
“Her ideoloji, bir kere teessüs ettikten sonra,
verili tasavvur teması temeli üzerinde gelişir ve bu temayı zenginleştirir”
F. Engels
(Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefenin Sonu, Sosyal Yn., s.58)
Osmanlı döneminden miras kalan vakanüvîs geleneği T.C.nin resmî ideolojisinin oluşumunda önemli bir yer tutar. Bilindiği gibi vakanüvîsler (tarih yazıcıları) devlet görevlisi olarak dönemin siyasal iktidarının beklentileri doğrultusunda tarihsel olayları kaydetmeyi ve anlatmayı esas alırlardı. Daha sonra bu anlatılanlar tarih olarak bir sonraki nesile kalırdı. T.C.nin tarihi de vakanüvîslere benzer kişilerce siyasal iktidarın konumu ve istekleri doğrultusunda belirli yönelim, inkâr, dayatma ve dokunulmazlıklar üzerinde biçimlendirilmiştir. Güncel sorunlara karşı geliştirilen taktikler daha sonra ilke olarak kutsanmış, tarih bu kutsanmışlık üzerinden kurgulanmıştır. İktisadî, felsefî, siyasî beklentilerin kavramsal olarak açılımı kendi literatürlerinde cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık olarak ifade edilirken, tarih bu kavramlar üzerinden açıklanmaya/sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Oysaki bahsedilen ilkelere sahipleniş süreci dikkatli irdelendiğinde, kimisinin konjonktürün zorunlu mitleştirmesiyle, kimisin de o konjonktürde yaşananları bastırma, gizleme, farklı gösterme ihtiyacıyla dönemin öne çıkan kavramlarının iğdiş edilmesiyle oluşturulduğu görülür. Despot bir zaman diliminde duyulan bu ihtiyaçlar esas olarak Komünist, Kürt ve Kızılbaş düşmanlığı üzerine biçimlenen resmî ideolojin çelik zırhlarını kısa sürede örmüştür. Zırhların ana ekseni sınıf olgusunu kabaca inkâr etmeye dayalı ise, diğer tüm tali yolları da Anadolu’daki Türk/Sünni İslâm dışındaki halk ve kültürlerin inkârına çıkar. Bu zırh, resmî ideolojide Osmanlı dönemi üretim biçimi ve bağrında gelişen kapitalist nüveyi, bu nüvenin emperyalist sermayenin de yönlendirmesiyle kapitalist ilişkileri esas alışını ve oradan da burjuva ulus-devlete evirilişini gizlemeyi de ihmal etmez. Resmî ideolojide milliyetçilik misak-ı millî (emperyalizmin izin verdiği ölçüde) ile sınırlandırılmış Türkçülükken; devletçilik ile inkılâpçılık ise kapitalistleşerek, kapitalist-emperyalizmle bütünleşme arzusunun/çabasının adıdır. Halkçılık ve laikliğin Anadolu halklarını afsunlamaya yarayan koca bir hamasiler bütünü olduğu su götürmez. Resmî ideolojinin oluşması kapitalizm ve Türklük dışındaki olguların yaşama şansının cebren engellenmeye çalışılmasıyla eşdeğerdir. Bu süreçte elbette tek başına zor yetmemiş ve kitlerin bilincinde ortak aidiyet duygusu ile istenilen insan tipi diğer ideolojik mekanizmalarla birlikte üretilmek istenmiştir. Eğitim, kültür-sanat faaliyetleri bu aidiyet duygusunun oluşturulmasında ve asimilasyona dayalı rızanın inşasında önemli bir harçtır.
Cumhuriyet dönemi kültür-sanat faaliyetlerinin hemen dikkat çeken özelliği bu harcın çimentosu olma gayreti ve kurucu kadrolarının ürettiği “Ulu önder” mitini bütün söylemlerinde özünde barındırmasıdır. Dönemin vakanüvîsleri gibi çalışan hâkim sınıf edebiyatçıları da eserlerinde resmî söylemi harfiyen işlemiştir. Zaten edebiyat, özellikle roman ve şiir, oluşturulmaya çalışılan ulusun inşasında ikili bir görev görür. Edebiyat, bir taraftan ortak resmî yazılı dili üretirken diğer taraftan gerekli ideolojik malzemeyi içinde kitlelere taşır, resmî ideolojiye zihinlerde meşruluk zemini üretir. Cumhuriyet dönemi romanlarında resmî ideolojinin nasıl taşındığını örneklerle göreceğiz, ama önce romana dair bir iki kısa tespit yapalım.
Edebiyat eserleri yazıldığı dönemin kavramlarıyla düşünür ve o dönemin birçok özelliğini yapısında ister istemez taşır. Edebiyatçının sınıf kimliği, ideolojik tercihinin izdüşümü ve siyasî çatışmaları eserine nüfuz eder. Bu özellik diğer tüm sanat dalları gibi romanında siyasetten sıyrılamayacağının bariz göstergesidir. “Cumhuriyet dönemi” sanatı ya da romanı da böylesi bir çerçeve içinde incelendiğinde resmî ideolojinin söylemlerinin etkisi birçok eserde rahatlıkla görülebilir. Dönemin hâkim sınıf yanlısı romancıları resmî ideolojinin söylemlerini sahiplenerek roman kurgusuyla yaşam içinde üretmiştir.
Resmî ideolojinin kültür-sanat politikası Büyük Millet Meclisi’nin ilk İcra Vekilleri Heyeti’nin 9 Mayıs 1920 tarihli programındaki “Milletin hıfzı ve mevcudiyeti” (Nilüfer Öndin, Cumhuriyet’in Kültür Politikası ve Sanat 1923-1950, İnsancıl Yayınları, s.56.) ilkesi ile yekpare ve saf millî kültürü hedeflemiştir. Bu hedef için Anadolu’daki emekçi halkın toplumsal hafızasını sistematik olarak silmek gerekmektedir. İşte resmî kültür-sanat dolayısıyla dil-alfabe politikası bu toplumsal hafızayı silme üzerine inşa edilmiştir. Edebiyatta da resmî yazarlar diyebileceğimiz çoğu bir dönem milletvekili/bürokrat olan F. Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Gültekin, Memduh Şevket Esendal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi onlarca entelektüel memur (modern vakanüvîs) burjuva resmî ideolojisinin üretiminde rol almıştır.
Cumhuriyetin kurucu kadroları içinde de yer alan Yakup Kadri Karaosmanoğlu yeni nesilde istediği nitelikleri Ankara romanında şöyle ifade ediyor; “Yeni yetişen Türk gencinde tarih bilgisi bir kuru malûmat değil, bir milli şuur ve iktisat fıtratı (Yaradılıştan gelen özelliği) gibi bir tabiî kabiliyettir” (Y.K.Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, 2006, s.180.).
Milliyetçilik egemenlerin elinde ortak pazar ve hâkimiyet alanı üretmek için olmazsa olmaz bir mevzudur. Bu açıdan milliyetçilik onların edebiyat eserlerinde her seferinde derinden derine yayılır, resmî ideolojinin temel ideolojik yaklaşımları zihinlere edebiyat aracılığıyla işlenir. İş öyle abartılı ki “milli edebiyat”, “milli tarih” derken “milli fizik” bile olur…
Halide Edip Adıvar’ın 1922’de ilk kez İkdam gazetesinde tefrika edilen ve “Sakarya Ordusu’na…” diye bir takdimle başlayan Ateşten Gömlek romanı resmî ideolojinin oluştuğu dönemde edebiyat eseri olarak önemli bir işlev görmüştür. “Millî Mücadele”ye dair hâkim sınıf tarafından üretilen birçok iddiayı muhtevasında taşıyan roman, İstanbul’dan Anadolu’ya geçişler ile İzmir’den Yunanistan ordusunun çekilmesine kadarki süreç içinde İstanbul’dan Anadolu’ya geçen bir grup aydının ilişkilerini anlatır. Romanda Türk milliyetçiliği eksenli bir zihniyet hâkimdir. Karakterlerin sınıfsal ilişkileri ve değişimlerine girilmemiş, günlük formatıyla olaylar anlatılmıştır. H. Edip Adıvar romanındaki başkarakterin ağzından Mehmet Çavuş isimli tiplemeden şöyle bahseder; “Çok harikulâde şeyler söylerdi. Bazen bilmem hangi para ile Hayber Geçidi’nden Hindistan’a indiğini tahayyül eder, bazen Mustafa Kemal Paşa ile Atina’yı zapta gideceği günkü muhayyel icraatını anlatırdı.” (Halide Edip Adıvar, Ateşten Gömlek, Can Yayınları, Mart 2008, s. 103.).
Yine Y. Kadri de Halide Edip’ten on yıl sonra ve artık siyasî iktidarın kimin elinde olduğu netleştiği, resmî ideolojinin oluşturulduğu bir dönemde 1932 tarihinde yazdığı “Sakarya Savaşı” yıllarında geçen Yaban adlı romanında köye sığınmış bir İstanbul aydını ağzından; “İşittiniz mi? Mustafa Kemal isminde bir büyük adam, bir büyük kumandan, İstanbul’dan yola çıktı, Anadolu’ya geçti. Erzurum’da, Sivas’ta, milleti başına topladı… Şimdi onun adamları taraf taraf Yunanlarla, Fransızlarla döğüşüyor.” . (Y.K.Karaosmanoğlu, Yaban, İletişim Yn., 2001, s.27.) cümlesini kurar. Romanın ilerleyen sayfalarında aynı karakter; “Askeri hayatında hiçbir bozgun görmemiş olan büyük Türk Serdarının cephede işi ne? Gidip yakından görmek için delice arzuyla tutuşuyorum. Bir Kâbe gibi cepheye gitmek ve onun çadırı etrafında tavaf etmek istiyorum.” (Yaban, s.141.) der. Böylece Y. Kadri resmî ideolojinin tarih kurgusu ile “Ulu önder” mitine nasıl yaklaştığını romanda ifşa işler.
Yine Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1934’te yazdığı Ankara romanında “Ulu önder”i anlatırken; “Bütün bir ırkın asaletini taşıyan uzun parmaklı, güzel elleri bir kehribar tespihle oynuyordu.” (Ankara, s.86.) cümlesini kuracak ve aynı romanın 172. sayfasında; “Türk namını taşıyan bu “mucize adam”ın sesini dinliyordu” (Ankara, s.172.) diyerek Türkçülük ve “Ulu önder” yaklaşımını edebiyat aracılığıyla net olarak ifade ederek resmî ideolojiye olan bağlılığını gösterecektir. Zamanla edebiyatta “Ulu önder” mitine dair sayısız örnekler olacaktır.
“Din ve devlet işlerini ayırma” olarak anlatılan laiklik adı altında yapılan tevatürlerin yansımasını resmî ideoloji içinde düşünen yazarların eserlerinde de görmek mümkündür. Aslında T.C.nin dini anlayışı-laiklik yorumu 1921’de kabul edilen İstiklal Marşı’nın sekizinci kıtasındaki şu dizelerde; “Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli, / Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” net olarak ifade edilmiştir. Bu dizenin belirttiği çerçeve haricinde “dinin devlet işlerinden ayrılması” söylemiyle yapılan tartışmalar özünde laf-ı güzaftan başka bir şey değildir.
Halide Edip Adıvar’ın Türkçe ilk baskısı 1936’da yapılan ve 1942’de CHP roman armağanını kazanan Sinekli Bakkal adlı eserinde, hafızlık yapan Rabia adında bir kız çocuğunun etrafında saray, Osmanlı paşaları ve Sinekli Bakkal sokağındaki ilişkiler anlatılır. Romanda Mevlevi Şeyhi Vehbi Dede kitap boyunca örnek kişilik, bilge, aydın ve hoşgörü timsali gösterilir. Mevlevilik okuyucunun kafasında öğrenilmesi ve mutluluk için benimsenmesi gerekli yol olarak biçimlendirilir. Mevleviliğe olan bu olumlu yaklaşım Alevi-Bektaşi-Kızılbaş dendiğinde Cumhuriyet aydınında tam tersine döner. 1922’de kitap olarak çıkan Nur Baba adlı eserinde Yakup Kadri Karaosmanoğlu Bektaşiliği çürümüş bir kurum gibi göstererek tiksinti içinde Alevi-Bektaşileri aşağılar. Onları haşhaş, afyon, içki ve cinsel arzu peşinde koşan insanlar olarak gösterir, dinsel törenlerinde cinsel ilişkiye girdiklerini ima eder. Alevi-Bektaşiliğin felsefî/batinî özelliğine hiç girmeden dışarıdan bir gözlemle ve gördüklerini de yanlış yorumlayarak anlatır. Alevi-Kızılbaş topluma karşı uydurulmuş adi iftiraları bölüm başlıklarında çaktırmadan ifade eder. “Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner” başlığını attığı ilk bölümde Bektaşi dergâhında ayin-i cem sonrası aşırı içkiden sarhoş bir grup kadın ve erkek arsında yaşanan sözlü bir münakaşa üzerine bir kadın ve erkek arasında gelişen diyalog şöyledir; “Herkesin kavgasından bize ne, cicim. Fena mı, onlar didişirken biz sevişiriz.” (Y.K.Karaosmanoğlu, Nur Baba, İletişim Yn., 2005, s.25.). Nur Baba romanı yayınlandığında Halide Edip Adıvar İkdam gazetesinde övücü bir makale ile bahseder. Ayrıca burada Nur Baba romanını Muhsin Ertuğrul’un Boğaziçi Esrarı adıyla 1923’te sinemaya uyarlandığını özellikle hatırlatmak da gerekiyor. “Laik” Türkiye’de 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, din işleri devlet tekelinde Sünni-İslâm olarak benimsenmiş ve 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren bir kanun ile tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiştir. Tekkelerinin kapatıldığı süreye kadar bir iki baskı daha yapan Nur Baba romanında Alevi-Bektaşi tekkelerine karşı yaratılan tiksintinin muhakkak ki etkisi olmuştur.
Resmî ideoloji devletin ekonomik programıyla da romanlara girer. Faruk Nafiz Çamlıbel’le Behçet Kemal Çağlar’ın 1932’de birlikte yazdığı; “Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız / Tarihten önce vardık tarihten sonra varız… Örnektir milletlere açtığımız yeni iz / İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz…” dizeleriyle resmî ideolojiyi özetleyen 10. Yıl Marşı’nın izdüşümü romanlara da kısa sürede yansır. Zaten devletçilik programının oluşumundaki bürokratlardan biri olan Y. Kadri Karaosmanoğlu’nun 1934’te yayınlanan Ankara romanında 1935 sonrası için gelecek tasarımı söyle yapılıyor: “Türk işçileri, Türk mühendisleri, Avrupa’daki gibi bedbaht da değildir. Eski Roma’nın esir sürüleri gibi bin bir mihnet ve cefa altında, bin türlü mahrumiyete ruhları ve suratları ekşimiş, açlıktan bütün insanî faziletlerini kaybetmiş Avrupa proletaryasının sefalet ve felaketinden Türkiye’de eser görülmüyordu. Türkiye’de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vekarını, mesuliyetini taşıyorlardı. Başlarında patron diye bir belâ yoktur.” (Ankara, s.183.) Devletçilik ilkesinin ne manaya geldiğinin ipuçlarını ve Osmanlının tebaa ilişkisinin işçi sınıfı için devam ettirilmek istendiğini bu cümlede rahatlıkla görmek mümkün. Proletaryanın başında patron yok deniliyor; peki patron yokda kim var? Osmanlı bürokrasisinden süzülerek gelen paşaların askeri bürokrasisi, savaş vurguncusu eşraf ve mütegallibe, toprak ağaları ve hepsinin bir gün olmak istediği devletin kollarında yeni palazlanan burjuvazi. Her türlü grev ve sendikal hakkın yasaklandığı, sefalet içinde demokratik hiç sözü olmayan diline, dinine, kültürüne, zorla yabancılaştırılmış emekçi halk bir devlet memuru hassasiyetini, vakarını, mesuliyetini taşıyormuş! Günümüzde bile maden ocaklarındaki iş cinayetleri sıklıkla işleniyorken; “Kömür ve odun işini en modern tekniğe göre eline almış olan Devlet, artık bu tarihöncesi, bu taşdevri sarığı nasıl kaldırmışsa öyle kaldırmıştı.” (Ankara, s.225.) deniliyor.
Bir taraftan da Y. Kadri, Türk aydınına seslenerek Yaban romanında şöyle serzenişte bulunuyor; “Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı toprağı vardı! İşletemedin.” (Yaban, s.111.). Bu serzenişten kendisinin Anadolu halkını tanıdığı sanılması; aksine Y. Kadri Karaosmanoğlu ve dönemin iktidar yanlısı aydınları Anadolu halkını kendi rızası dışında yasak, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarıyla tek tipleştirmeye ve “devletçilik” ilkesiyle sınıfsal çelişkinin üstünü örtmeye çalışmıştır. Tek parti CHP kendisinin fikrî hayatı dışındaki tüm oluşumlara düşman olmuştur. Sendika, dernek, parti kurmak engellenmiş; farklı dil, din, mezhepten olmak suç sayılmış; karşı koyanlar 1937-38 Dersim katliamında olduğu gibi toplu kıyımlardan geçirilmiştir.
1941’de CHP Genel Sekreterliğine gelen Memduh Şevket Esendal’ın bir banka memuru ağzından anlatılan ve 1934 yılında yayımlanan Ayaşlı ve Kiracıları romanında Dersimlilere dair resmî söylemin ipuçlarını görmek, 1937-38 katliamını yapanların zihniyetini çözmek mümkün; “Hüseyin Beyin aslı Dersim’in Kürtleşmiş Türklerinden imiş. Kendisi Alevi. Bunlar kendilerinin Türk olduklarını, yakın zamanlara kadar da aralarında Türkçe konuştuklarını biliyorlar. Hüseyin Beyin konuşuşu, suratı ora Türklerine benziyor.” (Memduh Şevket Esendal, Ayaşlı ve Kiracıları, Bilgi Yn., 2008, s.76).
Cumhuriyet Dönemi romanlarında resmî ideoloji dışına çıkan ve olaylara gerçekçi bakan yazarlarda olmuştur. Meselâ Sabahattin Ali, 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf romanında taşraya gerçekçi bir bakışla eşraf ve mütegallibenin başarılı bir portresini kaymakamın evlatlığı Yusuf’un yaşamı üzerinden başarı ile çizer. Sabahattin Ali, Yakup Kadri ve Halide Edip’in aksine Aleviliğe-Kızılbaşlığa dair resmî ideolojinin ve genel yargının dışında şöyle bakar; “Bu Alevi köylerinin daha geniş mezhepli, daha samimi ve daha temiz olduğunu uzun memuriyet seneleri öğretmişti ona. Nahiye ve köyleri dolaşmaya çıktığı zamanlarda buralarda kalmayı tercih ederdi.” (Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, Y.K.Yayınları, 2002, s.146-147.)
Sanat ve ideoloji konusunda en çok burjuva sanatçıları “sanata siyaseti katmayın” diyerek özellikle sosyalist sanatçılara saldırmışlardır. Ancak Cumhuriyet Dönemi romanlarında olduğu gibi bu ideaları en vulger şekilde kendileri yapmışlardır. Romanda hayatı gerçekçi bir bakışla işleyerek hayat içindeki sınıf mücadelesinden kaynaklı çelişki ve çatışkıları resmeden sanatçılara saldırılırken resmî ideolojinin dayatmalarının roman içinde işlenmesi “mili edebiyat” diye kutsanmaktadır.
Dönemin iktidar yanlısı yazarlarının eserlerine sinmiş vakanüvis tavrı hiçbir eleştirel süzgeçten geçirilmeden hâlâ öğrencilere okutulmakta, sınavlarda sorulmaktadır. Bu da açık olarak ilk günden beri resmî ideolojinin inkâr-imha ve asimilasyon politikalarının nasıl devam ettiğinin edebiyat alanında bir göstergesidir.