etkileşimler içinde hızla devam etmekte, üst sistem ve alt sistemler olarak bir bütünlük oluşturmaktadır. Pazarın üst sistemine entegrasyonu bölgesel alt sistemlerce (alt-emperyalist ülkeler) gerçekleştirilmektedir. Türkiye tekelci sermayesi/devletinin iktisadî, siyasî, askerî, diplomatik, kültürel, sanatsal alanlardaki bölgesel faaliyetleri analiz edildiğinde bölgesel alt-sistem ilişkileri üzerinden entegrasyon sürecinin nasıl işletildiğini rahatlıkla görebiliriz.
Son 30 yıla (bu 30 yıl 12 Eylül faşizmiyle işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin yenilgisini de temsil eder) “diziler ve filmler” üzerinden baktığımızda “Show ticareti”, kültür endüstrisi alanından coğrafyamızda; “Amerikan dizileri ve filmleri”, “Brezilya dizileri ve filmleri”, pembe diziler, beyaz diziler… furyasının insanlarımızı nasıl etkilediklerini hatırlayalım. İthal Dallaslardan, Yalan Rüzgarlarından yerli Yalan Rüzgarlarına gelen toplumun zihinsel evrimini ve buna tekabül eden ekonomik değişimleri. Ve sonra yerli Yalan Rüzgarlarının ihracat sürecini. Hatta dizi ihraç edilen ülkelerden dizilerin çekildiği mekânlara turistik turları. “Türk(iye) dizileri ve filmleri” Ortadoğu’yu, Yakındoğu’yu, Mezopotamya’yı, Balkanları, Doğu Avrupa’yı, Kafkasya’yı, Türkî cumhuriyetleri, Arap-Fars coğrafyalarını, Kuzey Afrika’yı kasıp kavurmakta, kültürel-sanatsal alanda da Türkiye tekelci sermayesi pazar alanını buralarda genişletmektedir. Bu alanı genişletme süreci emperyalist-kapitalizmin hegemonya çatışmasının ve bölgesel alt-sistemlerin bölgesel düzeyde çatışmalarının üzerinden şekillenmektedir.
“Show ticareti”, kapitalist kültür endüstrisine doğrudan bağlı olan bir alandır ve ‘Starlar’, ‘İdoller’ yaratılarak kültür endüstrisinin meta-üretimini sağlar. Starlar ve idoller aracılığıyla “Show ticareti” ürünleri, seri bir biçimde “kitle kültürü” olarak işçi ve emekçilere pazarlanır. Psikoloji, sosyoloji, psikiyatri, sosyal psikoloji gibi disiplinlerin verileri üzerinden pazarlama teknikleri geliştirilir.
“Show ticareti” alanı, basın-yayın, edebiyat, sinema, Tv, radyo, internet, tiyatro, müzik… alanlarını ağırlıklı olarak kapsar ve kültürel-sanatsal alanda burjuva ideolojisinin yeniden üretilmesini sağlar; burjuva ideolojisinin hegemonyasının sürekli hale gelmesini amaç edinir.
“Show ticareti”, öncelikle gençliği etkilemek üzere, toplumun tüm sınıflarına ve tabakalarına hitap eder, kitleleri etkileme, oyalama, deşarj etme, doyuma ulaştırma, eğlendirme, starların-idollerin yaşantısına özendirme, kitleleri günlük yaşantıların streslerinden uzaklaştırma vb. gibi yollarla burjuva ideolojisini yayarak işlevsel olmaktadır.
“Show ticareti” sayesinde her yaş ve her meslek grubuna yönelik olarak starlar-idoller üretilir. Bu starlar-idoller sayesinde de kitlelerin yönlendirilmesi sağlanır.
“Show ticareti”nde hazza dayalı eğlenceye biraz daha fazla ağırlık verilir. Burjuvazi, kitlelerin eğlenceyi bir ihtiyaç olarak görmesini manipüle eder, sömürür. Bilindiği üzere sanatın eğitme olduğu gibi “eğlendirme” yönü de vardır. Sanatın eğlendirme yönü estetiksel duyuşun geliştirilmesine, estetiksel kültürün arttırılmasına hizmet ediyorsa, sanatsal kültürün gelişmesine katkıda bulunuyorsa anlamlıdır. Sanatın eğlendirme yönü, “Show ticareti”nde şaklabanlığa, zevzekliğe, temel içgüdülerin sömürüsüne, kaba eğlenceye, düzeysiz “Show”lara dönüştürülerek, kültür endüstrisinin kâr alanını genişletmeye, kâr oranını artırmaya katkıda bulunuyorsa ‘anlamsızdır’. Çünkü bu zevzeklikten “Show ticareti”ne yatırım yapan kapitalistler ve star-idoller kârlı çıkmakta, kitleler zarar görmekte; alıklaştırılmaktadırlar.
Kültür Endüstrisi
“Show ticareti” ve kültür endüstrisi iç içe geçmiş olgulardır. Bu, kapitalist toplumun emperyalist evreye geçiş döneminin bir olgusudur; ve bu kavram merkez-metropol-emperyalist ülkelerde ilk kez kullanılmaya başlanmış, Frankfurt Okulu tarafından farklı açılardan analiz edilmiştir. Frankfurt Okulu, “kültür endüstrisi” eleştirisi üzerinden kapitalizmi kıyasıya eleştiriye tabi tutmuştur. ancak kapitalizmin kıyasıya eleştirisi kapitalizmin alternatifine-aşılmasına dönüştürül(e)memiştir. Kültür endüstrisinin insanı/özneyi yok edici yanı vurgulanmış, insanın/öznenin kapitalizmi nasıl, hangi yöntemle, hangi toplumsal dinamiklerle yok edeceği es geçilmiştir. Frankfurt Okulu’nun “Marksizmin sorunlarına” çözüm yöntemi niyetiyle geliştirdikleri ‘Eleştirel Teori’ süreç içerisinde sinsice Marksizmin eleştirisine dönüştürülmüş; Sovyet deneyimine ilişkin tespitleri ise daha çok anti-komünizme malzeme olmuştur.
“Kültür endüstrisi, tekelci kapitalist kâr kaygısına yönelik emperyalist kültürel üretimin oluşmasına yakından bağlı olarak gelişmiş; kültür ürünlerinin seri üretimi ve dağıtımının maddî ön koşullarını hazırlayan bilimsel-teknik başarıların üzerinde emperyalizme geçiş döneminde yürürlüğe girmiştir.” (Ansiklopedik Kültür Sözlüğü, Çeviren ve düzenleyen: Aziz Çalışlar, Altın Kitaplar Yayınevi, 1983, s. 282) Kültür endüstrisi, sadece emperyalist metropol devletlerde değil, bölgesel alt-emperyalist devletlerde de oluşmuştur. T.C.de de kültür endüstrisinin oluştuğunu rahatlıkla söylenebilir ve tekelci sermayenin kültür endüstrisi alanına önemli yatırımları bulunmaktadır. Kültür endüstrisi alanının büyüklüğünü görmek açısından starların-idollerin vergi listesindeki sıralamalarına ve verdikleri vergi miktarlarına bakmak yeterlidir. Eğer bu yeterli görülmüyorsa, idollerin-starların yurtiçi-yurtdışı yatırımları daha nesnel bir veri sunar. Örneğin, İbrahim Tatlıses’in yurtdışına, Irak Kürdistanı Federe Bölgesi’ne sadece inşaat alanında yaptığı yatırım, yaklaşık olarak 1 milyar Amerikan Dolarını bulmaktadır.
T.C.de de kültür endüstrisinin oluşumuyla birlikte, tekelci sermaye kültür endüstrisi alanında kapılarını bir dönem “devrimci, gerçekçi, toplumcu gerçekçi ve sosyalist sanat” anlayışıyla ifade eden ve bu iddialarından vazgeçen ya da resmî ideoloji karşısında belkemiksizleşen “sanatçılara” da açmıştır. Burjuva ve küçükburjuva ideolojisinin sınırlarını aşamayan bu türden “sanatçılar”, burjuvazinin hegemonyasına ve kültür endüstrisi alanına girmekte bir sakınca görmemiş, “sol” literatürle gerici burjuva sanatını kitlelere taşımışlardır. Çünkü kültür endüstrisi alanında böylelerine sunulan imkânlar, olanaklar, bulanaklar, teşvikler, ödüller, telif ücretleri vb. oldukça yüksektir. Bu türden sanatçılar geçmişte hangi sanatsal akımdan/gelenekten gelirlerse gelsinler kültür endüstrisi için estetiksel üretimde bulundukları andan itibaren emperyalist-kapitalizmin yoz, gerici, çürütücü, yozlaştırıcı kültürünün üretimine ve yeniden üretimine gönüllü/bilinçli olarak katkıda bulunmakta, kültür endüstrisi içerisinde homojenize olmakta, sıradanlaşmakta ve bayağılaşmaktadır. Böyleleri sisteme yaptıkları gönüllü/bilinçli katkıların karşılığını fazlasıyla almakta, emperyalist-kapitalizmin kültür endüstrisi pazarından aldıkları yüksek orandaki rantlarla konformist yaşam olanakları elde etmektedir. Hatta çok ‘beceriklileri’, emperyalist-kapitalizmin kültür endüstrisinin yatırımcısı (kapitalist) olma fırsatını bile yakalayabilmektedir. Yeter ki emperyalist-kapitalizmin kültür endüstrisi yatırımcısı tekelci kapitalistler, bazı seçilmişlere ‘yürü ya kulum’ desin; gerisi pazar ilişkileri içinde şekillenecektir.
Tekelci kapitalistler, “Show ticareti” alanına ne kadar farklı gelenekten/görenekten/sanat akımlarından sanatçı çekebilirse o kadar çok star-idol yaratma olanağı bulmaktadır. Alana çekilen zengin sanatçı farklılığı pazarın alanını genişletmek için kullanılmakta; “ne kadar çok çeşitlilik varsa, o kadar müşteri oluşturma potansiyeli vardır” ‘ilkesi’ üzerinden hareket etmektedirler. Sözünü ettiğimiz kâr ‘ilke’sinden dolayı tekelci kapitalistler sanatçının geçmişini sorun etmemekte, sanatçının geçmişteki izleyicilerini kültür endüstrisi alanının yeni müşterilerine dönüştürmektedir.
Sistemin ‘devşirdiği’ sanatçılardan isteklerinin başında şunlar gelmektedir: Sanatçının ürettiği ürünler/eserler pazara sunulduğunda, dolaşım sürecinde hızlı dolaşan, çabuk tüketilen, tüketimi kolay ve sürekli olan, moda tüketimi ve alışkanlığı yaratan, etik-estetik kaygıya girmeden tüketim değeri yüksek olan, ruhî tembelliğe çeken, düşündürmeyen ancak insanları şartlandırarak etkileyip yönlendiren ve sürekli pazara bağımlı hale getiren sanatsal ürünler/eserler olmalıdır. Bu alana gönüllü/iradi/bilinçli giren sanatçılar artık nesnel gerçekliğe gerçekçilik yöntemlerinden birisiyle bakmak ve değerlendirmek yerine, kültür endüstrisinin ihtiyaç duyduğu “kâr” gerçekliği üzerinden hareket etmektedir; tekelci kapitalistlere bağımlı hale gelmektedir. Artık bu türden sanatçıların ürünlerinin/eserlerinin içeriğini belirleyen kültür endüstrisi pazarının ihtiyaçları ve tekelci kapitalistlerin yatırım-kâr stratejileridir.
Kültür Endüstrisi Ürünlerinde Temalar
Emperyalist kapitalizmin kültür endüstrisi ürünlerinde temalar, en baştan beri hep belirli/aynı konular etrafında şekillenmekte ve kapalı bir daire içerisinde dönüp durmaktadır. Bu konuları geçmişten günümüze kadar kısaca şöyle sıralayabiliriz: Nesnel gerçeklikle ilişkiye girmemeye özen gösterme, girilme zorunda kalındığında da kıyısından köşesinden geçme; çağın, dönemin temel çelişkilerine girmeme; geçmişe özlem duyma (nostalji); gerçek dünyanın yerine kurgusal dünyayı koyma; mitolojiye ve dinlere yönelme; mitoloji ve dinlerden hareketle yeni mitoslar yaratma; nesnel gerçekliği “karanlık ve ürkütücü” gösterme; nesnel gerçeklik karşısında bireyi/insanı zayıf ve biçarelik içinde estetize ederek gösterme; gangsterlik, western, action, polisiye, militarizm, şiddet, erotizm, sex, pornografi, bilim-kurguyu yaşamın bütünselliğinden kopararak merkeze koyma; özneyi ve nesnel gerçekliği yaşamın dışına iteleme; nesnel gerçekliği tartışmak, yansıtmak, değerlendirmek durumunda olan, nesnel gerçekliği estetize eden anlatımlara yer vermeme, bu anlatıları imkânsız hale getirme; nesnel gerçekliği yansıtmanın, değerlendirmenin, bir üst boyutta yeniden üretmenin/yaratmanın yerini, tasvirle, gereksiz boğucu-sıkıcı ayrıntılarla, kurgusal-fantastik oyunlarla doldurma; sanatın merkezinde bulunan özne-birey-insanı merkezin dışına atınca, özneden boşalan yeri ilgisiz her şeyle, ‘ıvır zıvırla’ doldurma; abartılı süsleme ve semboller kullanılarak, ilgili ilgisiz absürd kolajlamalarla nesnel gerçeklikle bağları kesme, nesnel gerçeklik üzerine düşündürmeme; nesnel gerçekliği içerisinde gerçeklikten eser, kırıntı bile kalmayan kendi gerçekliğine/simülasyona dönüştürme; mitosları, simülasyonları popüler kitle kültürü ile ilişkilendirip egemen burjuva ideolojisinin yeniden üretilmesine katkıda bulunma; zamanı mekândan, mekânı zamandan kopararak, zamanı gelişimsel olmayan dairesel rutin bir harekete dönüştürme, zamanın tarihsel akış sürecini bozma, tarihsel gelişim düşüncesini yok etme, özneyi/insanı tarihsizleştirme; insanın/öznenin kendi yaşamını ve geleceğini ilgilendiren ekonomik, siyasal ve toplumsal sorunlardan uzaklaşmasını sağlama; öznenin/insanın kendi geleceğini belirlemesi için zorunlu olan öznenin iradi müdahalesini engelleme; özneyi-bireyi-insanı/toplumu geleceksizleştirme; geleceğe ilişkin bilim-kurgusal eserlerde tarihsel gelişimin mantığına uygun olmayan “negatif ütopya” oluşturma…
Yukarıda belirtmeye çalıştığımız konularla ilgili olarak sinema, çizgi roman, roman-senaryo alanında yazılan Postmodern ‘Kurtarıcılar, (Derleyen: Veysel Atayman, Donkişot, Güncel Yayınlar, İstanbul, 2006 ) inceleme kitabında oldukça bol malzeme bulunmaktadır.
Günümüzde Yapısalcılığın, Varoluşçuluğun, Rus Biçimciliğinin, Viyana Okulu’nun, Prag Okulu’nun, Kopenhag Okulu’nun, Frankfurt Okulu’nun… coğrafyamızdaki ideolojik-felsefî-kültürel-estetiksel-sanatsal üretimlerde/yaratımlarda yoğun etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Son kertede burjuva ideolojisinin rasyonalizasyonunu ve yeniden üretimini sağlayan bu okulların etkileri anlaşılabilir. Ancak bir bütün olarak Sol’u, sosyalist sanatçıları ve ilerici aydınları “negatif etkilemeleri” bizi düşündürmelidir. Bu durum bir soruna mı işaret etmektedir? Eğer bir soruna işaret ediyorsa, bu sorunun kaynağı ve çerçevesi nedir? Sorunun kaynağını ve çerçevesini araştırmak gerekmez mi? Kaynağı ve çerçevesi belirlenen sorunun aşılması konusunda ne gibi çözüm üretilmelidir? Çözümün yöntemi ve iradi müdahale pratiği hangi araçla/araçlarla yapılmalıdır?
12 Eylül 1980 faşizmi karşısında sosyalist sanat hareketinin aldığı yenilginin yol açtığı tahribat çok ağır olmuştur. Bu ağır tahribatın üzerine Sovyet deneyiminin ve dünya sosyalist sisteminin geçici yenilgisinin yol açtığı tahribat da eklenince, Türkiye tekelci sermayesi bütün alanları kendi sınıf çıkarı doğrultusunda stabilize etmiştir. Bu stabil ortama, emperyalist batının burjuva felsefî, sanat, kültür, bilim, ideolojik akımlarının taşınması da hızlandırılınca tahribatın boyutları artmıştır. Dönemin Marksist estetik politikalarının zayıflığı ve donatımsızlığı, ithal edilen burjuva akımların geliştirmiş oldukları tekniklerin Marksist yöntemle değerlendirilmesinin önünü de kesmiştir. Tekelci kapitalistlerin bu çok boyutlu bütünsel saldırıları karşısında, çok boyutlu ve bütünsel bir karşı koyuştan/direnişten söz etmemiz mümkün değildir.
12 Eylül 1980’den günümüze kadar 30 yıl geçti. Gelinen noktanın özel ve öznel bir yorumu olamaz. “Sol cenahımız” bu durumu gerekli ayrışma ve bütünleşmeleri sağlayarak mutlaka aşacak ileri ve anlamlı bir adım atmak zorundadır. Çünkü emperyalist batıdan ithal edilen burjuva ideolojik-felsefî-kültürel-estetiksel-sanatsal okulların/akımların bakış açıları ve yöntemleri, devrimci ve sosyalist hareketin kültürel, sanatsal, estetik, ideolojik üretimlerinde gittikçe içselleştirilmiş bir hal almaktadır. Bu olumsuz durumu devrimci yol ve yöntemlerle dönüştürecek, yaşamın bütün alanlarına belirli önceliklerden hareketle müdahale edecek kolektif bir iradenin/öznenin varlığından söz edemiyoruz. Bir gerçeklik olarak var olan tekil/parçalı/grupsal duruşları ve örgütlülükleri kolektif sınıf öznesinin yerine ikâme etmemiz doğru değildir.
Sosyalist Gerçekçi sanat akımının işlevselliği, işçi sınıfı hareketi-devrimci hareket-sosyalist hareketin işlevselliği ile doğru orantılıdır. Sosyalist gerçekçi sanat hareketi, sosyalist sanatı işçi sınıfı hareketi ve emekçi halk hareketi ile buluşturup kaynaştırdığında görevini yerine getirir ve işlevsel olabilir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyada işçi sınıfı hareketi ile devrimci ve sosyalist hareket ayrı ayrı kanallarda akmaktadır. Bu ayrı kanalların gerekli ayrışmalardan sonra tek bir kanalda birleştirilmesi, bütünleştirilmesi ve dönüştürülmesi gerekmektedir.
Sanat Cephesi Hareketi, bilim-politika-sanat-estetik-etik bütünlüğünü gerekli ve zorunlu gördüğünden dolayı kültürel, sanatsal üretimlerini ve pratiğini bu bütünlüğün oluşturulmasına yönelik olarak belirlemekte; tekelci sermayenin “Show ticareti” ve kültür endüstrisi kanalıyla kültür ve sanat alanında oluşturduğu hegemonyayı/tekeli kırmak, geriletmek ve aşmak bilinciyle hareket etmektedir. Bu açıdan sorumlu kadroları kolektif hareket etmeye davet etmektedir.