
Arkadaşlarıyla ilişkileri oldukça bozuktu. Devamlı aşağılayıp eziyorlardı onu. Çelimsiz, güçsüz ve aykırı olduğundan durmadan dayak yiyor, en çok da “Piç” demelerine bozuluyordu.
Sövülüp dövülse de vazgeçmiyordu inadından. Küfürse küfür diyor ve dayak yiyeceğini bile bile aykırı olup çıkıyordu.
Doğarken mi suçluydu ne?
Çocuklar işte, böyle, küfürle emzirilip büyüyor ve dökülüyorlar sokaklara.
Kavga dövüş derken sevmeyi, sevilmeyi ve kendilerini de terk edip gidiyorlardı başka dünyalara.
On yaşlarındaydı Ali. Çelimsiz bir çocuk ama diriydi. Saçları uzun ve kirliydi. Sol kaşının üstündeki yara izi ve asık suratı, kavgacı bir çocuk izlenimi veriyordu. Aslında öyle değildi. Her zaman itilip kakıldığından, savunmaya hazır ve tetikte olmak zorundaydı.
Masallardaki Kafdağı, Beyaz Atlı Prens, padişahın küçük kızı falan en çok da Keloğlan’ı seviyordu.
Çocukça duygularıyla bir gün “Keloğlanım ben, Keloğlan…” diye oyun oynar gibi dolanıp gezerken. “Git be.. Piç Oğlan” deyivermişti çocuğun biri. Yanındakiler de güle güle katılmışlardı.
Adı yokmuş gibi “Piç Oğlan” diyorlardı şimdi ona.
Her seferinde;
“Sensin Piç Oğlan” diyerek, aynen iade ediyordu.
Mahalledeki çocuklardan hoşlanmıyordu. En çok da annesinin “Ne olacak, piç kurusu” diye bağırıp çığırması çok zoruna gidiyordu.
Kafdağı’na gitmeyi bile aklından geçiriyordu. Yoksul olmasına diyecek yok, aklını da beğeniyor ama nasıl güçlü olacağını bilemiyordu. “Herhalde büyümeliyim” diye düşündü. Günü geldiğinde, Kafdağı’na padişahın küçük kızını istemeye gidecekti.
Yaşadıklarına bakınca, aklıyla duyguları zıtlaşıyor, çocuk olmaktan çıkıyordu.
Bir gün efkârlanmış da neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştı.
“Çocuk olmayı bırakmalıyım” dedi.
Akşama kadar hayalleriyle dolup dolup boşaldı. İşe gidiyorum demişti annesi. Akşam oldu hâlâ yoktu. Koca bir gece evde tek başına ve korkmamaya çalışırken korktuğunu anlayamamıştı. Sabahleyin kalktığında annesine bakındı, evde yoktu. “Olsun” dedi ve işte o gün büyüdüğünü gördü Ali.
Ve o gün, yüreğine dolan ve onu büyüten acılarıyla birlikte yola çıktı.
Kaçıyordu ama nasıl bir yaşamın peşinden gittiğinin farkında değildi.
Yolun nereye gideceğini sormadı. Ne kadar sürdüyse yolculuk; geldiği yeri de sormadı.
İndiği garajın içinde ve etrafında saatlerce dolanıp durdu. Kaybolma korkusuyla garajdan uzaklaşamıyordu. Belki de bu nedenle, koskoca bir gün acıkıp susadığını bile anlayamadı.
Korkmuyorum” diye düşündü. Kendi korkularına ve açlığına, tokluğuna meydan okudu.
Büyük kentin ilçe garajlarından biriydi burası. Akşam olunca ortalık iyice sakinleşmiş ve etrafta kimse kalmamıştı. Gece karanlık duygular içinde akıyor ve yaşamı kör yerinden çekip götürüyordu.
I
Ertesi günün sabahında, yaşlı bir adam garaj kahvesine oturmuş çayını yudumluyordu. Bardağını boşaltıp, masaya koyarken kalktı. Ayağı sakattı, aksayarak kahveden çıktı ve tezgâhını kurmak için lokantanın arka tarafına doğru yürüdü. Eşyalarının bulunduğu yere geldi. Örtülü tenteyi bir ucundan çekip kaldırınca, şaşırıp kaldı. Dokuz-on yaşlarında bir çocuk, tezgah, tabure ve birkaç araç gereç arasında, battaniyeye sarılmış halde, minderin üstünde kıvrılmış yatıyordu.
Seslendi ve kolunu dürttü uyanması için ama kıpırdamıyordu. Açlık ve uykusuna dolan yorgunluk iyice bastırmıştı. Biraz daha yakasından, kolundan çekiştirince uyandı ve gözlerini ovuşturarak doğrulmaya çalıştı.
“Neredeyim ben?” diye soruyordu.
“Kalk bakalım” dedi yaşlı adam. “Burada ne arıyorsun anlat bana.” Sonra da ilave etti; “Evden mi kaçtın yoksa?”
Çocuk, toparladı kendini ve niçin burada olduğunu hemen hatırladı.
Bana kızmadınız değil mi?”
“Adın ne senin?” Çocuk önce bir durakladı “Piç Oğlan” diyecekti neredeyse.
“Ali” dedi.
***
Yaşlı Adam, garajın giriş kapısında, çiçekçilik yapıyor; çiçekleri, üçer, beşer desteleyerek tezgâha sıralıyor ve satmaya çalışıyordu. Adamın ilginç bir yöntemi vardı. Arada bir kavalını alır -Kara Koyun- türküsünü çalmaya başlardı. Hani tuz yedirmişler koyunlara… Sürüyü suya götürüp, içirmeden geri getiren çobanın hikâyesi… Belki de kendi -Kara Koyun- oluyor kavalını çalarken. Su içmeden, içirmeden sürüye, dönüyorlardı ırmağın kenarından.
Kavalın sesine takılıp gelenler oluyordu. Düzeni böyleydi Yaşlı Adam’ın ve yaşamından şikâyetçi değildi.
Akşam olunca çocuğu evine götürdü.
Evde üç çocuk daha vardı. Uzun zamandır birlikte yaşayıp gidiyorlar ve onlar amcalarına Âdem Baba diyorlardı.
Üç beş gün sonra, bir akşam, Âdem Baba Ali’yi karşısına aldı;
“Seni evinden merak ederler, pişman olmadan seni geldiğin yere göndereyim” diye ısrar ettiyse de olmadı. Çocuk, kırık duygularını önüne döktü. Yaşından beklenmeyen bir olgunlukla;
“Geldiğim yerde ‘Piç Oğlan’ diyorlar bana. Annem bile ‘Piç Kurusu’ diyerek durmadan dövüyor, küfür ediyor. Kimsem yok benim. İstemiyorsanız yanınızdan giderim.” deyince üzüldüler ve bu konuyu bir daha açmadılar.
Büyük bir ciddiyetle oyun oynar gibiydi Ali. Tükenmez kalem, not defteri ve kağıt mendillerle birlikte, küçük bir el tezgahında, yaşamını ve umutlarını pazarlamaya çalışıyordu.
Annesinin dayağından, küfürlerinden de kurtulmuş ama sağlığı iyi gitmiyordu. Sık sık hastalanıyor ve öksürükten kendini alamıyordu.
Akşam olduğunda herkes evde olacak. Âdem Baba öyle istiyordu. “Sakın ha… Kapkaççılara ve tinercilere kapılmayın” diyordu.
***
Geç vakit olmuştu bir akşam;
Kapı gıcırdayarak açılır gibi oldu ve sonra gürültüyle duvara çarptı. Koşarak gidip baktıklarında, Ali’yi, kapının eşiğinde, ıslak ve çamurlu haliyle yığılmış olarak gördüler. Sırılsıklam olmuş yağmurdan. Kollarından tutup içeriye aldılar. Giysilerini değiştirip kanepenin üzerine yatırdılar ve üstünü iyice örttüler.
Çelimsiz ve küçük bedenini ateş basmış yanıp tutuşuyor, gözlerini açamıyordu.
Aşağılanmış duygularıyla başını iki yana sallayarak sayıklıyor “Sensin piç.. Piç değilim ben” diye sesi düğümlenerek kısık kısık ağlıyordu.
Âdem Baba, ateşini düşürmek için havluyu ıslatıp, alnına, yüzüne ve kollarına sürüyordu. Islak havlunun serinliğine dayatıyor, yanıyordu Ali’nin taze bedeni.
Gece yarısına doğru, ateşiyle birlikte sayıklaması da gitmiş, yüzüne duru bir aydınlık çökmüştü.
Diğerlerine yatmalarını söyledi Âdem Baba. Kendisi de kanepeye yaslandı ve öylece oturduğu yerde uyuyup kaldı.
Kısa bir süre sonra uyandı ve endişeli bir telaşla, elini çocuğun alnına koydu, umutla yüzünü okşadı.
“Ali, aç gözlerini…”
Soğuktu yüzü ve üşüdü sandı. Yorganı kenarlarından iyice kıstırdı. Omzundan tuttu ve sakınarak hafifçe sarstı;
“Ali, aç gözlerini”
Odanın çıplak duvarlarında aç, aç diye yankılanıyordu Yaşlı Adam’ın sesi; diğer çocuklar da uyanmış, uykulu gözlerle bakıyorlardı.
Sabah olduğunda, Âdem Baba mahalle muhtarına gidip durumu anlattı. Hastaneye telefon ettiler. Hemen ambulans geldi ve çocuğu alıp götürdüler. Doktorlar da gördükten sonra morga kaldırdılar.
***
Savcılık “Acaba” dedi, “Toplumsal düzene, suya ve sabuna dokunmadan suçluyu nasıl ortaya çıkarabilirim?” diye düşündü ve Adem Baba’dan soruşturmaya başladı.
Yaşlı Adam, önce yutkundu ama ne söyleyeceğini sakınmadı sonunda.
“O yaşlardayken, bende yalnız başınaydım. Bunun ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Şimdi, daha da fazlasıyla ve sürüyle sahipsiz çocuk sokaklarda Savcı Bey. Devlet Baba arayıp sormak için onların ölmelerini mi bekliyor?”
Sanki savcıyı sorguluyordu. Ağır ağır kelimelerin üstüne basa basa:
“Ali’nin babası kim savcı bey?
Annesinin ırzına geçen…
Çocuğa piç diyenler kim?.. Savcı bey, suçlu kim?.. Kim?..”
Sorgudan sonra annesini bulup getirmişlerdi. Oğlunu tanımıştı kadın.
***
Devlet Baba nesiydi onun, çocuk yaşta mezarını kim kazdı Ali’nin?
Yaşlı Adam düşünürken, bir yandan toprak atıyordu çocuğun mezarına.
İşini bitiren gitmişti mezarlıktan. Yalnız kaldığında bir selvi ağacının dibine oturup yaslandı. Kavalını çıkardı ve usul usul acılarını üfledi Feleğin kulağına. Yoğun duyguları ve kavalından çıkan ezgiyle birlikte, eski yaşanmış acılarına götürdü kendini. Tuz yedirmişler koyunlara da, suya götürüp, içirmeden geri getiren bir çobanla, sürünün öyküsüydü bu. Kara Koyun, çoban ve sürüyle birlikte su içmeden dönüyorlardı ırmağın kenarından.
Çocuklar da gelip durmuşlardı Yaşlı Adam’ın başına. Kavalın yanık sesiyle birlikte, dışlandıkları bu acımasız yaşamdan ve dünyadan, garip duygular içinde, karanlık bir yolculuğa çıkıyorlarmış gibi, kendilerini uğurluyorlardı.
Sustu Yaşlı Adam ve yavaş yavaş dudağından indirdi kavalını. Ali’nin üstüne yığılan kara toprağa bakarken dalıp gitmiş ve gözleri dolmuştu.
Kalktı ve mezarın yanına gidip diz çöktü. Ağlıyordu Âdem Baba.
Ve kavalını, doğarken suçlu çocuğun başucuna dikti.
“Belki de yazılı bir taşı olmayacak bu mezarın” dedi.
15 Haziran 2010-İzmir-Selçuk