Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Yumuşak Şekerleme
Derya Ulu

“Geldim, geldim”

-Ooo! Geldin mi?

“Geldim. Çıktınız mı?”

-Evet çıktık.

“Nereden çıktınız?”

- İçerden.

“Ne yaptınız orada

-Görüştük. Görüşe girdik. Bitti görüşümüz çıktık içerden.

“Araba mı bekliyorsunuz?”

-Evet. Otobüs bekliyoruz.

“ Ya gelirse?”

-Gelsin.

“Gelince ne yapacaksın?”

-Gelince otobüsü durdurup bineceğim, sonrada İstanbul’a gideceğim.

“Binince ne olacak?”

-Binince otobüs hareket edecek işte!

“Ya kapıyı açmazsa?”

-Açar, açar.

“Açmazsa kızar mısın?”

-Kızarım tabi…

“Açarsa ne olur.”

-Açarsa… Hı Bir düşüneyim. Buldum, binerim otobüse.

“Oradaki ne der? Oradaki niye gelmedi?”

-O tutuklu. Hapsettiler onu. Bak askerler de var. Çıkamaz oradan. Yasak!

“Ne dediler?”

-Kim ne dedi?

“Asker. Asker orada onu mu tutuyor?”

-A, a, evet tutuyor. Asker onu bırakmıyor.

“Asker döver mi?”

- Döver.

“Beni?”

-Seni dövmezler herhalde mazeretin var. Ama bak sende tutuklanırsan döverler.

“Yok, yok dövmez. Onlar beni dövmez”

Çocuksu bir tebessümle soruyor sorularını. Karnı yumuşakça gibi şişkin ve yumuşak. Boynu omuzlarının içinde kaybolmuş. Üstü temiz ama oldukça eski. Ayakkabıları rengini kaybetmiş ve yırtık. Güneşten teni, tarlalarda kavrulan ırgatlar gibi kararmış. Ağzı bir karış açık, sırıtarak sorduğu sorularından da anlaşılacağı gibi kafası şekerli biraz. Orta şeker. Tatlı şekerlemelerden.

Hapishane ziyaretlerimizin saatler alan bekleme safhalarında, hiç usanmadan aynı soruları sorup, konuşarak yoldaşımız olur şekerlememiz. Gülerken çocukluğundan gelen saflık, katıksız sevgisi yansır yüzüne. Öğle candan gülüşü vardır ki ilk gördüğünüzde ürküp geri dursanız da bir süre sonra onunla en koyu sohbette bulursunuz kendinizi.

Saatlerce konuşur konuşmasına da, bu amansız ve peşi sıra sıraladığı soruları bıktırır insanı bazen. Sorarken de, konuşup gülerken de gözlerine bakmaz insanın. Gözbebekleri, baş edilmez bir korkuya kapılmış gibi titreşip dururlar. Yere bakarken bile topraktan utanırcasına kaçırır gözlerini.

Birde koşuşunu görmelisiniz. Gözlerini yerden kaçırınca bütün marifet ayaklarına kalır. Ellerini bilekten endamlı bir genç kız gibi kırıp, sallana, sallana yamuk yumuk koşturur her gittiği yere. Koşarken midesi, ayran dolu bir tuluk gibi sağa sola sallanır. Bu öğle bir sallanıştır ki,  çalkalana, çalkalana gelen tosunun yanınıza varmadan dağılacağını sanırsınız.

Balonun içine su doldurup top oynarsınız ya. Sanki patlayıp sular üzerinize boşalacak gibidir hani. Aynen öğle patlamaya hazır su dolu bir baloncuktur karşınızdaki.

Yine bir görüş sonrası. Hüzünlü ve yorgun… Geride isyansız bıraktığımız sevdiklerimiz, önümüzde sürüp giden günlük yaşam kavgası… Yaşamın hızlı akışı, dört duvar içinde, kanıksayarak bıraktığımız, yüreğimizin inci parçalarına üzülmemize bile müsaade etmiyor. Sırtımı dayadığım insan yapımı beton hapishane duvarlarına bakıyorum. Yolun karşısında ise insan yapımı evlerin içine hapsolmuş yaşamlar diziliyor karşımda. Karamsarlığın etrafımı sardığı, kölelerin var olma savaşımında boğulduğu yaşamı düşünürken takılıyor gözüm yumuşakçaya. Karanlık suların girdabından söküp alıyor beni. Elimde olmadan gülüyorum. Hem de keyifli bir gülümseyiş gelip sarıyor her yanımı, yüreğimi.

Bizim yumuşakça yolun karşısında, arabasını park etmiş ziyaretçilerin yanında henüz. E, e, oda biliyor, para olsa, olsa onlarda olur. Yanlarına koşarak, çalkantılı esintiler saçarak varıyor. Sanki herkes onu bekliyormuş gibi:

“Geldim, geldim.” Demeyi de ihmal etmiyor. Ziyaretçiler bu buz gibi betonların, hayatları hayatlardan koparan, insan öfkesiyle yapılmış duvarların içinde, yine insan yapımı bu hatalı şekeri görmekten memnun olmuş gözüküyorlar. İstisnasız yumuşakçayı gören herkesin yüzüne gülümseme yayılıyor.

Bu memnuniyetlerini ifade etmek için sözlerine birazda şaka katarak takılıyorlar yumuşakçaya:

“Yaaa! Yav sen hoş gelmişsin!”

Yumuşakça, gözleri her zamanki gibi yerde üstten beyazları çıkmış, elleri karın hizasında bilekten kırık, sırıtarak başlıyor sorularına:

“Paran var mı?”

“Var. Al bakalım”

Aynı anda diğer bir ziyaretçi de elini cebine atmış para çıkarıyorsa, bizimki parayı kendisi istememiş gibi, gevrek, gevrek gülerek:

“Sende mi vereceksin yaa!” demesin mi? Öyle memnundur ki durumdan, daha bir estirir vücudunu, gülümsemesine hafif bir “he he”ler bile konmuştur artık.

Gayet memnun kikirdemeler arasında toplar parasını. Araba hareket edinceye kadar bekler yanlarında. Aldığı paranın karşılığını da, araba hareket edince, arabaya eliyle bir tane şaplatarak öder. Gülerek, şaplakla yolcular velinimetlerini.

E,e biz otobüs bekleyenler her hafta yirmi dakikamızı beklemeye ayırırız. Bizim yumuşakçada öğrenmiş bunu. Bu yüzdende pek aceleye getirmez yanımıza gelişini. Önce hasılatını toplar, en son bizi uğurlamaya gelir.

Bu ilk karşılaşmamız olmadığından benden para alamayacağını bilir. Bu eksik zekasıyla bunu kavramış. Para yerine ben onunla bol, bol sohbet ederim. Arada ondan çok soru sorup sıkıştırırım onu. Bu sohbetten oda keyif alıyor olmalı ki konuşmaya başlayınca hemen tanıyor beni. İstekle başlıyor sorularına. Bende bekleme arkadaşı edinmiş oluyorum böylece.

Karşıdan çalkalanarak gelişini izliyorum. Bana doğru yönelerek gelişine bakıyorum. Yanıma varınca bir adım geride durup soruyor:

“Paran var mı?”

Konuşmadıkça tanımıyor beni. Gözleri iyi görmüyor maalesef. Bir iki dakika susuyorum ısrarlı sormaya devam ediyor. Dayanamayıp konuşmaya başlıyorum.

-Yok, sende var mı?

Sesimi tanıyınca gülüşü değişiyor şekerlemenin. Kendini tutamayıp elimden bile tutuyor.

“Sen misin? Bende para var. Adamdan istedim verdi.”

- Bana da versene parandan biraz.

“Ben çalışıyorum şimdi, sonra bakkala gidiyorum ver diyorum veriyor”

-Ne veriyor?

“Ekmek arası veriyor”

-E,e bana!

“Sana da alırsam param biter!”

-Adın ne senin?

“………..” sessizlik.

-Söylesene adını. İyi tamam söyleme adını nerede oturuyorsun onu söyle bari.

“………”

Kendisiyle ilgili konularda pek konuşmuyor yumuşakça. Adını evini sorunca ya susuyor ya da konuyu değiştiriveriyor sorularıyla.

Birde parasıyla ilgili konuşmuyor pek. Çok sıkıştırırsanız sıvışıveriyor yanımızdan. Ya da sen yokmuşsun gibi başka bir olaya kilitliyor kendini. Yavaşça uzaklaşıyor yanımızdan.

İşte otobüs de geliyor. Bir daha ki görüşe kadar sessizce vedalaşıyorum yumuşakçayla.

İşte, kendini tekrar eden zamanlardan bir başkası.  Hapishanenin yüksek kuleleri gözüküyor otobüs köşeyi dönünce. Hapishaneye yaklaştıkça ziyaretçi kuyruğu belirginleşiyor. Yumuşakça ziyaretçilerin karşısındaki çayırlıkta oynuyor arkadaşlarıyla.

Bu defa yalnız gelmemiş. Erzurumlu, Ağrılı Kürt çocukları var yanında. Hapishanenin etrafına yapılmış gecekonduların çocukları bunlar. Bir kız ikisi erkek ellerine aldıkları kola şişeleriyle su getiriyorlar. Ellerindeki suyla ziyaretçilere yanaşıp;

“Geçmiş olsun abla!” diyerek başlıyorlar satışa. Bu geçmiş olsunla geçmiş olmayacağını anlarda biliyorlar. Onların geçmiş olsunu “su ister misiniz?” demek. Su almasanız da belki “küçük bir harçlıktır” istedikleri. Bugün siyasî tutsak yakınları var görüşte. Bu yüzdende bu çocukların paylarına bol soru düşüyor tabi. Bir süre sonra onlarda satışı bırakıp “bizden” olduklarını anlatıp duruyorlar. Bu bol sorulu sohbetler sonunda biz bizi tanımışız artık.

Bu türden sohbetlerin birinde elimdeki çubuk krakeri Ağrılı küçük kıza verdim. Yumuşakça bu görüşte gecikmişti yoktu ortalıkta. Birden çıkıverdi ortaya. Önce Ağrılı kızın yanına attı kendini. Bense onu izliyorum.

Ne konuştuklarını duymadım; ama çocuğun eline bakışından çubuk krakerin adresini merak ettiğini anladım. Oda biliyordu Ağrılı kızın bunu alacak kendi parası yoktu. O halde “kim verdi?” diye düşünerek bana doğru gelmeye başladı. Yakınımda durup;

“Gene var mı?”

- Ne var mı?

“O’na mı verdin?”

Anlıyorum neyi sorduğunu, onu da çok uğraştırmadan cevaplıyorum

-E,e ne yapayım, sen gelmedin, ben de ona verdim!

“Ben gelmedim mi?”

-Yok gelmedin.

“Sen ne yaptın?”

-Bende O’na verdim. Hem yazık ona da. Bütün paraları sen alıyorsun. Birazda ona verelim.

-Kızdın mı?

“Ne zaman alacaksın?”

-Neyi?

“Sen mi yedin?”

-Kıtır, kıtır yedim işte.

“Nereden aldın?”

-Bakkaldan!

“Ne dedin bakkala?”

-Al parayı, ver bana çubuk kraker dedim!

Keyifleniyor böyle konuşmama.

“Öyle mi dedin?”

-Evet. Çıkardım parayı, çaktım masaya. Ver lan bana çubuk kraker dedim.

“Ha, haha!  Ver !”

Gülümsemesi keyiften gevrekleşmiş iyice yayılmış yumuşakça. O çubuk krakeri çoktan unutmuş aslında. Benim meydan okuyan anlatımıma takılmış sadece. Bakkal onun için güç demek. İstediklerini hapseden bir güç. Çikolatanın, tostun, midesine inecek lezzetlerin gardiyanı… Ben bu güce meydan okuyorum ya keyfine diyecek yok. Keyfini bozmadan sürdürüyorum:

-Seninde paran var. Sen de alacak mısın?

“Alıyorum. Yine param kalıyor.”

-Adın ne senin?”

“…..”

-Peki! Nerede oturuyorsun?

Yakınımıza yanaşmış Ağrılı kız ve arkadaşları bizi dinliyorlar. Dayanamayıp onlarda lafa giriyor:

“Abla Kars’lı o! Abisi de var. Biz karışırsak abisi dövüyor bizi” diye cevaplıyorlar beni.

Coşkun bir keyif sarıyor içimi. Yumuşakçayla ilgili, ilk defa bilgi alıyorum. Üstelik sevdiğimin memleketlisi. Bir ortaklığımızın olması benim için büyük bir keyif nedeni. Çocuklardan adının Muhammet olduğunu da öğreniyorum. Görüş sırası bize gelince bu keyifli ayrıntıyı içerdeki tutsaklara anlatmayı düşünüyorum. Bu düşüncelerle girişe doğru yöneliyorum. Muhammet dışarıda kalıp ardımız sıra bakıyor. Bizse bıktırıcı arama ve kayıtlar silsilesini geçip görüşebilme telaşındayız.

Kısa ve keyifli geçen görüş sonrası dışarı çıktığımızda Muhammet’in, bıraktığımız gibi dışarıda bizi beklediğini görüyoruz. Biz gördüysek tabi ki oda bizi görüyor. Bir eliyle pijamasını tutarak o muhteşem koşuşuyla yanımıza geliyor. Bir dirhem kemiği olmayan lop etin çalkantısıyla varıyor yanımıza.

“Geldim, geldim.”

Arabanın gelmesine daha yirmi dakika olduğunu düşününce Muhammet iyi bir seçim diyorum kendi kendime.

“Ne bekliyorsun?” diye başlıyor sorularına.

- Otobüsü.

“Gelince ne yapacaksın?”

- Bineceğim.

“Bekle o gelir şimdi. Gelir…”

- Tamam, gelsin bakalım. Sen ne yapıyorsun?

“Adama dedim paran var mı? Verdi…”

- Çok paran var mı?

“Adam kağıt para verdi almadım. Benim param çok”

- Neden almadın ki? Kağıt para daha büyük. Bir dahakine kağıt para verirse al tamam mı?

“Alayım mı?” diyerek keyifle gülmeye başlıyor.

- Al tabi.

“Alıp ne yapayım. Alırsam ne olur?” gülmesi iyice gevrekleşmiş. Bu defada o benimle eğleniyor galiba. Bilerek cevabını bildiği soruları sorup duruyor. Bense keyfini bozmadan sorduğu her soruyu cevaplıyorum.

- Bir sürü şey alırsın kendine.

“Ne alırım?”

- Dur bir düşüneyim. Hııı! Paranı biriktirirsen bisiklet alırsın, akülü araba alırsın, çikolata alırsın…

“O zaman para üstü kalmaaaz!! Hepsi biter.

- Bitmez, para üstü verir bakkal sana.

“Ne derim bakkala?”

- Al sana para, ben araba istiyorum, çabuk bana araba ver dersin

“Adam ne der?”

- Adam: “ tabi efendim” der.

“Ben ne yaparım?”

- Sen de arabana binersin. Beni de bindirirsin. Herkesi gezdirirsin. Sevinirler severler seni o zaman.

“Ya yağmur yağarsa?

- Yağmur yağarsa böyle ev gibi küçük bir garaj yaparsın arabana. Koyarsın içine.

“Nerede?”

- Evinin önünde.

“Ya evdeki kızarsa?”

İşte. İlk defa evdeki birinden bahsediyor ismini söylemese de. Kurcalamaya karar veriyorum. Nöbetçi asker de mazgala yanaşmış bizi dinliyor. Herhalde benim gibi genç bir bayanın Muhammet gibi zekası geri biriyle sohbet edebilmesine şaşırıyor olmalı kim bilir. Muhammet ise sohbette hoşuna giden yerleri ısrarlı sorularıyla tekrarlattıkça, asker sabrıma gülüyor. Aynı soruyu dönüp dolaştırıp tekrar soruyor. “Arabamı alırım?”, “Ne derim bakkala?” gibi. Israrlı sorularını değiştirmesi için uğraşıyorum.

- Sen garajı en iyisi evin dışında yap.

“Burada yapsam?”

- Burada asker bırakmaz. Yolun karşısına yap o zaman.

“Yok, ben yaparım. Yaparsam ne olur?”

- Arabanı koyarsın içine.

“Arabam olursa ne olur?”

İyice araba sevdasıyla beni çıldırtmışken yolun başındaki taksiciler kurtarıyor beni. Taksici yokuştan bize bakıp Muhammet’e sesleniyor:

“Memoliii! Memolii! Gel buraya. Gel oğlum gel.”

Muhammet sinirleniyor bu duruma. Hiç duymamış gibi yapıp o yöne bakmıyor bile.

- Adam seni çağırıyor bak. Diyorum

“Ben de bakmam. Adam çağırınca ben önümü aşağı dönerim.” Deyip taksiciden yana sırtını dönüyor. Suratı asılmış biraz önceki neşeli kikirdemelerden eser yok. Bir yandan da mırıltıyla söyleniyor:

“Bana ne ya. Ben gitmem ki. Beni çağırınca ben gitmem. Arkamı çeviririm” diye.

Anlıyorum bu araba sevdası epey bir sarmış Muhammet’i.

- Seni niye çağırıyorlar? Diyerek yatıştırmaya çalışıyorum.

“Diyor ki oradan arabalar gidiyor. Ben orada çalışıyordum eskiden. Orası boş kalıyormuş. Kalsın. Bana ne? Ben artık çalışmam. Burada çalışıyorum artık. Gitmem!”

Onları derken yine gözleri aşağı, yere şaşı ve titrek bakıyor. Onları hiç duymamış o kadar söylenen o değilmiş gibi kaldığı noktayı başa alıyor başarıyla;

“Arabamı bekliyorsun?”

- Evet otobüs bekliyorum.

“Ya gelirse?”

- Gelsin.

“Gelirse ne olur?”

- Gelirse binip evime giderim.

“Ya durmazsa?”

- Sen durdurursun.

Bu sözüm üzerine yere eğdiği kafası dikleşiyor biraz. Biraz önceki tatsızlığı bile unutup gururla gülüyor:

“Ya o durur hehe!”

- Durur tabi.

“Durursa ne olur?

- Durursa binerim.

“Ya kapıyı açmazsa”

- Sen durdurursun. Hoop! Dersin. Durunca da “aç kapıyı ablam binecek” dersin tamam mı? Sonra ben binerim otobüse sende el sallarsın bana.

“Ben şoförü tanıyorum o durur ya! Ben eskiden orada çalışıyordum. Şimdi uzağa gittiler. Ben gitmiyorum. Burada çalışıyorum şimdi.

- Hı, hı biliyorum. Durak uzağa taşındı. Eee! Şimdi burada ne iş yapıyorsun?

“Adama diyorum paran var mı? Para ver diyorum. O da veriyor.” Avucuna topladığı paraları gösterip pekiştiriyor durumu.

- Paranı ne yapıyorsun. Hepsini harcıyor musun yoksa annene de veriyor musun?

“Evdeki bir şey isteyince ona da alıyorum.”

- Aferin sana. Demek ki onlara da alıyorsun. Gerisini ne yapıyorsun?

“Bakkala gidiyorum. Diyorum ver. Sonra da üstüde kalıyor.”

Bu kadar sohbetten sonra şekerlemenin birazcık ödülü hak ettiğini düşünüp çantamdan iki yüz lira çıkarıp uzatıyorum. Elimde kalan bozukluklara bakarak, keyifli bir kekelemeyle:

“Ha, ha, ha! Sen de…  Sen de mi veriyorsun yaa!”

Elimde kalan paranın hesabını vermeyi de ihmal etmiyorum:

- Bu da bana kalsın. Ben de harcarım tamam mı?

“Kalsın. Sende kalsın sende harca. He, he, he! Bakkala gidince ne dersin?”

- Ben bakkala gitmeyeceğim. Otobüs bekliyorum.

“Ya gelirse?”

- Binerim.

“Ya kapıyı açmazsa?”

- Sen hop dur abi, aç kapıyı ablam binecek dersin. O da açar. Ben de binip evime giderim.

“Gelir şimdi, o gelir.”

Ona ablası olduğumu hissettirmek onu oldukça memnun ediyor. İşini gereğince yapabilme edasıyla yola bakınıyor. Arabayı beklemeye başlıyor. Arada da yanıma gelip

Yirmi dakikadır yaptığımız sohbetten doğan güvenle elimi tutup beni teselli ediyor.

“Gelir şimdi, o gelir.”

Dikkatimin onda olmadığını fark ettiğinde beni çekiştirerek:

“Ya kapıyı açmazsa?”

Diye devam edecekken kendini tekrar eden sorularıyla, yirmi dakikadır elimde duran poşet çantaya kilitliyor bakışlarını.

Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken sorularının mevzusunu değiştirmiş olarak yeniden başlıyor sormaya. “Acaba” diyorum içimden; bekleme süresi yirmi dakika değil de bir saat olsaydı dayanabilir miydim bu kadar soruya. Gülüyorum. Galiba sıkılmaya başladım aynı sorulardan.

“Bu ne?” diye soruyor şekerleme elimdeki poşete bakarak.

- Kirli çamaşır.

“Kim kirletmiş. Sen mi?”

- Hayır içerden verdiler kışlık çamaşır”

“Niye kirletmiş. Sen mi yıkıyorsun?”

- Yok. Makine yıkıyor. Atıyorum makine ya vuv, vuv dönüp yıkıyor makine. Yıkama bitince de tele asıyorum kurusun diye.

“Ya kum girerse makineye”

- Girmez. Ben de silkeleyip öyle atıyorum. Bir yandan da elimle şekerlemenin üstünü silkeleyerek gösteriyorum:

- Bak senin üstünü de silkeleyince kumlar dökülüyor.

Utangaçça gıdıklanan karnını içe çekip geri kaçıyor bir adım.

“Nasıl kum olmuş. Çalışıyor mu orada?”

- Evet çalışıyor. İçerde kuma girmiş.

“Kuma mı girmiş?”

- Evet. Senin çamaşırını kim yıkıyor?

“Evdeki”

Tam bu esnada hapishane kapısından, içerde çalışan bir işçi çıkıyor. Üstü çimento ve kum olmuş. Anlıyorum ki yumuşakça bu yüzden içerdekinin kuma girmiş olduğunu düşünmüş.

“Bak bu da kirlenmiş.”

- Evet doğru.

“Araba mı bekliyorsun?”

- Evet.

“Gelmezse?”

- Gelir.

“Ya kapıyı açmazsa?”

- Sen dur dersin. Ablam binecek dersin, o durur.

Tam bu esnada hapishanenin üst köşesinden otobüs gözüküyor. Amansız sorulardan kurtuluşumun müjdecisi olan bu duruma epey seviniyorum.

Otobüsle aramızda epey mesafe varken Muhammet atlıyor yola. İki elini de havaya kaldırıp şişko göbeğini açığa çıkararak:

“Dur, duur. Hop!”

Şoförler onu tanıdığından gülerek duruyorlar. Muhammet’in canla başla yola atlamasından arkadaşlığımızı anlıyorlar. Gülerek onlarda eşlik ediyorlar.

“Muhammet çık yoldan. Gel seni de götürelim İstanbul’a” diyerek takılıyorlar.

Muhammet vücudunun yarısı otobüse dayanmış. Durması için destek olmuş vaziyette diğer yarısı ile açılan kapıdan beni itekliyor.

“Açar, açar bak. Geç bin, bin sen.”

Bir yandan da şoföre dönüp:

“Paran var mı?” diye sormayı da unutmuyor.

Şoför onu duymadan bana dönüyor:

“Muhammet’le mi yoldaşlık ediyorsunuz. Tatlı çocuktur. Bazen sıkar ama keyiflidir Muhammet’imiz.” Diyor. Memnuniyetini belirterek.

Hareket eden otobüsten seyrediyorum ardımda bıraktıklarımı. İnsan bakışının bile aşamadığı kalın ve yüksek duvarların ardında bıraktığımız sevdiklerimizle beraber gittikçe küçülüyor o dev mapushane. Muhammet ise kendine emanet edilmiş sevdaları korur gibi aynı yerinde uzaklaşıyor ardımda. Saflığını bekçi yapmış da bu yüksek duvarların ardındakilere oyununa dalmış gitmiş. En fazla bir hafta sürecek ayrılığımızda biz günlük yaşamın telaşında kaybolurken, o orda aynı duvarın dışında, duvarın içindekilerin paralelinde oyunlarına devam ediyor. Onun yetişeceği hiçbir telaşı yok.

Bir dahaki görüşte yeniden yoldaşlaşmak için vedalaşıp ardımda kalan görüntüsüyle önüme dönüyorum. Yolculuk devam ediyor.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı