Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Efendim, Merhaba
Özgür Yıldız

Ben Doçent Doktor Halim Pür-Selim. Bu karanlık yere niye mi kapatıldım? Vallahi anlatması zor, ama açıklamaya çalışayım:

Bunun kökleri ta çocukluğuma kadar gider. Efendim, ben her zaman, konuşmakta olanların ne söylediğine meraklı bir çocuktum. Biri dikkatimi çekecek bir şey mi söyledi; onu anında aklımda evirir çevirir, bazen değişik bir söyleyiş şekli bulur, bazen de söylenenin zayıf tarafını bulup abartarak geriye püskürtürdüm. Önceleri merak olan bu davranış kısa zamanda, bırakamadığım bir alışkanlık olmuştu. Örneğin, komşumuz geçerken yapmacık bir edayla  “gününüz hayrolsun” mu dedi; hemen “hayrınız gün olsun, bir hayrınız dokunsun, afiyet olsun!” diye istemeden çeviriyordum sözü. “İstemeden”  dedimse yanlış anlaşılmasın, bu zevkten kendimi alamıyordum da desem yeridir. Nedenleri hakkında uzmanlar, araştırmacılar ne der bilemiyorum, ama ben hiç de “farklı” bir çocukluk yaşamıyordum, okul dışındaki zamanımın çoğunu, eğer bir yere çırak verilmemişsem, top peşinde koşturarak, uçurtma yaparak, türlü oyunlarla geçiren “normal” bir çocuktum.

Gelgelelim aile büyüklerinin, önceleri “neler de söylermiş benim oğlum” türünden yaklaşımları kısa zamanda önce konuşma yasaklarına, sonra taze enseme yediğim şaplaklara dönüşmüştü. 12 Eylül’ün torna tesviyesinden geçirilmiş olan ve sonradan sigorta sektöründe “yükselen”  abim, “bu çocuk el kadar boyuyla başımızı belâya sokacak!” bile demişti.

Galiba ortaokula başladığım yıldı, televizyondan Özal’ın bir Anadolu kentindeki mitingde yaptığı konuşma naklen yayınlanıyordu. Aile üyeleri dinliyor, ben de bir türlü dikkatimi veremediğim ödevimi yapmaya çalışıyordum; diğer oda buz gibiydi ve bu odada çalışmak zorundaydım. Bir ara miting kalabalığının bir köşesinden, “Başbakanım, açız, aç!”  diye sesler duyuldu. Başbakan bunu duyunca pek kızdı; kalemini kaldırdı, o tarafın gözüne gözüne sallayarak:

- Haayır, sizi kandırmışlar! Siz aslında aç değilsiniz... demez mi!

Hemen kalemimi kaldırmış, onun yüzüne doğru sallayarak:

- Sizi kandırmışlar, biz o kadar nutuğu kime söylüyoruz? Bu kadar lafı yiyende açlık kalır mı! ... deyivermiştim. Özal hayranı babam da dışarıya kadar kovalamıştı beni.

Sonra herkes gibi bana da kimileyin öğreterek, kimileyin parmak uçlarıma cetvelle vurup iyice “öğreterek”  “hizaya girmeyi”, “huzuru bozacak hareketlerden kaçınmayı”  belletmişlerdi. Yukarıdaki gibi dalgınlıklar dışında ben de bu akışa uymuş, çalışkan bir öğrenci olaraktan okula bir çok kez  Andımız’ı,  Marşımız’ı  okutmuş, 23 Nisan’larda filan kendi yazdığım şiirleri seslendirmiş  böyle böyle  üniversiteye hoca olana kadar gelmiştim.

Gelgelelim, 30 yaşımdan sonra bu çocukluk hastalığım nüksetti: Önce aile çevremde, arkadaş ortamlarında ani parlamalar başladı. Yanlış anlamayınız, bunlar kızgınlık parlamaları değildi ama esprili şimşekler bazen yıldırım etkisi yapıyordu insanlarda. Kendisinden gizlice yardım istediğim bir psikolog arkadaşım da ikinci “seans” sonunda  başından savmıştı beni; neymiş, onun da dengesini bozuyormuşum!

Oysa “kıymetli bir akademisyen”, mazbut bir aile reisiydim artık. Ama nasıl oldu, o cin nasıl kaçtı şişeden, nasıl tekrar yerleşip beynimin kıvrımlarına, çürük-çarığı, namussuzca çarpıtmayı, kederli komiği ve komik kederliyi ortalığa saçmaya başladı bir türlü anlayamadım. Hâlbuki  “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” demiştim yıllarca (pek hoşuma gitmese de), “bülbülün çektiği dili belâsı” demiştim; sonraları “dilini tut danayı güt” bile demiştim... Demek kendimi tam inandıramamışım: İçimdeki ukdeler birikip istila gününü beklemiş yıllarca, sabırla...

Üstelik ben hiç de kavgacı bir karakterde değilimdir; herkes tarafından halim-selim biri olarak bilinirim. Ama beylerin, bayanların bulunduğu bir ortamda, diyelim gazetede rastgeldiğim (elbette işinin doğası gereği) yalanlar sıralayan bir ülke başbakanına “boşbakan” diye sesleniveriyorum, efendim! Hatta şu çok yaygınlaşan, devlet terörünü anlatan “dövlet”, “dağı taşı satma bokanlığı”, “merhametten sorumlu dövlet bakmayanlığı”, “reklamatik aşkların matik çocukları”  gibi ifadelerin de bu dalgınlık anlarımdan türemiş olması kuvvetle muhtemeldir...

Çok affedersiniz, lafı fazla uzattım değil mi? Siz de “kısa kes, aydın havası olmasın” dediniz tabi, haklı olarak. Bunlar, akademisyen olmanın nispeten karnı tok sırtı pek yaşamanın sonunda oluyor efendim; insanın dili gevşiyor ya da sokakta nasıl denir, dili “yavşıyor”.

Önceki akşam bir özel televizyonda açık oturuma davetliydim. Konu, “küresel ekonomik krize karşı ekonomik ve sosyal önlemler”. Baktım diğer üç konuk da sözü evirip çevirip “işverenlerin desteklenmesi”, “batanların kurtarılması”, “borçlarının ertelenmesi veya affedilmesi”; buna karşılık “dengeleri koruyabilmek”  için çalışanların hem sayısının hem de haklarının azaltılması, hatta Avrupa Birliği’nin bilmem kaç sayılı tavsiyesine göre kıdem tazminatlarının “kademeli olarak” (siz bunu alıştıra alıştıra diye anlayın) kaldırılması... gibi sözler etrafında ince danslar ediyorlar. Ama bunu öyle söylüyorlar ki sanki  birbirlerinden farklı düşünüyorlar: Örneğin, “piyasaya biraz devlet müdahalesi olmalıdır” diyen de sonuçta  “çalışana sıfır zam”, “işsizlik fonundan ve deprem vergilerinden işverenlere de pay ayrılması” vb. diyor, “piyasaya asla devlet müdahalesi olmamalı, bu ekonomik cinayettir” diye yırtınan da...

Hayır, baştan aldırmak istemedim; sonuçta bir tv. programı değil mi efendim, boş-dolu konuş sonra git sıcak evinde çorbanı iç; ne işin var şimdi bu lağım kokulu hücrede! Ah, ah! Ama bir kez gıdıklanmışım, ok fırlamış yerinden:

- Buradaki katılımcıların düşünme şeklini en uç noktasına kadar götüreceğim. Buna göre küresel krizin başlıca kaynağı çalışanlardır! diye söze başladığımı, bütün gözlerin, bana biraz da aptalca görünen bir edayla bana çevrildiğini hatırlıyorum bir tek... Sorgu memurunun anlattığına göre, sonrasında işçi kesimine özgü yeni vergiler konması, kararnameler yoluyla ücretsiz fazla mesai uygulanması, “boğaz tokluğuna evden çalışma modelinin” getirilmesi, nüfus artışını bir dezavantajdan avantaja çevirmek için her aileye en az beş çocuk teşvikinin getirilmesi, gelir darlığı yaşayan ailelere üçüncü çocuktan sonraki iki çocuğu kundaktayken “kamuya aktarma” olanağının sağlanması; ailelerden cüzi bir miktar karşılığı alınan bu çocukların insani vasıf taşımayacakları şekilde Devlet Besleme Çiftlikleri’nde (DBÇ) semirtildikten sonra özel sağlık piyasasında yapılacak bir düzenlemeyle organlarının satışı yoluyla “ekonomiye kazandırılması”, hatta insani vasıf yüklenmeyecek bu çocuklar için Kaliforniya’dan bir fetva alınarak,  dini usullere uygun şekilde  “hazır döner” vb. mamuller biçiminde “değişik tatlar arayan zengin ülkelere ve kesimlere”  ihraç edilmesi; ayrıca en kısa zamanda bu DBÇ’lerin, yap-kâr eder hale getir-devret  formülü uyarınca özelleştirilmesi... gibi bir çok somut öneriyi hararetle savunmuşum. Üstelik bunların, diğer konuşmacıların o kibar “mantık”larına ne kadar da uygun olduğunu göstermek için bir çok da kanıt getirmişim: Nüfus ortalamasını belirterek bir çocuğun devlete açtığı masrafı, dördüncü bir çocuk için sağlanacak iş olanağının kaça patladığını, üstüne bir de teröre bulaşmaması, “milli birlik ve bütünlüğümüzü zedelememesi” için harcanacak parayı onların hesabıyla ortaya koyarak; bu “masraf kapısının nasıl kâr kapısı haline getirileceğini” anlatmışım... Reklam arası vererek zor susturmuşlar beni.

Program, tahmin edeceğiniz üzere, erken bitirildi. Başım dönmüştü, zihnimdeki karmaşık duygu ve düşünceleri seçemiyordum. Sanki şu beton denizinden kaçıp kırlara çıkmış, ağaçların çiçeklerin kuşların sevincine varmıştım da, dağ başlarının temiz havasından başım dönmüştü.

Lavaboya doğru giderken arkamdan birileri “kafayı mı yemiş bu adam öyle açık açık söylenir mi!” filan gibi bir şeyler söyledi; ama dönüp bakasım bile gelmedi. Elime yüzüme soğuk sular çarptıkça kendime geldim: “Eyvahlar olsun, yarın gazetelerde olursam okuldan da doçentlikten de gittiğimin resmidir” dediğim de oldu, delisinden “devletlü” süne kadar dümdüz gittiğim de...

Ama  “otoriteye uymak lâzım, mazluma yardım etmek için zalimden izin almak lâzım” diyen Gocaefendinin  üstüne etmiştim bir kez. Sorgu memurunun dediğine göre, anlı şanlı bilmem kaçıncı dövletin bazı yöneticileriyle de önce inceden, sonra kalından “taşşak geçmiştim”... İşsiz kalmakla yakayı kurtarsam gene şükür diyecektim.

Çıkışta takım elbiseli siyah gözlüklü, kulaklıklı üç kişi geldi; içlerinden biri:

- Hocam çok iyi konuştunuz, tebrik ederim; ama üstlerimizden gelen emir gereği bizimle merkeze kadar geleceksiniz, deyiverdi...

Mayıs 2010

* (Nazım’ın sivri sakallı  kederli şeytanına ve J. Swift’e ithaf...)

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı