
Kolektif çabalarımızla Sanat Cephesi Dergi’mizin 9. Sayısını da üretmiş bulunuyoruz.
“Kolektif üretim” bahsinde Dergi’mizin dışındaki ilerici yayın faaliyetlerini özendiriyor ve de kutluyoruz. Çerçevesi birlikte çizilmiş, ilke ve amaçları birlikte hazırlanmış, kolektif üretim dışında ilerletici ve geliştirici bir yöntemin varlığını da reddediyoruz. Bu yöntemin çok zor, çileli ve uzun erimli bir mücadele olduğunu biliyoruz. Fakat sonuç alıcı olduğunu ve bizzat yaşamın her alanındaki filizlerini de görüyoruz. Kolektif üretim çabalarımızın sınıflı toplum koşullarındaki zorluklarını ve bu yolda ödenen bedelleri burada ayrıntılı sayıp dökemeyiz.
Anılan çabalarımızda, yarış atı misali koşulan uzun erimli bir kavgada her kilometrede bir kez daha soluklanan insanlarımız olduğu gibi, kapitalist yabancılaşmanın esiri olmuş, konformizme bulaşmış, düşünce davranışta dökülen ve savrulmuş insanlar da olacaktır. Her iki türden insanların/kadroların birlikte üretim faaliyetinde bulunması hem mümkün değildir hem de gündemimizin doğasına aykırıdır. “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliğini” özel yaşamında, işinde, üretiminde dengeli ve tutarlı biçimlerde götürenlerin ilke ve amaçlarının eninde sonunda başarıya ulaşacağını biliyoruz. Böylelerinin uzmanlık alanına giren konu ve sorunlarının kavgada bir adım ileri sıçrayacağı da açıktır.
İlke ve amaç birlikteliği sınavında, bir yandan: Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımı’nın biricik savunucusu Dergi’mizi ve onun ısrar, inat ve özveriyle tuttuğu mevziiyi korumaya, daha da geliştirip güçlendirmeye; diğer yandan: “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliğinin” gereğini yerine getirmeye, bu önemli dayanağımızı daha fazla bilince çıkarmaya çalışıyoruz. Bu türden bir mevziiyi tutan Kadro’lar başta olmak üzere Kurum ve Araç’larımızın devlet tekelci kapitalizmi tarafından darbe almamasına ve giderek daha da işlevsel olmasına büyük bir özen gösteriyoruz.
Gündemimize böylesine ağır sorumluluğu olan bir görevi almamızın bizce son derece haklı nedenleri bulunmaktadır. Bunun bilincindeyiz. Elbette bin bir emek ve özverilerle üretilen Sanat Cephesi Dergi’mizin yapmaya çalıştığı mütevazi katkılarını tek başına ne yüceltebiliriz ne de dramatize ederiz. Nesnel gerçekliği okurlarımızla paylaşmayı uygun buluyoruz.
Sorunlarımızı herkesin önünde açıklıkla tartışmayı ve aşmayı öne çıkarıyoruz. Elimizdeki bu organın daha işlevsel olması yalnızca Dergi Yayın Kurulu’nda kimi rol ve sorumluluk üstlenenlerin değil, arkasında dik ve ilkeli durmaya çalıştığımız Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımı’nın anlam ve önemini kavramış herkesin sorunudur. Sorunu olmalıdır. “Kapitalist anarşi” dedikleri sınıflı/sömürücü/sömürgeci bir avantalar ve yağmalar düzeninde yaşadığımızın farkındayız. Bu düzen, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, hak ve özgürlükleri için ayağa kalkmayan bir toplum ve insan yetiştirmekten yanadır. Böyle bir toplum yapısında ilerici insanlarımız bir yandan ekmeğini kazanma savaşımı vermektedir, diğer yandan kapitalist üretim, özel mülkiyet ve paylaşım/bölüşüm ağında bir seçim yapmaya zorlanmaktadır. Dergi üretimi, işliklerimizde profesyonel kadroların işbaşı yapmasıyla yeni nitelikler kazanacaktır. Bu yoldaki eksikliklerimizi kolektif çabalarımızla hızla yerine getireceğiz ve de aşacağız.
Emekten ve emekçinin sosyal/evrensel kurtuluşundan yana bir seçim yapanlar doğallıkla “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliğinin” hangi anlama geldiğinin ayırdında bir tavır geliştirecektir. İlerici geçinen her bireyden de bu türden bir kavgada bilinçli rol ve sorumluluk alanlar gibi bir düşünce davranış birliğine girmesini beklemiyoruz. Ancak bu çok yönlü savaşımda ikircikliliğe, iki arada bir derede durmaya asla yer yoktur. İlkesiz ve laçka ilişkilerle “yazım, şiirim çıksın da nerede çıkarsa çıksın” diyenlerin böylesine sorumluluğu olan Dergi’miz ile uzak/yakın bir ilişkisi olamaz/olmamıştır. İnsanın ve insanlığın kurtuluşu kavgasında ya varsındır ya da yoksundur. İlke ve amaç birliği yolunda özel hesap yapanlar, ün düşkünlüğüne soyunanlar çok geçmeden kendilerini açığa vurmakta gecikmezler. Böylelerinin bu türden bir Dergi faaliyetinin herhangi bir lobi/hobi olmadığının ayırdında olmaları gerekir.
Elimizdeki Dergi aracı; bilinen ilke ve amaç birliği yolunda bir kavga aracıdır.
Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımı’nın taraftarları bilinç ve kararlılıkla bu türden bir Dergi’yi üreterek, sürekliliğini koruyarak, anlayana önemli bir mesaj vermiştir. Bu uğurda işliklerimizde çok büyük bedeller ödenmektedir. Dergi’mizin üretimine cüret edenler, dolayısıyla ilkeli ve amaçlı bir sınıf kavgasında tüm varlığı ile soyunmuşlardır. Dergi’miz: Bu kavgada Biz varız! diyenlerin bir aracıdır.
İnsanın ve insanlığın kapitalist yabancılaştırma yöntemleriyle diz çöktürülmek istendiği “yeni” bir “gericilik çağında” bu türden bir yayın faaliyetinde bulunmanın çok yönlü ve büyük risklerinin olduğunun da bilincindeyiz. Sınırlı bilgi ve özverilerimizle ve şu aşamada Dergi Yayın Kurulu’nun üstlendiği bu görevin, sorumluluğun yarın daha görkemlilerini üretecek olan Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi’lerimiz tarafından üstleneceğinden asla bir kuşkumuz yoktur.
Anılan Kurum ve Araç’larımızın üretilmesi yolunda böylesine kapsamlı bir işe soyunma cüret ve bilincini taşıyanlar kadar, arkadan ve içeriden buna köstek olmaya çalışanların da varlığından/olabileceğinden rahatsızlık duymuyoruz. Onların elindeki silahların bizleri tutunduğumuz mevzilerden koparıp geri püskürtemeyeceğini de biliyoruz.
Kuşanmaya çalıştığımız “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” silahımız onların elinde yoktur. Bu silahımızın işlevi ve önemi sosyal pratikte yeterince sınanıp denenmiş, doğruluğu test edilmiştir. Tarihsel, sosyal, sınıfsal ve kültürel açıdan aşınmış ve aşılmış olan tez ve tahlilleri ilerici insanlığın tuttuğu mevziiyi ne ele geçirebilir ne de geriletebilir.
Kapitalist yabancılaştırma yöntemlerinin günümüzdeki saltanatı geçici bir durumdur. Onların bilim ve akıldışı yol ve yöntemlerle, zora ve kaba güce, yalana, demagojiye dayalı görece egemenliğinin de bir sonu vardır. Hegemonların ve hegemonya krizinin boyutlanmasıyla bu sona varışın işaretleri de alınmaktadır. İlerici insanlık emperyalist-kapitalizmin yapısal krizine, eşitsiz gelişimine, baskı ve sömürüye/sömürgeciliğe dayalı sistemlerine karşı gezegenimizin hemen her yöresinde haklı talepleriyle ayağa kalkmıştır. Yaşadığımız tarihsel süreçte insanın ve insanlığın sosyal/evrensel kurtuluşu için dövüşenlerle, insanlığı yeniden diz çöktürmek ve esir almak isteyenlerin kavgası sürdürülmektedir. Bu kavganın uzlaşmaz çelişkilerin sonucu olduğu bilinmektedir ve “toplumsal barış” türünden uyduruk literatürlerle saptırılması ise asla mümkün değildir. Aleyhimizdeki pek çok faktöre ve her şeye karşın, tarihsel iyimserliğimize asla gölge düşürmeden, umut verici gelişmeleri alabildiğince, nesnel gerçekliği içinde doğru tahlil etmek istiyoruz. Tavrımızı bilimsel yöntemle belirliyoruz. Nesnel gerçeklikten aldığımız sanatsal malzememizi, imge çeperimizde sosyalist gerçekçi bakış açımızla yeniden üretip sanatsal tarzımızla/tekniğimizle yaratarak, sanatımızı sınıfla buluşturmanın ve kaynaştırmanın kavgasını veriyoruz.
Kitlelerin talepleri ile karşılanmayan ihtiyaçları gerici sistemlerin finans kalelerini âdeta topa tutmuştur. Kütlesel çıkışların içindeki ilerici nüvelerin varlığından haberliyiz. Bu nüveleri titizlikle korumak, darbe almamalarına çalışmak, yeni nitelikler kazanmalarına ve aynı zamanda kitlelere öncülük yapmalarına çalışmak, çağımızdaki gelişmelerin en devrimci ve en dönüştürücü bir görevidir. Dünya genelinde, Yakındoğu’da ve Bölgemizdeki gelişmeler, iç savaşlar sanat/kültür/fikir işçilerinin de sorumluluklarını sınamaktadır. Yaşadığımız coğrafyada bir yandan iç savaş ortamı yaşanmakta, diğer yandan doğanın oluşturduğu afetlerle insanımızı çeşitli dram ve trajedilerle karşı karşıya getirmektedir. İnsanımızın ve insanlığın sosyal/evrensel kurtuluşu yolunda fikir işçilerine de çok büyük işler düşüyor.
“Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” kavgası; insanın insan olmasına en büyük katkıdır. İnsanın doğallaşması, doğalın insanlaşması insanın insan olması demektir. Diz çöktürülmeye, yabancılaştırılmaya, artı-değer sömürüsüne terkedilen ve esir alınmaya aday yaratığın adı insan değildir.
İdeolojik, teorik, estetik ve sanatsal yaklaşımlarımızla gündemde canlı tutmaya çalıştığımız konu ve sorunlarımızı işçi sınıfı ve geniş emekçi kitlelerin içinde somut roller alarak tartışmalı ve aşmalıyız.
I
Yaşadığımız coğrafyada Dergi’mizin ilke ve amaçlarıyla uyumlu, gündemine alacağı, tartışmaya sunup çözüm yöntemleri üreteceği onlarca konu ve sorun var. Bu konu ve sorunlarımız arasında insanı insan yapacak olan sanat, kültür, estetik ve etik konusu ne yazık arabesk bir konuma indirgenmiştir. Sağlı “sol”lu burjuva politikacılarının yanı sıra “sol cenah” örgütleri politikacılarının da, bu bağlamda nerede ve nasıl durduğunu ayrıntılı biliyoruz. İlerici kitap, dergi, gazete ve broşür üretimiyle ilgili bir arkadaşımıza, sistemin mantığına ve işleyiş kurallarına uygun biçimde: “Nasılsın, iyi misin? Halin keyfin yerinde mi? İşlerin nasıl? Allah hayırlı kazançlar versin…” diye bir soru yöneltildiğinde, verilen cevap son derece anlamlıdır: “Kitapsız, arabesk bir topluma ilerici kitap, dergi, gazete üretiyoruz… Nasıl olacağımızı ne Allah ne de kul belirliyor. Buna devlet tekelci kapitalizmi karar veriyor…” Evet, devlet tekelci kapitalizmi, uluslarötesi tekelci sermayenin güdümünde ve şu aşamada her şeye kadir biçimlerde karar veriyor. Onların dediği oluyor. İlerici kitap, dergi, gazete gibi ürünlerimizin alıcısı da giderek azalıyor. Bir dönemlerin on bin, beş bin, üç bin tirajlı kitap, dergi ve gazetelerimizin güncel tirajları ilerici cenahımızın ideolojik, politik ve örgütsel konumunu açıkça ortaya koyuyor. Israr, inat ve özverilerimizle üretilen yayın organlarımızın tirajı kitaplar için 500 adete kadar inmiştir. Dergi ve gazetelerimizin tirajı ise, günlük gazetelerde 3-5 bin, politik dergilerimizde 150-200 adedi geçmemektedir. “Nesnel gerçeklik böyle!..” Küçükburjuva seçkin aydınlar bu olguyu genellikle insanlarımızı suçlayarak izah etmeye kalkmayı yeğlemektedir: Nazım Hikmet’in: “Sana koyun da demek istemiyorum ama, koyun gibisin be kardeşim?”, Aziz Nesin’in: “Türk halkının yüzde altmışı ahmaktır!..” türünden sözüm ona saptamalarla bilimsel olmayan, yaygın değerlendirmelerde bulunulmaktadır. Hatta 12 Mart 1971’in gazabına uğratılmış bir emekli askerin, cezaevinden çıkar çıkmaz kurduğu bir yayınevinde ABD’den tercüme ettiği ve ilk yayımladığı kitabın adı: Davar Millet’tir!?..
Oysa emekçi halklarımız ne koyun gibidir ne ahmaktır ne de “davar millet”tir. “Bilge Halkımız” küçükburjuva seçkin aydınlardan daha ileride bir yerdedir. Halk sanatlarıyla, masallarıyla, mitolojileriyle, müzikleri ve şarkılarıyla, folkloruyla, kültürleri, gelenek ve görenekleriyle, inanç sistemiyle, yaşama kavgalarıyla son derece daha gerçekçidir. Küçükburjuva seçkin aydınlar; ne şiirde ne resimde ne müzikte ne masallarında, emekçi halklarımızın ürettiği ve günümüze kadar varlığını sürdürdüğü ürünlerinden asla ileri bir yerde değildir. Ortaya çıkardıkları ürünleriyle de bir türlü emekçi halklarımızdan aşırıp adapte ettiklerinin ilerisine geçememişlerdir. Anadolu emekçi halklarımızın ilerici komünal değerlerini, sanatsal duruş ve anlayışlarını dinamik ve iyimser bir yorumla bir basamak ileriye taşıyamamışlardır. İnsanlarımızı ahmaklaştıran, aptallaştıran, bilimsel bilgi ve bilinçlenmeden, örgütlenmeden yoksun bırakan sömürücü kapitalist sistemi değil, bizzat bunun tek sorumlusu olarak insanı suçlamaya yeltenmek doğru değildir. Bilimsel yöntemden nasibini alamamaktır. Bu coğrafyamızın yetiştirdiği insanımızı tanımamaktır. O insanlar ki, tarihsel, sosyal ve siyasal devrimlerde dönüştürücü rollerle sorumluluklar almışlardır. Hem tarih yazmış hem de tarihe anlamlı birer kayıt düşürmüşlerdir. Emekçi halklarımız, bizim insanlarımız örgütlenmeye ve öğrenmeye en uygun bir konuma sahiptir. Sen öğrenebilmiş isen, öğretmeyi de biliyorsan, bu insan malzemesi harikalar yaratmaya adaydır. “Baba İshak’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Şeyh Bedreddin’i üreten bizim halkımız daha nicelerini üretmeye adaydır. Yeter ki, sen öğren!” demekten kendimizi alamıyoruz.
Nihilist, narsist, melankolik, umutsuz, ufuksuz, inançsız, inkârcı, bireyci, benmerkezci, bilinemezci küçükburjuva ideolojisine saplanıp kalanlar, burjuva ideolojisinden önce; “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” kavgasına en fazla karşı çıkan birimlerdir. Bu iki ideolojik akımın da geleceği yoktur. Çünkü ikisi de gerici, tepkici ve tutucudur.
I
Kapitalist anarşinin en acımasız biçimlerde seyrettiği İstanbul kentine bir bakalım. Bu kent, ayrıca çeşitli uygarlıkların kalıntılarının yağmalandığı bir kenttir. Ne Doğuludur ne de Batılı. Ne Hıristiyan’dır ne de Müslüman. Ne kapitalist kültürlü ne de sosyalist kültürlü. Arabesk anlayış her alanda yetkinleşmiştir. “Yerli Kapitalist Anarşi” düzeninde insanlar kendilerine, topluma ve doğaya yabancılaştıkça yabancılaşmıştır. 17 milyonluk bir kentin insanları mutsuzdur. Bu durum yüzlerinden okunmaktadır. Bu kentin denizlerinin o güzelim yaratıkları martılar dahi bu süreçten kurtulamamışlardır. Martıların vahşileşerek büyüyen bu kentte doğal yuvaları yok olmuştur, artık binaların çatılarında yuva yapmakta, deniz ürünlerinin kökü kazındığı için de çöplüklerden beslenmekte ya da güvercinleri ve kumruları yemektedir. O çöplüklerden ve çöplerden artık bizim insanlarımız da ekmeğini kazanmaya yönelmiştir, belediye taşeronu temizlikçiler ve zabıtalarla kovalamaca içerisinde…
I
Avanta ve yağmalar düzeninde insanlarımız artık sanat değeri taşıyan ne nitelikli filmleri, tiyatroları izlemekte ne resim sergilerini gezebilmektedir. Zaten bu türden mekânlar bilinçli tercihlerle giderek yok edilmiştir. Yerlerini AVM’ler, meyhaneler, barlar ve cafeler almıştır. İnternet, sex/pornografi, spor, uyuşturucu, sigara/alkol alışkanlığı ve medya canavarı bizim insanlarımızı büyük oranlarda kendi tuzağına çekmiş/çekebilmiştir. Burjuva yaşam tarzına özenti, mülkiyet, araba, yazlık, konformizm, moda, bireycilik, ahlaksızlık almış başını gitmiştir. Bilinçli tercihleriyle bu tuzağa girenler ise hem insanlığın sosyal/evrensel kurtuluş mücadelesine ve hem de Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımı’nın tutarlı-amaçlı-somut projelerine ve ürünlerine elbette şaşı bakacaklardır. Asla yadırgamıyoruz. Doğal bir sonuçtur.
Hatırlanmalıdır: Bir zamanlar uyutucu medya ansiklopedi pazarlamaktaydı. Bu ansiklopediler evlerin kütüphanelerinde, öteki mobilyalar gibi bir dekor-eşya işlemi görüyordu. Onları açıp okuyan yoktu. Şimdi bu ansiklopedi ciltlerini yapılan çekici reklamların uzantısında değiştirilen eski mobilyaların yanı sıra, sokaklarda, her evin önündeki çöplüklerde görüyoruz. Bu türden bir yabancılaştırma olayı karşısında ise hiç şaşırmıyoruz.
Öte yandan kara gerici, ırkçı, şoven politikacılar hiç utanıp sıkılmadan bu arabesk kenti; “İstanbul Kültür Başkenti” olarak lanse ediyor! “Sol cenah” örgütlerinden transfer edilen satılık ve kiralık kalemler sistemin çizmelerini cilalamaya devam ediyor! Onlara; geleceğin kütüphanelerinde bir nokta dahi olmayacak, beş para etmeyen eserlerine ödüller veriliyor! ABD ve AB emperyalistleri de arabesk politikacılarımızın bu duruşunu pohpohlamakta asla bir kusur etmiyor. Alkışlıyor. Destekliyor. Onaylıyorlar. Bu arada milyarlarca dolar/euro yardımlar yaparak Bizans kültür mirasının arabesk yorumlarla Türk-İslâm sentezi bulamacıyla yoğrulmasına meydan vermemeye çalışıyorlar. Burjuva ve küçükburjuva seçkin aydınlar bu amaçla seferber ediliyor, etkinlikler düzenleniyor. Kültür ve sanat aşkına(!) nice çamlar devriliyor.
Oysa bu “İstanbul Kültür Başkenti”nde işçiler, işsizler, emekçiler, küçük üreticiler büyük bir yaşam kavgası veriyor. Devlet tekelci kapitalizminin daha da Karun olması için; Deniz, Hava, Karayolu, Demirağlarla örülü Alt ve Üst Geçitler, Köprüler bu kenti kuşatabildiğince kuşatıyor. Doğa tahrip ediliyor. Kirletiyorlar. Oksijenimiz azalıyor. Hayat damarlarımız kesildikçe kesiliyor… Kapitalizmin tüketim çılgınlığı, tükettikçe kendini de tüketiyor… “Nereye kadar mı?” İlerici insanlık tükenmeyen enerjisiyle ayağa kalkıp bu çılgınlığa dur diyene ve de yeniden üretimi gerçekleştirene kadar!..
Bu türden uzlaşmaz çelişki ve çatışkılar doğallıkla karşıtını da yaratmakta gecikmiyor. Evet, kapitalist anarşi semirdikçe semiriyor. TC devleti alt-emperyalist/küçük-emperyalist kimliği ile içe olduğu gibi dışa da açılıyor. “Nereye kadar mı?” diyeceksiniz. Bu çürümüş/çözülmüş sistemle her alanda boy ölçüşmeye aday, “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” temelindeki Kurum ve Araç’larımızı üretene kadar. Modern/Devrimci Proletaryanın bu kenti ele geçirip, kapitalist anarşiye anladığı dilde bir ders verinceye kadar… Her türden avanta ve yağmaya son vereceği an’a kadar…
Sanat Cephesi
Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi
Yayın Kurulu