Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Sanat-Estetik-Politika Bütünselliği Bağlamında Ahmet Oktay’ın İdeolojik-Sınıfsal Çelişkisi
Sırrı Öztürk

Sanat Cephesi Dergi’mizde Ahmet Oktay (A. O.)’ın “Sanat-Estetik-Politika Bütünselliği” hakkında yazmak istemezdim. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi: A. O. hastaydı, tedave görüyordu. Hastalık ile boğuşan bir insanı yazımızla üzmeyi düşünmüyordum. İkincisi: A. O. “Sosyalizmden haberli” biriydi. Edebiyat-sanat-kültür-estetik-eleştiri vb. konularda entelektüel birikimi vardı. Birikim ve deneyimleriyle kendisinin devrimci harekete kazanılması ve katkı getirmesi beklenmeliydi. Fakat o Proletarya Devrimcilerinin bu türden incelik ve sorumluluk anlayışına, kendisiyle kurmak istediğimizi ilişki ve diyalog arayışlarımıza hiçbir zaman duyarlılık göstermedi. Gösteremezdi. Çünkü o ‘Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımına’ burjuvaziden önce düşmanca cephe alanlardan biriydi.* Ayrıca A. O., I. TİP üyesiyken SSCB’ye ve Dünya Sosyalist Sistemine bağlı biriydi. Fakat neden sonra troçkizm iksirini içince ne Ekim Devrimi, ne SSCB, ne Sosyalist Sistem ve ne de Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımı bayımızı mandallamayacaktı!?

A. O.ın “sosyalizmden haberli olması” elbette tek başına bir şey ifade etmiyordu. Tekelci sermayenin patronlarından İzak Alaton da “sosyalizmden haberlidir.” Hatta Bilimsel Sosyalizm-Komünizmin yeminli düşmanı “Frankfurt Okulu”nun bu memleketteki temsilcisi konumundaki kimi marksologlar, akademik marksistler gibi o da Marksizm üzerine söz söyleme hakkını kendinde görüyordu. Özel yaşamına, işine, üretim-mülkiyet-paylaşım ilişkilerine zarar vermeyecek biçimde Marksizmi aklınca yorumlamaya dahi yelteniyordu. Marksizmin devrimci özüne ve ruhuna değinmeden o da bu konuda söz söyleme hakkını kendinde görüyordu. Emperyalist-kapitalist sisteme, devlete, kapitalist üretim-mülkiyet ilişkileri ile paylaşım ilişkilerine asla dokunmayan “Marksizm Tartışmaları” memlekette çok revaçtaydı.1

Daha nasıl olacaktı ki? Devrimci tarihi, gelenekleri, birikimi çeşitli niyetlerle çarpıtılmış, kapanın elinde çarçur edilmiş Tarihî TKP’mizden günümüze ne kalmıştı? Burjuva ve küçükburjuva “sol” akımların kuşatmasında Devrimci ve Marksist Sol kadrolar bir türlü ayrışamamışlardı. Yeniden harmanlanıp bütünleşerek devrimci hareketi olması gereken yerde örgütleyememişlerdi. Ciddiye alınacak donanımlı bir SINIF PARTİSİ geleneği, Bilim Kurulu, Akademisi, Enstitüsü olmayan bir gelenek üniversite okumuş aydın geçinenlerin çok yönlü kuşatmasında elbette çarçur edilmek istenecekti. Marksizm üzerine yapılmak istenen ve asla ilerletici olmayan bu türden tartışmaların bu düzeyde oluşuna asla şaşırmıyoruz.

“Sol Cenahımızda” yalnızca bu türden sorunlar yaşanmıyordu. Devrimci ahlak, devrimci siyasî terbiye, devrimci diplomasi bahsinde de çok büyük çamlar devriliyordu.

Sosyalist kültürel birikimi, tartışmaya değer tahlil ve tezlere sahip olmayan, Marksizmi yeniden yorumlayamayan, okumayan, okuduğunu anlamayan, sorgulamayan, kendisini kapitalizmin hayırlı ellerine teslim etmiş, belgelenmiş kimlik ve kişiliğiyle, özel ve öznel konumlarıyla açığa vurulmuş “solcu” takımı ile kimse hesaplaşmıyordu.

Böyleleriyle konuşmak ya da tartışmak da taraflara sıkıcı geliyordu.

Sırtını devlete-sisteme dayamış, kendisine rahatça sunulmuş kimi olanak-bulanaklarla ahkâm kesen o kadar çok “aydın”a sahibiz ki… İdeolojik-politik-örgütsel uzlaşmaz çelişkiler içinde boğulmuş düzeydeki bu türden bir insan malzemesiyle “Sanat-Estetik-Politika Bütünselliği” gibi ciddî bir konuyu nasıl tartışacağız? Ama birileri haddini bilmiyor, kaşınıp duruyor ve ille “gel tartışalım” diyor!?

Böyleleriyle neyi, nasıl, nerede, hangi amaç ve çerçevede tartışacağız?

A. O.ın da “sosyalizmden haberli olduğunu” özel yaşamı, işi, üretimi ve eylemiyle de somutta kanıtlaması gerekir ve kendisinden beklenirdi. Bilimsel Sosyalizm-Komünizm üzerine yalnızca “teorik” laf üretmekle yetinenlerin sosyal pratiği yoktu. Teori pratik bütünselliği olmayanların “dil üstünde kaydırmaca” yapması, onlar açısından doğaldı. Sovyet ve Stalin düşmanlığına endeksli bir “solculuk” anlayışında karar kılanlar gibi o da nehrin karşı yakasındaki yerini almıştı.

A. O.dan ve aynı yöntemi benimseyen “aydın”lardan daha ileride bir adım atmalarını elbette beklemiyoruz.

Günümüzdeki sınıflar mücadelesinde ideolojik-teorik-politik ve örgütsel seçimini doğru yapan hakikî aydınlara büyük bir ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Anılan aydınlar ise, ideolojik ve sınıfsal konumlarına göre, özellikle de devrimci hareketin büyük darbeler aldığı yenilgi dönemlerinde “saatın rakkası misali” bir sağa bir sola gidiyorlardı. Bu da doğaldır.

Devrimci hareketimizin burjuvaziyi köşeye sıkıştırdığı, ideolojik-politik ve örgütsel donanımıyla sistemi silkelediği ve de iktidara aday olduğu dönemlerde kimi “aydın”ların sağ kavisler çizme yerine sola meyilli olduğunu tarihsel örnekleriyle, deneyimlerimizle biliyor ve görüyoruz.

Özetle anılan yenilgi dönemlerinde “sosyalizmden haberli olan” kimi aydın geçinenlerin her ne hikmetse “sol cenah” ile kurdukları ilişkilerinden bir türlü kopmadıklarını, sosyalizm karşıtı moda akımlara kapıldıklarını, emperyalist-kapitalizmin koruyuculuğundaki troçkist ve anarşist kamplarda yer aldıklarını görüyoruz.2

Troçkist ve anarşist akımların dünyada ve yaşadığımız coğrafyada hiçbir zaman iktidar perspektifli, tutarlı bir parti oluşturmadıklarını, siyasal-sosyal devrim yolunda kayda değer bir “vukuat”larının olmadığını da biliyor ve görüyoruz.

Yine anılan Marksizm dışı bu türden akımların dünyada ve yaşadığımız coğrafyada işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin buluşup bütünleşerek birleşik, ciddî, güvenilir ve donanımlı bir İşçi Sınıfı Partisi’nın (İSP) oluşturulması davasına asla duyarlı olmadıklarını da biliyor ve görüyoruz.

Aynı zamanda troçkist ve anarşist akımların yalnızca “Sovyetler Birliği ile Stalin düşmanlığına” endeksli değerlendirmelerinin de “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” yöntemine olumlu hiçbir katkı getirmediğini biliyor ve görüyoruz.

Sovyetler Birliği’nin, Ekim Devrimi’nin ve uygulanan diğer sosyalizm deneyimlerinin daha görkemlisini, daha donanımlısını yapmaya aday olanların, bu deneyimleri Marksist bakış açısıyla tekrar eleştirmeleri ve teori pratikte aşmaları gerekmektedir. Bu yoldaki teori pratikler anlamlıdır. Siyasal-sosyal devrimlerin gerçekleşebilmesine katkıdır. Fakat, ideolojik-teorik-politik ve örgütsel açılardan hiçbir “sayı-suyu” olmayanların sözüm ona eleştirileri yalnızca emperyalist uluslarötesi tekelci sermaye düzeninin devamına hizmet etmektedir.

Bu türden eleştirilerin ne Bilimsel Sosyalizm-Komünizm ile ne de siyasal-sosyal devrimlerin kanuniyetleri ve zorunluluğu ile bir ilişkisi söz konusudur.

 “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” yöntemini kavrayanların, “somut durumun somut tahlilini” yapmayı ideolojik süzgeçlerinden geçirmiş olan aydınların, Marx-Engels-Lenin süreci ile Marksizm-Leninizm’i, tarihsel-sosyal-nesnel gerçekliği içinde değerlendirip değerlendiremediği nasıl anlaşılır?

Bu ilkeselliğin uzantısında “tutarlı-amaçlı-somut bir demokrasi mücadelesi” ile yine “tutarlı-amaçlı-somut bir iktidar (siyasal-sosyal devrim) mücadelesini” atbaşı -koordineli- götürmekten yana olanların samimiyeti nasıl değerlendirilir ya da test edilir?

Sosyalizm’den-Marksizm’den haberli olduğunu lafzen ifade edenlerin samimiyeti Parti, Partileşme Sorunu, İktidar ve Program Anlayışı, Devlet ve Devrim Kavrayışı gibi hayatî ve can alıcı sorunlara bakış açılarından ve de bu bakış açısının uzantısındaki teori pratiklerinden anlaşılır.

Bu türden hatırlatmayı yapmaktaki amacımız, A. O.ın ideolojik-sınıfsal çelişkisini ortaya koymaktır.

A. O., “Edebiyat-sanat-kültür-estetik ve politika bütünselliğinin” de farkındadır. Yaşadığımız coğrafyada sınıfsız sendika, sınıfsız parti, sınıfsız edebiyat-sanat-kültür-estetik anlayışları da oldukça yaygındır. “Sol Cenahımızın” anlamlı ve ileri bir adım atamayışının nedenlerinden biri de bu türden hastalıklarını aşamayışıdır.

Edebiyat-sanat-kültür-estetik ve politika bütünselliğinin farkında olmayanların yapmaya çalıştıkları sözde politik çalışmaların ne kadar yavan ve işlevsiz kaldığı gün gibi ortadadır.

A. O.ın, uzunca bir süre önce (tam bir tarih veremiyorum, galiba 2002 yılındaydı), Radikal gazetesinde 1970 15/16 Haziran Direnişi ile ilgili bir yazısını okumuştum. 15/16 Haziran Direnişi’nin yalnızca tanığı, sanığı değildik. İstanbul-Kocaeli-Sakarya Bölgesindeki eylemlerimiz yüzünden hakkımızda açılan davaların da bir numaralı sanığıydık. Ayrıca Devrimci geleneklerimizdeki Proleter Devrimci tavrımızı yalnızca söz ve eylemlerle sınırlı tutmamış, kitaplaştırmıştık.3 Dileyen bu kitaplarımızdaki malzemeleri ayrıntılı inceleyebilir. Yapmaya çalıştıklarımız belgelidir.

O tarihlerde de üniversite okumuş aydın geçinenler, günümüzdeki  gibi yine ithal malı “kır-kent-öncü parti” teorileri ile sınıfsız sendika, sınıfsız parti, sınıfsız kültür-sanat vb. konuları ilkesizce tartışıyorlardı. A. O.ın Radikal gazetesinde sosyal sınıf tahlili yaparak bağımsız sınıf tavrı konusunda tarihsel deneyimimizi hatırlatmasına bir yanıyla sevinmiştik. Sınıfsallığın göz ardı edildiği bir süreçte onun yaptığı saptama neye alametti? Sınıfların mevzilenişinde proletarya yerine küçükburjuva öğrenci gençliği ikâme etmeye yeltenenler dahi A. O.ın bu yazısından sonra lafzen “sınıf” vurgusu yapmaya başlamışlardı. O günkü AP iktidarının 274-275 sayılı yasaları geriye doğru değiştirmesi ve “DİSK’in çanına ot tıkayacağız!” tehdidi nasıl siyasî bir tavır idiyse, bu saldırılara karşı 15/16 Haziran Direnişi de siyasî bir hareketti. İşçi sınıfının talepleri de ekonomik değil, siyasiydi. En sonunda görüşlerine katılmasak da proletaryayı, 15/16 Haziran Direnişi’nin tarihsel-siyasal-sosyal-sınıfsal özünü hatırlatan bir aydın çıktı diye de sevinmek istemiştik. A. O. yazısının sonunda nedense sözü dolaştırıp troçki bahsine getirmeye çalışıyordu. 15/16 Haziran Direnişi’ni örnek gösterip sınıfsal bir vurguyu hatırlatan A. O.ın troçkistlervari lafı Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist uygulamalara ve Stalin düşmanlığına endeksli bir mecraya getirişine ve bunu 15/16 Haziran Direnişi ile ilişkilendirmeye kalkışmasına ise sevinememiş, bu türden bir yaklaşımı bilimsel ve doğru bulmamıştık.

A. O.ın adı geçen yazısında gerçekten de 15/16 Haziran Direnişi bahsini gündeme getirmesini, hiçbir inandırıcılığı ve ilgisi yokken Sovyetler Birliği deneyimini tartışmaya getirmesini, ardı sıra  troçkizme göndermeler yapıp onu savunup gündeme taşımasını anlamaya çalışıyorduk. A. O. neden bu konuları birbirine karıştırıyor ve ne yapmak istiyordu? Garipsenecek bir durum söz konusu değildi. O da birileri gibi ideolojik-sınıfsal kimliğine uygun düşen görevini yapıyordu.

Kendisini telefonla aradık. Yazısından ötürü kutlamak istedik ve görüşmek-tartışmak talebinde bulunduk. Ev adresini aldık, “İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran” isimli kitabımız başta olmak üzere okumasını dilediğimiz bazı telif çalışmalarımızı ve SORUN Polemik Dergi’mizin o tarihlerde çıkmış bulunan tüm sayılarını bir arkadaşımız aracılığıyla kendisine bizzat elden götürerek armağan ettik. O da ayrıca yayınlarımız arasında bulunan, Kolektifimiz adına hazırlamış olduğumuz ağabeyim Avni Memedoğlu’nun sanatsal ve siyasal evrimini, sanat anlayışını, resimlerini, yazı ve şiirlerini, yaşam öyküsünü, kavgalarını / kavgalarımızı, Yeni Dal Grubu (YDG)’nun oluşumunu, resimlerinden ötürü yargılanışını, işkence görüşünü, hapisliğini, çektiği açlığı ve maddî-moral sıkıntılarını, “Sol Cenahımızın” bu konular üzerindeki eksikliğini ve duyarsızlığını, “Sosyal Realizm” sanat akımı hakkındaki görüşlerini ve çeşitli anı ve tartışmalarını konu alan “Politika-Sanat-Estetik Yolunda ‘Emeğin Ressamı’ Avni Memedoğlu” isimli kitabımızı talep etmişti. Bu kitabı da kendisine bizzat elden ilettik-armağan ettik. Böylelikle kendisiyle karşılaştığımızda ve tartışacağımız konularda hangi türden bir ideolojik-politik hattı tuttuğumuzu bilgi edinmesi için önceden bildirmiş ve kendisini haberli kılmayı uygun bulmuştuk. Ayrıca kendisinden bir röportaj yapma talebinde bulunduk. Bu talebimizi Kolektifimizin konumunu “çok politik” bulduğunu söyleyerek reddetmişti.

A. O.ın sanat-politika vb. anlayışını eserlerinden tanıyor ve izliyorduk. Kendisiyle Kitap Fuarlarında karşılaşıyorduk. O da tanışıklığımıza rağmen standımıza uğramıyordu. Herhalde virüs değil, “mikropla” karşılaşmak istemiyordu. Standımızın önünden “yengeç yürüyüşü” ile geçen o kadar çok yazar vardı ki… Böylelerinin de telif eserlerine ve çabalarına daima sahip çıkmıştık. Kendileriyle anılan ve anılmayan ilişkilerimiz de olmuştu. Bu arkadaşların bazı eserlerini sahiplenirken tecimsel ilişki yerine kolektif ve devrimci ilişkileri tercih ediyorduk. Yani sınıflı bir toplumda kolektif üretim-dağıtım-paylaşma ilkeselliğini bilince taşımaya çalışıyorduk. Büyük bedeller de ödüyorduk. Kolektif üretimde rol alanlara -ihtiyacı olanlara- katkı sunulması gibi son derece zor bir işe girişmiştik. Böyleleri sonradan tecimsel ağırlıklı ve kariyerizme kapı aralayan ilişkileri tercih etmişti. Aralarında sistemin Kolektifimize açtığı cezaî-hukukî-icraî davaların ceremesini de üzerimize yıkanlar çıkmıştı.4 Onlar da standımızın önünden geçerken “yengeç yürüyüşü”nü tercih ediyordu!..

Sonradan A. O.ın Avni Memedoğlu’ndan da söz eden bazı kitap ve makaleleri yayımlandı (“Hayat, Edebiyat, Siyaset -Ahmet Oktay ile Dünden Bugüne” Söyleşi: Metin Cengiz, birinci baskı, 2004, Everest Yayınları, s. 84, 85, 86). Bu kitapta A. O.ın kansere yakalanışı, bu söyleşide giderayak geçmişiyle ilgili anılarını değerlendirdiği anlaşılıyordu. I. TİP hakkındaki görüşlerini sıralıyordu. I. TİP’in “Sanat Bürosu” (aslında “Kültür-Sanat Bürosu”ydu. Günümüzde ise ne TİP misali bir siyasî parti ne de kültür-sanat bürosuna sahip örgütlerimiz söz konusu.) Selahattin Hilav, Leyla Erbil, Edip Cansever, Ahmet Oktay ve Avni Memedoğlu’ndan oluşuyordu. A. O, yazısında “Mehmetoğlu” demeyi uygun buluyor. İki isim arasındaki anlam farkını yok sayıyordu. Söyleşiyi yapan (Metin Cengiz (M. C.) TCK’nın 142. maddesi gereğince 2 yıl hapis yatmış, kitabının önsözünde söyleşiyi yapan olarak özgeçmişini yazmış, Hürriyet Gösteri dergisinde yazıyor.) kişinin Avni Memedoğlu’nun adı geçtiğinde “-Evet, şu bizim işçi resimleri yapan komünist ressam…” demesiyle A. O. şöyle diyor: “Evet, işçi resimleri yapan Mehmetoğlu. Kanımca, Leger’den farklılaşmayı başaramamış kübist resimler yapardı. Ama kötü ressamdı…” Başka bir yerde de “Mehmetoğlu, görevci bir resimden yanaydı. Stalinizme bağlıydı.” dedikten sonra söyleşiyi yapan M. C. de “-Sonuna kadar hep bağlı kaldı.” yorumunu yapıyor.

A. O.ın I. TİP’te M. Ali Aybar’ı “haklı” bulup “biraz da yumuşak olabilirmiş” demesi, Memedoğlu’na “Stalinistti” deyip sonra da lütfedip takdir etmeye yeltenmesi “onu da anlamak gerekiyor” türünden lafları gevelemesi kültür-sanat-politika bahsindeki ideolojik-sınıfsal konumunu açığa vurmaktadır.

Kitabında Stalin’in, Jdanov’un ve Memedoğlu’nun isimleri birkaç yerde geçmesine rağmen isim dizinine nedense alınmamışlardır. Yazarın ve yayına hazırlayan şahısların, o kadar isim arasından yaptıkları bu türden bir tasarruf, yakın tarihimizdeki olay, olgu, süreç ve verileri nesnel gerçekliği dışında, paşa gönüllerine göre tahrif etmenin tipik bir örneğidir.

A. O. ile M. C.nin edebiyat-sanat-kültür-estetik-politika bütünlüğüne bakışı tipik bir aydın elvedasından başka bir şey değildir. Avni Memedoğlu Marksist Eleştirel katkıya açık ve muhtaç bir ressamdı. Memlekette ise, Marksist Eleştirel katkı getirecek ne SINIF PARTİSİ’ne de Bilim Kurulu, Akademi ve Enstitü vardı. Kendilerini Marksist sanan üniversite okumuş aydın geçinenler ise, troçkizm iksiri ile kendilerinden geçip, âdeta sarhoş olmuşlardı. Söze “troçki dediki” diye başlayanlar; olmayan “burjuva demokrasisinde” ödüllendiriliyor, yazıları, kitapları tekelci basın-yayın kuruluşlarında, hatta banka sermayesinin yayınları arasındaki yerini rahatlıkla almalarına yetiyor ve artıyordu. Dahası çeşitli tv kanallarında ahkâm kesmelerine de yaramaktaydı. Kısacası gün onların günüydü!..

A. O. ile M. C.nin Memedoğlu’na “kötü ressam” deyişi okuyanlara hiçbir şey anlatmıyordu. Seçimini “troçki cenahında” yapanların geçim kaynağıdır bu türden kritikler ya da öznel anılar. A. O.a “I. TİP döneminde, Aybar’ın sanat-estetik-politika bahsindeki despotik tavırları karşısında sen ne yapıyordun ve neciydin?” diye sormak lâzım… Memedoğlu Tarihî TKP’nin kadrosu olarak Sovyetler Birliği’ne, Dünya Sosyalist Sistemi’ne bağlı ve saygılıydı. Son nefesine kadar da bağlı kalmıştı. TİP merkez kliğinin sağ teslimiyetçi oportünist çizgisine karşı tavır almıştı. Aybar-Aren-Boran-Sargın yönetiminin Devrimci ve Marksist kadrolara karşı açtığı savaşta, Proleter Devrimci kanadın yanındaki yerini almıştı. I. TİP’e TKP’nin yönlendirmesiyle girmişti. Bizim de siyasî seçimimiz bu türden yönlendirmelerle olmuştu. “Örgütler Anarşisi” hastalığına yakalanmış kimi “sol” örgütlerin “Gel bize biat et!” önerilerine ise daima şu anlamlı cevabı veriyordu: “Önce gidin vitrininizi onarın. Komünistlerin birliğini sağlayın. Ondan sonra gelip benim kapımı çalın!..”

M. Ali Aybar’ın Abidin Dino, Nuri İyem, Bedri Rahmi Eyüboğlu türünden ressamların “Batı öykünmeci”, taklit, popülist, soyut ve abstre resim anlayışlarını memlekete taşıması karşısında Avni Memedoğlu Yukarı Mezopotamya, Dersim ve Erzurum emekçi halklarının yaşamını Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne taşımıştı. Komünizm tüccarı Akademi öğretim üyesi bilirkişilerin marifetiyle TCK’nın 141 ve 142. maddelerine göre yargılanmış, işkence görmüş ve hapis yatmıştı.

Neşet Günal ise Orta Anadolu’nun “ter insanlarını” Akademi’ye taşımıştı. Yeni Dal Grubu (YDG) ressamlarından ressam Marta Tözge, İhsan İncesu, Kemal İncesi, Hikmet Paksüt, İbrahim Balaban’ların, heykeltıraş Vahi İncesu’ların sanat anlayışları hiçbir ansiklopediye girmemiştir. YDG zinhar hiçbir yerde anılmamaktadır.

Neşet Günal devlet tarafından Fransa’ya eğitime gönderilmiş, YDG’den ayrılmış, dönüşünde DGSA’ya öğretim üyesi yapılmıştır. Neşet Günal bundan sonraki eserlerinde artık “ter insanlarını” değil, metafizik fetişleri, korkulukları resmetmeyi yeğlemiş ve çizgisini değiştirmiştir. Buna rağmen pentürü kuvvetli yetenekli bir ressam olduğunu kanıtlamıştır.

İbrahim Balaban’a hapisteyken ilk resim derslerini aldığı Nazım Hikmet ustasından, onun yönlendirmesinden geriye hiç bir şey kalmamıştır. Burjuvalar Balaban’ı sahiplenmiş, eserlerini satın almıştır. O da “Ben öküz ressamıyım.” diyerek hem çizgisini değiştirmiş hem de YDG’den ayrılmıştır. 27 Mayıs 1960 tarihinden dört gün sonra YDG’nin İstanbul’da açtığı ilk resim sergisi nedeniyle YDG’nin sanatçıları tutuklanıp Balmumcu Askeri Hapishanesine konulmuş ve haklarında “Resimleriyle komünizm propagandası yapmak, 27 Mayıs’a karşı gelmek, inkılap düşmanlığı yapmak” gibi suçlamalarla yargılanmışlardır.5

Tarihî TKP’nin kadrolarından Nejat Tözge’nin eşi Marta Tözge Alman Temerküz (Toplama) kamplarında bir yıl kalmış, 1945 yılında Kızıl Ordu sayesinde özgürlüğüne kavuşturulmuştu. Almanya’da ve Türkiye’de gördüğü işkenceler sonucunda ruh sağlığını kaybetmiştir. Fakat eserleriyle (soyut resim anlayışına rağmen) faşizmin çirkin yüzünü resmetmekten asla uzak durmamıştır.

Bu süreçte YDG dağılmış, fakat Memedoğlu tek başına “Sosyal Realizm Sanat Akımı” çalışmalarını sürdürmüştür. Öğrenci yetiştirmiştir. Sistemin çok yönlü baskısına, artı-değer sömürüsüne, inkâr-imha-asimilasyon politikalarına, çektiği açlığa, yoksulluğa, “Sol Cenahımızın” duyarsızlığına ve kuşatmasına karşı iddiasının arkasında durmasını bilmiştir. “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.” diyerek yolunu seçmiştir. Memedoğlu’nun yaşamına, sanat anlayışına en büyük katkıyı Aile Kolektifimiz yapmış ve onu mücadelesinde asla yalnız bırakmamıştır. Bu satırları kaleme alan kişi ile, yani benimle, aramızda yaptığımız Marksist Eleştiri’ler -tartışmalar- yüzünden tam 9 yıl konuşmamış, kavgalı olmuşuzdur. Kardeşlik gibi insiyaki bağlarla asla hareket etmediğimizi, hatırasına hazırladığımız kitabımızda da aynen yansıtmışızdır. Dileyen Memedoğlu’na yaptığımız eleştirilerimizi ayrıntılı inceleyebilir. Belgelidir.

Haklı-haksız tartışması bir yana Picasso’yu “büyük ressam” yapan onun kişiliği ve eserleri değil, Fransız Komünist Partisi(FKP)’nin Alman Nazizmi’ne -işgale- karşı örgütlediği yeraltı mücadelesinde partili ressamını ve eserlerini sahiplenmesidir.

Bu memlekette de adına ve devrimci geleneklerine bağlı bir İSP oluşturulabilinmiş olsaydı, Memedoğlu’nun resim anlayışına yapmaya çalıştığımız eleştirel katkıyı bu türden bir kurum gerçekleştirmiş olurdu. Aynı zamanda Memedoğlu’na karşı burjuva ve küçükburjuva “sol” akımların çok yönlü “sinsi kuşatması”, sömürüsü kırılıp aşılır, onun sanat anlayışı ve eserleri de yerli yerine konulurdu.

A. O.ın “kötü ressamdı”, “kaba saba resimler yapardı”, “el ve ayakları abartılı çizerdi” türünden yakıştırmalarını eleştiri yerine koyamayız. İyi ile kötü’nün neyi anlattığını bilmiyoruz. Memedoğlu resim anlayışını belirleyen etmenleri yazılarında da belirtmiştir. Öğrenciliğinde Afrika, Mısır, Latin-Amerika, Maya, Aztek, İnka uygarlıklarının resim ve heykel anlayışlarından çok etkilendiğini ve esinlendiğini kendisi de söylemektedir. Resimlerinde titizlikle çizdiği işçi ve emekçi halklarımızın yüzleri son derece temiz ve düzgündür. Birileri gibi “hain bakışlı işçi” ya da “lumpen” portrelerini “proletarya” diye resmetmeye yeltenmemiştir. İşçi ve emekçilerin el ve ayak çizimlerindeki abartı ise bilinçli bir seçimle yapılmıştır. El’in, Ayak’ın iş ve üretim faaliyetindeki rolünü öne çıkarmıştır. Ayrıca ve böylelikle insanın beyninin gelişimi ile el-üretim arasındaki diyalektik bütünlüğü vurgulamayı amaçlamaktadır. Memedoğlu A. O.ın iddia ettiği gibi “kübist” bir resim anlayışına sahip değildi. Akademi hocaları öğrencilerine evrensel sanat akımlarını öğretirken kübizm türü eskizleri çizmelerini de öğütlüyorlardı. Memedoğlu’nun öğrencilik yıllarında yaptığı kara kalem bir iki kübist çalışması da vardır. Fakat o “kübist” bir ressam değil, “Sosyal Realizm Sanat Akımı”nın yaşadığımız coğrafyadaki bir uzantısıydı.

“Koyu Stalinistti” benzetmesi ise burjuvaziye hulus çalmak manasını taşır. Çünkü burjuvazi de Memedoğlu’nun resimlerini aynı mantıkla yargılamıştır. Manifesto adlı tablosundaki bay-bayan kompozisyonundaki emekçi bay “Stalin’e benziyor” suçlamasına maruz kalmış ve yargılanmıştır!

Memedoğlu İstanbul Emniyet Müdürlüğünde, Sansaryan Han’daki işkenceli sorgusunda, Karadenizli işkenceci polisin, “Ula pezevengun ogli guvercun resmu yapayusun da, niçun karga resmu yapmayusun?” diye demir bir tava ile canavarca dövülürken, ağzı burnu kırılırken A. O. “varsıl” bir aile geleneğinin yumuşak yataklarında yatıyordu. Pratiği olmayan “solcu” kimliği ile sosyalist geçiniyordu. Siyasî seçiminde giderayak troçkizm ile tanışan A. O., o tarihlerde ne yapıyordu?

A. O. YDG’nin oluşumundan, bu süreçteki sanat akımlarından, kavgalarından, bildirisinden, “Sosyal Realizm Sanat Akımı” anlayışından, YDG ressamlarının işkence görüp tutuklanışından, yargılanışından, iddialarının arkasında durup bedel ödenmesinden niçin söz etmiyor?

A. O.ın kendisi hariç, I. TİP “Kültür-Sanat Bürosu”nu oluşturan sanatçıların hiçbiri artık yaşamamaktadır. Şimdiki “eleştirilerini” onlar yaşıyorken niye yapmamıştır? Birileri ona göre “Koyu Stalinistti” TİP üyesi iken kendisi nasıl bir sol anlayışa sahipti, neciydi? I. TİP içindeki siyasî ayrışmalarda Memedoğlu’nun tavrı açıktı. Kıvılcımlı’nın tabiriyle ABACI’ların (Aybar-Boran-Aren-Sargın) yanında değil, Proleter Devrimci kadroların yanındaydı. 28-29 Ekim 1971 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Proleter Devrimci Kurultay’a katılmış ve anlamlı bir konuşma yapmıştı.6 A. O. ise  âdeta “cızdım oynamiram” diyerek I. TİP’den ayrılmayı (aydınların kaçış tarzını) tercih etmişti. A. O.ın günümüzdeki konumu nedir?

Memedoğlu, I. TİP İstanbul Eminönü İlçesi’nde partinin verdiği tüm görevlerini yerine getiriyor, aidatını ödüyor, hatta tulumunu giyip boya badana işlerini de yapıyordu. Fırçasıyla sokak ve duvar yazıları yazıyordu. Aynı ilçe üyesi Nabi Yağcı’lar, Veysi Sarısözen’ler ise gizli diplomasi yürütüyor, “partizan” isimli dergileriyle örgütçülük -komünistçilik- oynuyorlardı. Sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisinin, ABACI’ların birer “hayırlı evladı” olarak korunuyordu.

Ahmet Oktay arkadaş sen ne yapıyordun o tarihlerde? Şimdi ne yapıyorsun? Yazılarınla kime hizmet ediyorsun?

* Ahmet Oktay’ın gerici ideolojik-sınıfsal konumunu Devrimci ve Marksist entelektüel kimlik ve kişiliği ile tanınan aydınlardan Aziz Çalışlar, Gerçekçilik Estetiği isimli eserinde, sayfa: 170-298’de hak ettiği ölçülerde açığa vurduğu için bu açılardan bize bir iş bırakmamıştır.

            Dipnot Açıklamaları:

1 Ayrıntılı bilgi için bakınız: “Marksizm Tartışmalarına” Marksist Bakış, Kolektif, Sorun Yayınları, Aralık 2009.

2 Sosyalist-Komünist hareketimizde kendilerini troçkist, anarşist olarak niteleyen akımlar daha önceleri yoktu. 1950 Komünist Tevkifatı döneminde ortaya çıktılar. Orhan Suda ile başlayan troçkist akım daha sonraları “aydın” geçinenler arasında yaygınlaştırıldı. Günümüzde Fikret Başkaya, Masis Kürkçügil, Sungur Savran, Şadi Özansu vb. troçkist, Gün Zileli, Demir Küçükaydın vb. de önceleri troçkist, sonradan anarşist akımların bölge temsilcileri olarak anılmaktadırlar. Bu isimleri “yeni” troçkist sektler takip etmektedir. “Sosyalizmden haberli” birer “iyi insan” olmalarına rağmen (ki, hepsini yakınen tanımaktayız. Bazılarıyla hapishane arkadaşlığımız da olmuştur.), “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” temel bahsinde, Parti, Partileşme Sorunu, Komünistlerin Birliği, Devlet, İktidar, Devrim, Strateji ve Taktik vb. ilkesel konularda hiçbir zaman kolektif adımlar atmaya, birikimlerini nihai amacı-hedefi bir Devrimci ve Marksist kadrolarla Program Tartışmalarına ve de olması gereken yerde örgütlenmesine aday ve taraf  olmadıklarını teori pratikleriyle göstermişlerdir.

3 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran -Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar- Sorun Yayınları, Birinci Baskı: Şubat 1976, İkinci Baskı: Ekim 2001.

4 Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Talat Turhan, Orhan Gökdemir, Ertuğrul Kürkçü, Zeki Tombak, Haluk Yurtsever, Suat Parlar, İlker Belek, Turgan Arınır, Hüseyin Aykol vb.

5 Ayrıntılı bilgi için bakınız: Çetin Yetkin, Siyasî İktidar Sanata Karşı, Bilgi Yayınevi, 1970, s. 234-260. Ayrıca, Memedoğlu’nun kitabına bakınız.

6 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., Partileşme Sorunu III, Sorun Yayınları, Ekim 1988.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı