Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Doğan Özgüden’in ‘Vatansız’ Gazeteci Kitabı Üzerine
Sırrı Öztürk

Doğan Özgüden (D.Ö.) anılarını ‘Vatansız’ Gazeteci, Cilt: I, (Sürgün Öncesi) adıyla Belge Yayınları, Aralık 2010 tarihinde yayımladı. Bize de göndermek inceliğini gösterdiği kitabını ayrıntılı ve özenle okuduk. Kendisini ve mücadelesini zaten yakından tanıyorduk.

D.Ö. 12 Mart 1971 askerî faşist darbe döneminde TC tarafından vatandaşlıktan çıkarılan insanlarımızdan biridir. 38 yıllık sürgün hayatını eşi İnci ile birlikte Belçika’da oluşturduğu ajans aracılığıyla sürdürmektedir. Kızılbaş geleneğine göre söylenecekse; “Kalemleri düzgün çizilmiş eşler” olarak düşünce-davranışlarına uygun olan bir hayatı bilinçle seçmiş ve sürdüregelmiş nadir insanlarımızdandırlar.

D.Ö.’i I. TİP’in örgütlendiği 1962 yıllarından beri tanımaktayız. Anılarında gazeteciliğe nasıl başladığını, hangi ilkesel amaçlarla bu mesleği sürdürdüğünü oldukça objektif biçimde anlatmıştır. İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist kadrolar da onları bazı eleştirel katkılarıyla böyle tanımaktadır.

D.Ö. nasıl bir aileden geldiğini, düşünsel, ideolojik, politik, örgütsel bilincini hazırlayan aile kökenlerini, onların serüvenlerini, sosyal sınıf aidiyetlerini de oldukça doğru biçimde anlatmıştır. Anılarını okudukça, “İşte D.Ö.’i hazırlayan süreç ve maddî zemin budur.” ifadesini rahatlıkla kullanabilirsiniz.

1960-1971 dönemlerinde ilerici kimlik ve kişiliğinle Babı-ı Ali’de gazetecilik, yazı işleri müdürlüğü ve yönetmenliği gibi bir görevi yapmanın hangi manaya geldiğini herkes anlayamaz. Günümüzdeki basın-yayın faaliyetleri genellikle tekelci sermayenin baskısı ve sömürüsü altındadır. Bu türden bir tekelci kuşatılmışlık ortamında D.Ö. cinsinden yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz emekten ve emekçilerin sosyal-evrensel kurtuluşundan yana bir gazeteci tipolojisine rastlamak oldukça zordur. Hatta yoktur da diyebiliriz.

D.Ö. bağımsızlığına kıskançlıkla bağlı oluşu, kendi gündemini oluşturmadaki özenli çabaları, o günkü bilinci ve gazeteci kimliği ile “İlerici-devrimci harekete nasıl yararlı olabilirim” kaygısıyla hareket ettiğini, ekmeğini kazanırken eğilip bükülmediğini, kalemini sermaye sınıfına satmış ya da kiralamış olan gazeteciler elbette anlamazlar. Anlayıp anlamayışları konusunun tartışılması bir yana, çoğunlukla da  anlamazlıktan gelirler.

D.Ö. anılarında; gazeteci patronların kimlik ve kişiliklerini, varsa yeteneklerini, siyasal-ekonomik çıkar ilişkilerini, çeşitli bağlantılarını ve hırslarını oldukça doğru tasvir etmiştir. Onların portrelerini maharetle çizerken kendileriyle mesleği gereği bazı ilişkileri ve diyalogları olan gazeteci, yazar, çizerlerden; Rıfat Ilgaz, Çetin Altan, Yaşar-Tilda Kemal, Aziz Nesin, İhsan Ada, İlhan-Turhan Selçuk, İlhami Soysal, Mahir Kaynak gibi kişiliklerin Bab-ı Ali’deki tavırları, onların düşünce-davranışları, kişilik zaafları, kırgınlıkları vb. hakkında da oldukça önemli ve yararlı ipuçları verilmektedir.

D.Ö. anıları bu türden örnekleriyle de yakın tarihimizdeki basın-yayın faaliyetlerinde kimi rol ve sorumluluklar alanların tüm konumlarını öne çıkarıyor. Sergiliyor. Kitabının ayrıntılı okunmasını, üzerinde yoğunlaşmayı, incelemeyi ve dönemin özelliklerini kavramayı, ilerici-devrimci  geçinenlerin kişisel ve düşünsel zaaflarını öğrenmeyi sağlıyor.

D.Ö. kendi gazetecilik algısına göre ve çok zarif biçimlerde bu kişilikleri okura tanıtıyor. Birilerini incitmemeye özel bir özen gösteriyor. Bizler gibi birilerinin ilericilik, solculuk  iddialarını sorgulamayı, hesaplaşmayı, açığa vurmayı öne çıkarmıyor. D. Ö. kitabı elbette bir kavga kitabı değil.

D.Ö. kendisinin de rol ve sorumluluk üstlendiği, 13 Şubat 1962 tarihinde kurulan I. TİP içindeki aydın kavgalarının, tartışmaların odağına girmeyerek bağımsız bir duruş sergilemiştir. TİP içindeki Aybar, Boran, Aren, Sargın hizipleşmelerinin yanında ya da karşısında değil, TİP’i TİP yapma kaygılarıyla hareket etmiştir.

Yayımladığı ANT dergisinde de kendi meşrebine uygun bir tarz-ı siyaseti izlemiştir. TİP’de asla bilimsel olmayan SD ve MDD tartışmalarında da taraf olmamıştır. Öğrenci gençliğin başını çektiği ve kuruluş sırasıyla; TİİKP, THKO, THKP-C, TKP/ML, DDKO türünden örgütlemeler hakkında da gazeteciliğinde gözettiği “nesnel gerçekliği” yansıtma ölçüsünü kullanmayı yeğlemiş / denemiştir.

Sınıf mücadelesinin belirleyiciliğinin farkında olarak işçi sınıfı hareketinin yeni nitelikler kazanmasını arzulamıştır. İşçi sınıfının sendikal birliğini gerçekleştirmeye aday DİSK’in sendika bürokratları ile yakın ilişkilere girmiş, dönemin ses getiren grev, direniş, yürüyüş, fabrika işgali gibi eylemleri gücünce desteklemiştir.

D.Ö.’in Bab-ı Ali semti dışındaki Proleter Devrimci Kadrolarla yakın bir ilişkisi olmamıştır. Onun etrafında daha çok ANT dergisinde rol ve sorumluluk alan üniversiteli öğrenci gençliğinin, öğretim üyelerinin, avukatların bulunduğunu biliyoruz.

D.Ö. ile en büyük çelişkimiz ANT dergisinde yer ve sorumluluk alan 30 kişilik yayın kurulu üyelerinin seçimine ve onlarla kurulan ilişkilerine ilişkindir. Sosyalizmden haberli pek çok aydın gibi D. Ö. de tek başına binbir sorunla boğuştuğu, sokaklarında “lağımların açıktan aktığı”  Bab-ı Ali tuzağında Modern Proletarya ile buluşmayı, proletaryanın en militan ve en ileri unsurlarıyla organik ilişkilere geçmeyi akıl edememiştir. Proletarya da D. Ö. türünden aydınlara ulaşmayı, onu etkilemeyi düşünememiştir.

D.Ö. ve eşi İnci, aydın kimlik ve kişiliklerinin yanı sıra kurdukları yayınevinin her işine el uzatan emekçileriydi de aynı zamanda. Kardeşi Çiğdem de aynı durumdaydı.

ANT dergisinin 30 kişilik yayın kurulu üyeleri arasında biri hariç (Av. Müşür Kaya Canpolat) tamamını çeşitli vesilelerle, TİP içinde, DİSK’te, üniversitelerde ve cezaevlerinde yeterince tanımış ve devrimciliklerini sorgulayıp sınamıştık. İdeolojik, politik ve örgütsel seçimimize uygun biçimlerde söyleyecek isek; D.Ö.’in ANT dergisi yayın kurulunda (bir ikisi hariç) özel hayatı, işi, üretimi, ideolojik-sınıfsal aidiyeti ve eylemiyle, ayrıca, varsa polis-işkence-cezaevi deneyimi ile tutarlı olan, işçi sınıfı hareketine, sosyalist harekete ve siyasi birlik konusuna katkı yapmış, tartışmaya değer tezleri ve tahlilleriyle öne çıkmış bir tek kişi dahi bulunmamaktadır.

Şimdi köprülerin altından pek çok suyun aktığı bir zamandan ve de insanların binbir kılığa girip çıkmasından sonra, burada, Osman Saffet Arolat, Faruk Pekin, Tektaş Ağaoğlu, Ragıp Zarakolu, Aydın Engin, Oya Baydar, Harun Karadeniz, Nurer Uğurlu, Sıtkı Coşkun, Fahri Aral, Nabi Yağcı, Nebil Varuy, Enis Coşkun, Yücel Yaman, Hüseyin Baş, Çetin Özek, İdris Küçükömer, İsmet Sungurbey, Fethi Naci, Süleyman Üstün, Şinasi Kaya, Orhan Suda, Muzaffer Sencer, Asaf Savaş Akad, Yalçın Yusufoğlu, Nihat Behram vbg. kişilerin adlarını anıp, siyasî “vukuatlarını”  sayıp dökerek D. Ö.’in anılarında özellikle vurgulayıp andığı kimseleri anmak dahi istemeyiz. Üç Ciltlik 12 Mart 1971’den Portreler ile 15/16 Haziran kitaplarımızda sosyalizm adına yola çıkıp da tekleyenlerin, geri adım atanların ya da davadan dönenlerin konumunu teşhis etmek, mümkünse tedavi etmek, değilse tecrit ve teşhir etmek, hesaplaşmak, kavga etmek amacıyla zaten belgelemiş ve açığa vurmuş bulunuyoruz. Bu nedenlerle burada tekrar kalemimizi kirletmeye gerek görmüyoruz.

D.Ö.’in ANT dergisinde rol alanlardan 30 kişilik yayın kurulu üyeleri arasından Av. Müşür Kaya Canpolat’ı hariç tutuşumuzun sebeplerini de şöyle açıklamalıyız: Adanalı Müşür gözümüzde “Çağdaş bir Karacaoğlan”dır, her şeyden önce. Onunla da (Şart değil, ama) aynı şeyleri söylemiyoruz. Asla!.. Fakat o hiç olmazsa TİP ve DİSK içinde üstlendiği rolleri açıkça (yetmez ama) ve lafzen de olsa, özellikle de dost meclislerinde, mizahla karışık biçimlerde dile getirmektedir. Sosyal olay, olgu, süreç ve verileri nesnel gerçekliğinde eleştirerek “terazisini” oldukça düzgün tutmaya özen göstermektedir.

Proleter Devrimci ölçülerimize göre ve “düzgün insan” profili bahsinde, ANT’ın yayımladığı kitaplara sahiplenen, yayınevinin tüm işlerini üstlenen fukara ve emektar Osman Çobanoğlu’nu burada anmalıyız. Çobanoğlu, ürettiği kitapların bedelini fazlasıyla ödemiş, hapis yatmış, kitapları toplatılmış biridir. Halen tüm baskı ve kuşatmalara rağmen ANT yayınevinde öğrendiği basın-yayın faaliyetini YAR Yayınları aracılığıyla sürdürmektedir.

D.Ö. Bab-ı Ali üzerine söz ederken, ilerici yayın faaliyetinin çilesini çeken, kendisinden daha çok bedel ödeyen, kitabevi bombalanıp yağmalanan, kitapları Selimiye Kışlasında yakılan, her sıkıyönetimde tutuklanan, kardeşim, Öncü Kitabevi sahibi Zeki Öztürk’ten de söz etmemiştir anılarında.

D.Ö. anılarında; 15/16 Haziran sürecine, Direnişin hazırlanışına, eylemdeki direngenliğe, Modern Proletaryanın polis, işkence deneyimlerine, mahkemelerde direnişin tarihsel ve sosyal haklılığını nasıl savunduklarını, sosyalizmin onurlu sesini nasıl haykırdıklarını, sendika bürokrasisine karşı verdikleri mücadeleyi, dergisinde en azından üniversiteli öğrenci gençliğine, Latin Amerika ve Orta Doğu’daki devrimci kalkışmalarına verdiği yer kadar bir göndermede dahi bulunmamaktadır.

D.Ö. anılarında, s. 503’de benim “sendikacı” olduğumu ve DİSK ve T. Maden-İş Sendikası yöneticilerini “pasifizm” olarak eleştirdiğimizi söylemektedir. Bağımsızlığına titizlikle düşkün donanımlı bir gazetecinin benim kimileri gibi profesyonel sendikacılık yapmadığımı bilmesi gerekirdi. O dönem (1962-1970) T. Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Kocaeli’nde Türkkablo Fabrikasındaki ilk sendikalaşma döneminde İşyeri Baştemsilciliği yapmıştım. Hayatımda hiçbir dönem ücretli sendikacılık yapmadım. Bu yolda yapılan önerileri reddettim (Bu konudaki tavrımı şimdi de beğeniyorum. İyi ki reddetmişim…). İdeolojik ve politik seçimime uygun biçimde tezgah başında ve işçi sınıfı içinde kalmayı yeğledim. Sendika bürokrasisini “aktivist” ya da “pasifist” gibi sıfat ve nitelemelerle değil, parlamentarizme ve ekonomizme bağlılıkları gibi ideolojik ve sınıfsal aidiyetlerine uygun konumlarıyla daima karşıya alıp eleştirdim. Bununlada yetinmeyim mücadelesini verdim. Bu konu tüm açıklığıyla kitaplarımızla da belgelidir. Ayrıca bu kitaplarımız D.Ö.’ye de iletilmiştir.

12 Mart 1971 askerî faşist darbe sürecinde kapatılan ve yargılandığımız Kocaeli Devrimci İşçi-Köylü Birliği (KDİKB) örgütümüzün bürosunda yapılan aramalarda bizlerin “illegal” bir çalışma içinde olduğumuzun “delili” olarak İŞÇİ-KÖYLÜ, KURTULUŞ, SOSYALİST ve ANT dergilerinin abone makbuzları da bulunuyordu…

Yani o günkü bilincimizle dahi ilerici-devrimci yayın organlarını birbirinden ayırmıyor, okuyor ve okutuyorduk; onlarla dayanışma içinde oluşumuzun bir ifadesi olarak da dergilere abone kaydediyor, kitlesel satışlarında rol üstleniyor ve sektirmeden ederini bürolarına iletiyorduk.

D.Ö.’nin anılarında çok fazla haşir-neşir olduğu üniversiteli öğrenci gençlik, üniversite öğretim üyeleri ve sendika bürokratlarına önemli bir yer verildiği görülmektedir.

D.Ö. anıları hakkında ilkin Cumhuriyet Kitap Ekinde Faruk Pekin’in bir yazısıyla karşılaştık. Bu imza yerine nesnel gerçekliği yansıtacağından kuşku duymadığımız birinin, örneklersek; Müşür Kaya Canpolat yazmalıydı diye düşünüyoruz. Ama ne yazık o da bu türden kritikler yazmaktan oldukça uzak durmayı tercih etmektedir.

Devrimci ve Marksist cenahımızın kitap kritiği, eleştirisi ya da tanıtımı gibi konulardaki “vukuatını” yakından biliyoruz. Bu durumu asla da yadırgamıyoruz. Burjuva ve küçükburjuva “sol” yaklaşımların, sansasyon ve magazinleşmenin yaygın olduğu bir süreçte çok önemli ham malzeme bırakan D.Ö. anılarının tartışılmasına henüz başlanılmamıştır.

Kendisinin “Sürgün Öncesi” ismini verdiği anılarından sonra yazdıklarına bakarak yurtdışındaki serüvenini de aynı yöntemle ilkeli ve dürüst bir biçimde kaleme alacağına inanıyoruz. Onun Belçika’daki hayatını ve mücadelesini ayrıntılı bilmiyoruz. Birlikteliklerini ilkeli biçimlerde götürdükleri anlaşılan değerli eşi İnci ile birlikte, hayat kavgasında ve  iddialarının arkasında durduklarını biliyoruz.

D.Ö. gerek işçi sınıfı hareketine, gerekse demiryolu misali ebediyete kadar paralel gitmeyecek olan sosyalist harekete, bu arada “Millî Mesele” ile “Milliyetler Meselesi”ne nasıl baktığını da yakinen biliyoruz. Marksist-Leninist bakış açısıyla söylenecekse; D.Ö. şoven ve sosyalşoven bir çizgiye de düşmemiştir. Laz İsmailgillerin ilerlemeci Harici Büro “TKP” idealizasyon ve mistifikasyonlarına da bulaşmamıştır. Yurtdışındaki her ilerici-devrimci birime yardımcı olmaya çalışmıştır. Onun “Ulusların kendi kaderini tayin, tespit ve ayrılma hakkı” ilkeselliğine düzgün baktığını da biliyoruz. Siyasî parti deneyimi olarak I. TİP içinde gözünü açtığını, “aydın” tartışmalarıyla Aybar oportünizminin partiye verdiği zararları meşrebince anılarında anlatmaktadır. “Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur” sloganını zikretmese de, asla birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir Komünist Parti ya da İşçi Sınıfı Partisi (İSP) olmayan, belli ölçülerde Marksizm’den esinlenen, arkasında yeraltı faaliyetinden gelen KP ya da İSP’nin güvencesinden yoksun bulunan legal TİP’in ilerici-devrimci gençliğin dinamizmini bünyesine alamadığını ve de günümüzde birer “örgütler anarşisi” hastalığına dönüşen ve genellikle öğrenci gençlik kaynağından beslenen örgüt anlayışlarını onaylamadığını da doğru teşhisleriyle aktarmaktadır.

D.Ö. anılarında, yaşadığımız coğrafyadan 38 yıllık gaybubetinin getirdiği bazı yanılgılarla sıkıntılar da bulunmaktadır. Keşke memleketini, buradaki sınıf mücadelesini, emekçi halk hareketlerini, sosyalist hareketi daha yakından izlemiş olsaydı, keşke ve özellikle de 30 kişilik yayın kurulu üyelerinin bu süreçteki evrimlerini, polis, mahkeme, cezaevi deneyimlerini ayrıntılı araştırıp inceleyebilseydi, keşke buradan edindiği bilgilerin ışığında bir özeleştiri yapsaydı, böylelikle genç nesillerin yararlanacağı bir anı bırakabilirdi demekten de kendimizi alamıyoruz. 38 yıllık gaybubetinde bilmediği, yeterince ilgi duyup araştırmadığı yüzlerce konu ve sorunlar da vardır. Böyle oluşu da doğaldır. Onu bu türden eksikliğinden dolayı asla suçlayamıyoruz.

Bunlardan birini aktarmak istiyoruz: E-posta yoluyla bize iletmiş olduğu mesajından da anlaşılacağı üzere; kardeşim Öncü Kitabevi sahibi Zeki’nin başından geçenleri bilmediği anlaşılıyor. Ağabeyim Avni Memedoğlu’na selam gönderiyor! Oysa onu tam 11 yıl önce doğaya teslim etmiştik. Bilim-Politika-Sanat-Estetik-Etik bütünselliğinin kavgasının verildiği ve donanımlı adam sıkıntısının çekildiği bir memlekette yaşamaktayız. Bu türden konuları içeren “Politika, Sanat, Estetik Yolunda ‘Emeğin Ressamı’ Avni Memedoğlu” isimli kitabımızı ve ayrıca, okumasını-incelemesini istediğimiz diğer yayımlanmış telif eserlerimizi, dergi, gazete ve broşürlerimizi de kendisine iletmiştik. Böylelikle yeniden tanışmamızı sağlamak, memleketten ayrıldığı 38 yıllık eksikliğini nispeten giderip diyalogumuzu anlamlı kılıp kolaylaştırmak istemiştik. Demek ki, D.Ö. bu materyallerimizi incelemeye zaman ayıramamış…

D.Ö. ve eşi İnci anılan kitaplarıyla faydalı bir çalışmayı gerçekleştirmişlerdir. Özlemini duyduğu memleketlerine geri geleceklerini, 38 yıllık bir hasreti gidereceklerini, hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday, sınıf mücadelesi temelindeki yeniden bir oluşuma deneyimleri ışığında katkı sunacaklarını kendilerinden umuyor ve bekliyoruz. Zira memlekette onların niteliklerinize sahip gazeteci kalmadı.

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2017

Map