Yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların

sosyal/sınıfsal/evrensel kurtuluşundan yana tek mevziidir.

“Bilim-Politika-Felsefe-Sanat-Estetik-Etik Bütünselliği” ilkeselliğinin tek savunucusudur.

Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Objektif, Objektif midir?
Başak Öztoprak

Mekanik yeniden üretim tekniğinin yani fotoğrafın bulunmasıyla birlikte “gerçek, gerçeklik, gerçekçilik” kavramları yeni boyutlar kazanmış, sanat ve gerçeklik ilişkisine dair yapılan “mimesistir-doğanın taklididir”, “poiesistir-yaratmadır”, “insan emeğinin ürünüdür” gibi klasik tartışmaları daha da alevlendirmiştir. “Fotoğraf sayesinde gerçek, olduğu gibi saptanabilir.”, “Fotoğraf gerçeğin yansımasıdır.”, “Fotoğrafı çeken kişi tarafsız davranamayacağı için gerçek de olduğu gibi saptanamaz.” gibi düşünceler de eklenerek yeni tartışmalara neden olmuştur.

Objenin doğal varlık olmaktan öte,  imge olabilmesi için estetik bir kavrayışın yani sanatçı anlatımının ve estetik bilincin objesi olması gerekir ki bu da ancak öznel nitelikler ile belirlenebilir. Esasında obje seçimizi yani estetik kurgumuzu toplumsal konumumuz içindeki gereksinimlerimize göre yönlendiririz. Ancak bu sanatsal üretim için tek başına yeterli değildir. Obje seçimi ve kurgudan doğan bu imgenin estetik bir haz ya da bilinç oluşturması gerekir. O halde obje, estetik kavrayışla algılanıp estetik hazzın objesi olursa ancak imge olur. Buradaki öznellik bireysellikten kaynaklanan öznellik değil insanın tüm toplumsal, tarihsel, sınıfsal, kültürel, ekonomik… vb. ilişkilerini içine alan bir öznelliktir.

Sanatın kendisi de insansal, toplumsal, sınıfsal ürün olduğu için durum fotoğraf için de pek farklı değildir. Fotoğrafçı da çektiği kareler ile sözcüsü olduğu sınıfı anlatır, o sınıf için hayatı belgeler. Fakat fotoğrafın gerçeği yansıtma ya da yanıltma konusundaki inandırıcılığı diğer sanat dallarından biraz daha güçlü olarak “Fotoğrafı çekilecek obje zaten ortada, fotoğrafçı da makine sayesinde onu kâğıda aktarır.” gibi düşüncelerin yaygın olması ve sorgulamadan inanılması “Fotoğrafta öznellik, insan müdahalesi yoktur.” düşüncesini doğurmaktadır. Bu durum kesinlikle fotoğrafın kendi fiziksel ve mekanik doğasından kaynaklanır. Oysaki fotoğraf da fotoğrafı çeken fotoğrafçının yukarıda belirtilen şekilde öznelliğini taşır. Fotoğrafın, görüntü levha üzerine ilk defa aktarılırken duyurulduğu gibi “Beyler görüntü ışık sayesinde levha üzerine aktarılmıştır” şeklinde algılanması eksik bir bilgi olacaktır. Çünkü aktarılan görüntü objenin, sadece bir yüzeye aktarılması değil, objenin yeniden üretilmesidir de…

Vizörden görülen, deklanşöre basılan ve sonuçta kâğıda aktarılan görüntü nesnel dünyaya dair birebir yansıyış olmayıp kişinin politik algısıyla, duyarlılığıyla, farkındalığıyla, nasıl bir sosyalizasyon geçirildiğiyle, neler hissettiğiyle, arka planda ne biriktirdiğiyle ilgili yaratıcı bir süreçtir.

Fotoğrafın mekanik özelliklerinden, “Dış dünyayı olduğu gibi aktarıyor.” düşüncesinin yaygın olması fotoğrafa gerçekliğin belgeleyicisidir gözüyle bakılmasına sebep olmaktadır. Fotoğraf, fotoğrafçının yaşananlara ilişkin bilinç süzgecinden geçen yorumudur. Dolayısıyla asla tarafsız değildir. Görsel belge oluşturma çabası içinde olanlar olayları gerçekçi biçimde aktardıkları iddiasından kaynaklanan fotoğrafın görsel inandırıcılığı arkasına sığınılmış bir gerçekçilik saplantısı içindedir. Günümüzde Afganistan’da yaşanan Amerikan saldırısı sırasında Amerika tarafından çekilen “ele geçirilen terörist” fotoğrafları onlar için “demokratikleştirme, çağdaşlaştırma” anlamı taşıyacakken bölge halkı için başka anlam taşıyacaktır. Fakat o fotoğrafa farklı zamanda bakan farklı kişiler hep aynı anlamı yüklemeyecektir ona. Fotoğrafın çekildiği zaman, mekân ve çekenin/kullananın niyeti bu açıdan çok önemlidir.

Gazetecilik niteliği taşıyan ilk fotoğraf 1843’de çekilmiştir. İlk kez bir olay fotoğraflanmış fakat hiçbir gazetede yayınlanmamıştır. Yayınlanan ilk fotoğraf Kırım savaşı sırasında Fenton tarafından çekilen fotoğraflardır. Kraliçe Victoria, savaşın fotoğraflanmasını ölülerin ve kanlı üniforma içindeki askerlerin çekilmemesi koşuluyla kabul etmiştir. Yani fotoğraf, basında kullanılmaya başlandığı ilk yıllarda bile bir süzgeçten geçilerek “eksik” çekilmiştir. O dönemin olayları ve sorunları karşısında aktif ve önemli rol alabilmesine karşın o dönemin siyasî kadrosunun-ideolojisinin himayesinden çıkamamıştır, hala da çıkamamaktadır.  

Günümüz tekelci medyasında sıkça kullanılmış ve çeşitli ideolojik söylemler üretilmiş bir fotoğrafta Ecevit ayakta Bush oturmak için eğilmiştir. Medyanın yanıltma yeteneğinin çok üst düzeyde olduğunun bir kanıtı olarak fotoğraf bir saniye sonra çekilmiş olsa Bush oturmuş Ecevit ayakta olacaktı. Oysaki öyle bir olay gerçekten yaşanmıştır (karşılıklı oturma durumu). O zaman bu konuda ne diyeceğiz; fotoğraf yalan söylemez mi diyeceğiz. Evet, fotoğraf “yalan söylemez” ancak kullananın elinde “Bush Ecevit’in önünde eğildi” gibilerinden rahatlıkla manipülasyon malzemesine dönüşür.

Bilindiği gibi emperyalist Amerika’nın saldırıları sonucu “özgürleşen” Afganistan’daki yaşam durumları medyada sıkça yer aldı. Beraberinde güya kalkan Taliban etkisi sonucu “güzel Afgan kadınları” gazeteleri, dergileri süsledi… İyi ki şu modern-çağdaş Batılılar harekât düzenlemiş dedirtircesine çok ılımlı ve olumlu sonuçlar aldığının göstergesi olarak sunuldu dünyaya. Fotoğrafın arkasına sığınılarak çok açık yalan söylendi. Fotoğrafla üretilen yalanın inandırıcılığı yukarıda da bahsedildiği üzere “Fotoğrafın yalan söylemediği, insan müdahalesinin olmadığı ve gerçeği tutanaklaştırdığı.” yaygın kanısı sayesinde oldu. Oysaki fotoğrafın iki tarafı vardır. Fotoğrafın anlatımı da fotoğrafçının, fotoğrafın bu ön ve arka yüzü arasında nerede durduğu ve yaşamla ne tip ilişkiler içinde olduğuyla ilgilidir. Aslında fotoğraf, fotoğrafçının gözüyle, kalbiyle ve beyniyle gördüğü birçok kareyi tek bir karede kendi benliğiyle, düşüncesiyle, ideolojisiyle birleştirmesidir.

AKP’nin seçim propagandasında kullandığı yan yana getirilmiş iki fotoğraf aslında fotoğrafla nasıl bir hileli yönlendirme yapılabileceğinin çok açık göstergesidir. R.T. Erdoğan’ın parmak sallayışı ve Obama’nın güya kuzu kuzu dinleyişi gerçeklik olarak sunuluyor. Sanki destur çeken kişi Obama’nın diline vakıfmış gibi bir görüntü var önümüzde. Fotoğrafın anlatına yönlendirici bir notta eklenerek etki güçlendirilmeye çalışılmış. Fotoğraf altına yazılan nottaki yükselen “itibar” acaba emperyalizmin bir dediğini iki etmemek olmasın? diye de kendimize sormadan da edemiyoruz açıkçası.

Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıf, sanatsal üretim araçlarının da mülkiyetine “doğallıkla” sahip olacaktır ve egemen sınıfın düşünleri sanat eserlerinde yerini alacaktır. Fotoğrafçının kendisiyle, yaşamla, toplumla gerçek ilişki içerisinde olması kendi gerçeğine başkalarının gerçeğinden geçerek ulaşmasının önünü açar. Sokak satıcılarını, tarım emekçilerini, genelev kadınını, kent meydanını veya bir işçinin bir gününü çeken fotoğrafçı kadrajıyla ürettiği imgeyle istese de istemese de artık o bir toplumsal sınıfın temsilcisi, sözcüsü olmuştur. Burada başlar fotoğrafçının varoluş sancıları, gerçekliği, tarafsızlığı, taraf tutuşu ve işlevi… Aslında o da kendi yaşam izlerini bilincinden geçirerek karelerde depolar, çerçeveler. Burada önemli olan çerçeve içine ne girdiğiyle birlikte çerçeve dışında ne kaldığıdır. Çerçevenin dışında bırakılanlar ve çerçevenin içine girenler ele verir fotoğrafçının kimliğini. Obama ve R.T.Erdoğan fotoğrafında tercümanlar çerçeve dışında bırakıldığına göre itibar yükseltici “destur”u çekebilmek için karşındakinin iletişim diline vakıf biri varmış gibi bir görüntü oluşuyor. Hatta burada Obama’nın Türkçe bildiği bile iddia edilebilir! Gördüğümüz fotoğrafa yönelik önbilgi ve sorularımızı artırıldıkça fotoğrafla yaratılan sahte gerçekliğin yerini hakiki gerçeklik kısa zamanda almaktadır ancak bu önbilginin oluşumunu engellemek içinde fotoğrafın sıklıkla kullanıldığını unutmamak gerekiyor.

Fotoğraflarla oluşturulan tarih, yazılı tarihten çok daha fazla etki gücüne sahiptir. Çünkü yazılı tarih yeniden yorumlanmaya, değiştirilmeye, yeniden üretilmeye ve insanların kafasında soru işareti üretilmeye zemin hazırlayabilir. Ama fotoğraf geniş halk kesiminin gözünde “Çıplak gerçekliği yansıtır.” olarak görüldüğünden buna pek müsait değil. Üstelik bilgisayar tekniği sayesinde eski fotoğrafların artık değiştirilmeye, yeniden kurgulanmaya başlandığı bir dönemde olmamamıza karşın fotoğrafın çıplak gerçeği yansıttığı inancı hâlâ kafalarda yıkılmış değil. Atatürk fotoğraflarındaki sigaranın çıkarılmasından tutun da geçmişe dönük “kurtuluş savaşı” miti üzerine sıklıkla yapılan kurgu fotoğraflar da bilgisayar tekniğiyle artık rahatlıkla üretilmektedir. Üstelik bu fotoğraflar resmî kurumlardan tutun her yere tarih bilinci oluşturmak adına asılabilmektedir. Yine burada da fotoğrafın “yalan söylemezliği” üzerinden hareket edildiği görülmektedir. Bilindiği gibi resim kanıt değildir belki ama fotoğraf kanıt olarak sunulur tarih kitaplarının sayfalarında. Fotoğraf, bugüne hizmet etmekle birlikte dün-bugün-yarın döngüsünde geleceğe de, bugün hakkında güvence, teminat sunmaktadır, tüm “kanıtlarıyla” birlikte… Yani yarını da kurtarmaktadır, garantiye almaktadır. Dolayısıyla fotoğrafçının daha sonradan giderilemez türden bir sorumluluğu vardır. Bize aktardığı, gerçekleşen olaylar değil onun bunlardan ne anladığıdır ya da ne anlaşılması istendiğidir. 

Fotoğrafın objesi gibi diğer sanatların da objesi olan gerçeklik, insanın dışında, ondan kopuk bir gerçeklik olmayıp insansal bir gerçekliktir. İmge olarak algılanan estetik gerçeklik doğal gerçeklik gibi görünse de farklıdır. Doğal gerçeklik insandan-bilinçten bağımsız var olandır. Estetik gerçeklik ise tamamen insan ürünüdür. Yani toplumsaldır, toplumun gerçeğini-bilincini yansıtır.

Fotoğraf diğer sanat dallarından farklı olarak ya estetiği olmayan sanat dalı olarak algılanıyor ya da estetiği var kabul edilse bile, estetik fotoğraf denilince görsel etkilerin, ışığın, kadrajın iyi olduğu, göze hitap eden, gözü doyuran fotoğraf olarak algılanıyor. Sanatsal duyarlılık adına bilinçlerde herhangi bir kıvılcım yaratma çabası düşünülmüyor. Eğer sadece biçim kaygısıyla fotoğraf çekilir de biçimi içerikle donatmadan sunulursa yalnızca kapitalistlerin sanat pazarına mal üretmekten öte gidemeyecek ve böylece görüntünün ilgi çekerek arkasına gizlenmiş elde etme çabasına hizmet edecektir. 

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2014

Map