Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Sanat ve Sanat Eylemi Üzerine Notlar
Babür Pınar

Sanat ve edebiyat eseri yaratmanın; bir ömür boyu süren eylemlilik ve yoğun emek sarfı gerektirdiğini kavrayabilen biri olarak sanat üzerine boğucu, azim kırıcı ve kalıpçı ahkâm kesmenin anlamsız olacağını düşünüyorum.

Maddî yaşam gereksinimini karşılayan maddenin üretimi belli fiziki kalıplar ve maddî disiplin içerisinde gerçekleştirilir ve seri üretim bu eylemin asli unsurudur. Seri üretim eylemi sonucu yaratılan ürün birbirinin tıpkısıdır ve fizikî ve maddî kurallar üretilen ürünün içeriğini ve biçimini belirler. Örneğin bir yemeği zehir katarak yapamazsınız. Bir binayı mühendislik disiplini içerisinde yapmanız zorunludur. Oysa sanat eseri yaratım sürecinde fizikî ve maddî disiplinler bağlayıcı değildir. Sanat eserinin belli kalıplara göre üretilmesi zorunluluğu yoktur. Sanat faaliyeti entelektüel faaliyettir. Entelektüel faaliyet; insanın maddî yaşamsal gereksinimlerini karşılamak için gereken bir eylem/olgu değildir. Entelektüel eylemin “özel” bir alanı olan sanat eylemi sürecinde birey, ürünün öz ve biçem olanaklarını kullanma noktasında özgürdür. Sanatçı eylemi esnasında, malzeme ve araç kullanımında ve dolayısıyla belli bir biçime bağlı kalıp, kalmama konusunda özgürdür. Bu özgürlük, sanatçının üslubunu yaratmasının olanağıdır. Biçem ve üslup olarak kalıba sokulamayan sanat eylemini, zanaat eyleminden ayıran üretim kurallarıdır. Bir sanatçıya, ‘şu malzeme dışında malzeme kullanırsanız ve bu kalıplara bağlı kalmazsanız yaratınız sanat eseri olmaz’ diye verilen direktifin hükmü yoktur. ‘Şu biçeme uymadığı ve bu düşünceyi yansıtmadığı için yaratınız sanat eseri değildir’ yaklaşımına sahip bir sanat eleştirmeni(!) sanat eylemi konusunda zırcahil demektir.

Diğer yandan fikrini burjuva ideolojisine bağlamış ve pazarın yılmaz propagandacısı olan sanat ve edebiyat eleştirmenleri hakkında söylemek istediğim söz şudur:  Edebiyat ve sanat ürünü yaratmak için gereken emeği veremeyecek kadar tembel ve yetersizliğini örtecek kadar “bilgiyi” dağarcığında toplamış obur “eser” kemiricidir onlar. Kendi beğenisine güvenmeyip, başkalarının beğenisine gereksinim duyan bireylerin fikrini biçimleyen burjuva ideolojik araçların “korucu” üniforma giydiği kapitalist bir toplum; bu eleştirmenler için bereketli topraktır.

Sanat eseri yaratım sürecine ilk adımını atanlar, Sanat ve edebiyat  (özel olarak şiir) üzerine tartışmaların içinde çok yer alıyor ve eleştirilerden çok etkileniyor. Bu durumu, fark ettiğim için, az da olsa yararlı olacağına inandığım bazı bilgileri aktarmak için bu notları yazıyorum. Bu notlar; Deneyimlerimden ve entelektüel birikimimden yola çıkarak ulaştığım veriler üzerine oturan önermelerdir. Toplumsal ödev direktifleri olarak algılamadan, yaratım sürecinde kolaylık sağlayabilecek, eylem bilgisi olarak kabul edilmelidir yazdıklarım.

1.

Başkalarına ayıracağın zaman, kendi yaratım sürecinden çaldığın zamandır. Bu nedenle başkalarına ayıracağın zamanın ötekine ve kendine sağlayacağı entelektüel yarar; bu zaman içerisinde yapacağın üretimden daha değerli değilse; ya da kendi sanatsal, toplumsal ve entelektüel üretim sürecini besleyecek bir ilişki değilse; Başkalarına bu zamanı vermeyin. Çünkü sanatsal üretim için hatta daha ileri gidersek, entelektüel (felsefî, siyasî, ideolojik) üretim için önemli bir zaman dilimi gereklidir. Ki bu zaman diliminde, ciddî bir şekilde üretim sürecine dâhil olmak zorunludur. Eğer böyle bir zaman dilimini, sanat eseri yaratım ve entelektüel gelişim faaliyetine vermek istemiyorsanız (ki bu olabilir); o halde bu alana ilişkin üretim pratiğini yaşamınızdan çıkarın. Unutmamak gerekir; sanat, temel bir gereksinim değildir. Sanat üretimi; entelektüel bir gereksinimdir. Sanat üretimi insan için yaşamsal bir zorunluluk değildir. Köle İnsan, hayatın gerçekliğinin farkında olma hazzı tatmadan da yaşayabildi; boyunduruk insanın bedenine acı verse de, insan boyundurukla yaşamını idame ettirebildi.

Sınıflı toplumlarda, entelektüel faaliyet alanına dâhil her eylem gibi sanat eylemi de insanın zorunluluklar listesinde yer almadı. Bedeni üzerinde şaklayan kırbacı “tanrı vergisi” kabul ederek iniltisini yüreğine akıtan köle; acı çekmeği ruhun erdeme kavuşması saydı. Köle durumunu değişmez sayarak, köleliği “iyi normda” gerçekleştirmek düzleminde gurur arayan insan, erdemli olmak için entelektüel zenginliği, insanî gereksinim saymadı.

Bireyin tercihine bağlı olan sanat üretimin gerçekleştirilmesinde “entelektüel haz” esastır ve sanatsal alana ve geniş anlamda entelektüel zenginliğe ilişkin faaliyet uzun erimlidir. İnsan entelektüel faaliyet içerisinde olmadan da, karnını doyurabilir, barınak bulabilir, bir özgür köle olarak; sevebilir, hüzünlenebilir, acı çekebilir, inleyebilir, bağırabilir ve mutlu olabilir. Özel çaba gerektiren, entelektüel vasıf edinme sürecine girmeden de insan, aklını hayat akışına bırakabilir ve ışığı sönmüş ruhunun, “köle” bedeninde huzura kavuşmasını sağlayabilir. İnsan, entelektüel eylem içerisinde köle “rahatının” bozulacağını bilerek yaratım ve özgürlük sürecine girecek denli cesur değilse; olduğu yerde kalır.

Sanat eylemi, bireyin yaratıcı iradesinin ayırdına vararak kendisi için birey olmak noktasına ulaşmasını sağlar. Bu nokta henüz, efendiler erkinin pratik ifadesi olan sistemden kopuş durumu değildir. İnsanın kendisi için birey olması durumu, kölelikten kurtuluşun olanağına kavuşmaktır. Bireyin kölelikten kurtuluşu, kendisi için birey olma olanağını doğru kullanabilmesi ile doğrudan ilişkilidir. İnsan, insan olarak kurtuluşunun sınıfsal kurtuluş sürecine bağlamazsa; kölelik sistemine karşı birey konumuna gelmezse; kendisi için birey olma durumu “benmerkezci” olmaya evrilir. Sanatçının benmerkezci oluşu “ben birey olarak güçlüyüm ve yaratıcı vasfım beni diğer insanlardan farklı kılıyor. Bu farklılığım özgür birey olmamın güvencesidir.” yanılsaması içerisine sürüklenmesi demektir. Bu noktada sanatçı köle oluş durumunu inkâr gayretiyle canhıraş bir tavırla bireyciliğe savrulur “yarı peygamber” kisvesine bürünür. Ama “yarı peygamberin” umutsuz çabası gövdesindeki kölelik damgasını silemez; sisteminin bir parçası olmasının koşullarını ortadan kaldırmaz. Kendisi için birey, toplumsallaşma sürecinde eksik kaldığı ölçüde yıpranır, eksilir. Bireyin özgürleşmesi; üreten olarak dâhil olduğu toplumsal grubun, kendisi için sınıf olma sürecinde, kendini ifade etmesi ile gerçekleşir. Bireyin gerçek anlamda entelektüel eylemliliği içselleştirmesi; özgürleşmesinin alt yapısını oluşturur.

2.

Sanat; insanı “iyi” kılma eylemidir. Sanatçının “iyi” insan olması sınıflı toplumun değerlerinden kopuşu ölçeğinde gerçekleşir. Bu olmazsa, sanatın; yaşam olanaklarını yeniden üreten insanı “iyi” kılması ilkesi yerle bir olur. Sanat, toplumun bedenini sömürerek hayatını idame ettiren bir avuç sınıfsal azınlığın arzularının kırbacı ve günahkâr ruhunun huzur iksiri olur. Yaratıcı vasfını, bir avuç asalağın hizmetine sokan sanatçının ruhu ise “iyi halde” olamaz; hastalıklı hale düşer. Edebiyatçı, sanatçı, hizmetine koşulduğu asalak sınıfın huylarını edinir. Burjuva sanatçı, ötekine; sevgisiz, aşağılayıcı, tepeden hitap etmeği “ikon” olmanın gerekliliği olarak kabul eder. Sanat eyleminin bu haldeki burjuva sanatçıyı “iyi” kılması mümkün değildir. Maddî zenginlik artarak, manevî varsıllığın altını oyar. Kabaran iştahını dindiren şöhretle ulaştığı maddî zenginliği yitirme endişesi korkuya dönüştükçe, sanatçının aklı tutulur. Burjuva sanatçının yarattığı her eser, konumunu kaybetme tedirginliğini de büyütür. Pazar tedirginliğiyle yarattığı her eser burjuva sanatçının kimlik bunalımına katkı olur.

Sanatçı, sınıflı toplumumun davranış ve değerlerini değiştiremiyor ve aksine sınıflı toplum sanatçıyı kendine benzetiyorsa; sanatçının kendine hayrı yoksa “topluma hayrından” söz edilemez. Sanatçının toplumu iyi kılması; insanı insanlıktan çıkan iktidara başkaldırışıyla doğru orantılıdır. Eseri, başkaldırı saflarında yer almıyorsa; o zaman; “sanatçı toplumsal ilerlemenin öncüsüdür” şiarı koskoca bir yalan olur. “Toplumcu lafızlarını ağzından düşürmeyen sanatçı, ezilen ve sömürülenleri avutan eser yaratıcı olmaktan öteye gidemez. O zaman; sanatçının yaratım eylemi ve sanatçı kimliği, sınıflı toplumun, dolayısıyla zulüm ve baskının payandası olur. Eseri kadar kendisi de kapitalist pazarın metası olan sanatçı; toplumsal ilerlemenin nüvesi olan biri değil; toplumun hayat damarlarını tıkayan bir avuç mülk sahibinin varoluş nedenini besleyen etmenlerden biri olur.

Sanat eseri yaratmanın “insanı” iyi kılmanın aracı olması işin bir yanıdır. Yaratı eylemi insanı iyi kılmıyorsa; bu durum o sanatçının, sanatçı olmadığını kanıtlamaz. Sanat eseri yaratım eylemini gerçekleştiren insan sanatçıdır. Ancak, “iyi” kimlikli olmak; bireyin içerisinde yer aldığı üretim ilişkilerine doğrudan bağlıdır. Sanat insanı “kötü” eden üretim ilişkilerine karşı insanı iyi kılma olanağıdır ama o kadar. Eğer insan, yaratı eylemini de mülkiyet ilişkileri siteminin aracı yapılmasına karşı direnmiyorsa; sanat eyleminin insanı “iyi” kılması olanaksızlaşır. Burjuva ve her türden küçükburjuva sanatçının intiharın eşiğinde dolaşan, kurtuluşu aklını uyuşturmakta bulan, bunalımlı, pısırık,  zaaflı ve boyun eğici olması; sanat eyleminin, insanı iyi kılan olanağının, paranın ayakları altında ezilmesine rıza göstermelerine doğrudan bağlıdır. Sanatçının, bunalım halini yaratıcı ruhunun güç kaynağı sayması; burjuva düzene boyun eğmekten kurtulma umudunu da yerle bir eder.

Bu durum kimliğine sahip olmaları nedeniyle, burjuva sanatçıları, “sanatçı” olarak görmemek tavrı ise;  pazarla bağını kesmeyen ama “radikalliği”, ayakta kalmanın argümanı olarak kullanan küçükburjuva sanatçının “tekleşme” histerisi üzerine oturur.

 3.

“Sanat eseri” yaratan herkes sanatçıdır. Bir insanın yaratısının sanat eseri olup olmadığını belirleyebilirsiniz, ancak sanat eseri yaratan sanatçıyı ve edebiyatçıyı; Amatör, profesyonel ya da popüler, popüler olmayan türünden adlandırmak eksikliktir. Sanat dünyasındaki bu adlandırmaların nedeni; sanat eseri yaratım eylemini içselleştirememiş ya da sanat eylemiyle ilişkisi, giydiği gömlekle ilişkisi kadar olan bireylerin, kapitalist pazarın efendileri olmasıdır. Ancak bu durum şaşırtıcı değildir, olağandır; sanat eserinin içerisine düştüğü pazarın efendilerinin bu durumda olması, onların üretim ilişkileri içerisinde üstlendikleri rol itibarıyla kaçınılmazdır. Kapitalist pazarın efendileri için sanat eseri alınıp satılabilir bir metaadır. Kapitalist pazarda, sanat bezirgânlarının sanat eyleminin “değerini” algılaması ve sanat eserinden “haz” alması gerekli değildir. Kapitalist toplumda sermaye sahibi, sattığı mal konusunda gerçek anlamda bilgi sahibi olmadan da tezgâhtarlık yapabilir.

Pazarın efendilerinin burjuva hali, eserini pazara süren sanatçının da kabul ettiği bir durumdur. Pazarın efendisinin “mal” için gerekli gördüğü kriterleri gerçekleştirmeği kabul eden sanatçı pazarda yer edinebilir. Pazarın efendisini “sanat otoritesi” saymak; pazarın kuralılarına boyun eğme eyleminin kapsamında bir haldir. “İç gıcıklayıcı”, romanlar, şiirler, yayınevlerinin cahil ama cesur efendileri tarafından ısmarlanarak yazılır. Galerinin panolarında, zengin bayların şatafatlı salonlarının itibarlı parçası olmaya aday resimler sergilenir. Pazarın seçkin tezgâhtarları tarafından derlenen şair, yazar antolojileri; zahmete girmeden, araklanan ve üzerine ‘çevre’ ilişkilerinin eklendiği ve yalnızca içerisine “konulmuş” isimlerce itibar gören matbuatlardır.  Şarkıcıların ve ikonların göz kamaştıran ışığı, kapitalist pazarın şarj ettiği bataryaya bağlıdır. Bu nedenle sahne ilahları; parlak görüntü altında gizlenen sapı silik halleriyle; sermaye sahibinin arzuları önünde diz çöker.

Sanatçı eserinden yaşam nafakasını karşılamaya başlamışsa (Siz deyin profesyonelse) yaratıcılığını da kaybediyor demektir. Devam ediyorum; “Popüler sanatçı” listeleri yapan pazar madrabazlarının “popüler” sözcüğünün gerçek anlamını bilmedikleri açıktır. Bu türden adlandırmalar nedeniyle birçok genç arkadaşın şevki kırılabiliyorsa, ortada tehlikeli bir virüs dolaşıyor demektir. Bu virüse karşı bilgiyle donanmak gereklidir. Bireyin bilinç düzeyinin gelişkin olması onu bu virüsten koruyacak aşıdır. Sosyalist gerçekçi eylem adamı; öncelikle pazarın talebinden ve efendilerin arzularının etiketlenmiş yıkıcı etkisinden uzak durduğu sürece kimliğinin kirlenmesini önleyebilir.

 4.

“Kötü edebiyat ve kötü şiir sömürü düzeninin bir parçasıdır. Kötü edebiyat ve kötü şiiri kendine layık görenler sömürü düzeninin araçlarıdır.” (Özkan Mert) Türünden genelleme yapmak diyalektik materyalist yöntemi kavramamaktır. Kendini sosyalist olarak gören çoğu sanatçı, felsefî ve politik olarak eksik durumdadır. Bu sanatçılar, genel tanımlamalarla hayatın diyalektik materyalist algılanışını reddeden noktaya vardılar.

Bir sanat eserine bakarken, okurken, dinlerken, insanın kendini “iyi” hissetmesi, onun bilincinin gelişkinlik düzeyine ve yanılsama niteliğine bağlıdır. Bir insan kendi yararına olmayan bir sanat eserine bakınca da kendini “iyi” hissedebilir. Ya da kendi yararına ama bilinç durumuna ters “güzel” ve iyi bir sanat eserini görünce kendini kötü hissedebilir. Bu bilinç durumu ile kendini kötü ve iyi hissetmesi işin ilk ve ana basamağıdır. Bu aşamadan sonra birey kendi bilincine uygun bir eserin biçimsel olarak iyi ve kötü olduğunu tayin eder ve iyi ve kötü eser onun konumlanışını belirler. İyi eser bireyi rahatlatır ve onun düzenle uyum sağlamasında bir araç olarak görev yapar: o halde “iyi” bir eser sömürü düzeninin yarar sağlayan “iyi” bir araçtır. Kötü eser ise; kendini kötü hisseden bireyin, toplumsal sistem hakkındaki intibaını da etkiler ve sisteme ilişkin karamsarlığa kapılmasının önünü açar.

İdeolojik politik olarak, egemen sömürücü sınıfın savunucusu bir sanatçının, bu bilinçle ürettiği ve fikrinin yansıması olan eser, biçimsel olarak kötü ise bu eser sömürü düzenin aleyhinedir. Sömürü düzeninin savunucusu olan sanatçının “kötü” eseri sömürü düzeni için külfettir. Oysa sömürü düzeninin savunucusu olan sanatçının ürettiği eserin, öteki üzerinde yarattığı etkinin “iyi” olması, dolayısıyla eserin “iyi” vasıfta oluşu; sömürü düzeninin yükünü paylaşması ve onu aklaması demektir. İnsanlık tarihi boyunca en zalim ve kanlı sömürgeci imparatorluklar dönemi, “iyi” sanatçıların gerçekleştirdiği eserler sayesinde; iyi yâd edildi. Şu akıldan çıkarılmamalıdır; sömürü düzeni içerisinde; sistem karşıtı tavır almayan sanatçılar “iyi” ya da “kötü” eser üretebilir. Yarattığı ürün, sömürücü sistemin hizmetine sokulan sanatçının eseri “iyi” nitelikte olamaz anlayışı büyük bir yanılsama yaratır. Eğer öyle olsaydı, “iyi” eserlerin yaratıldığı dönemin, sömürü düzeni olmadığı varsayılırdı ve bu düzenin efendilerinin sunduğu olanaklarla sanatçıların ayakta kalarak “iyi eser” yarattığı gerçekliği yok sayılırdı. Oysa insanlık tarihi boyunca sınıflı toplumlarda “iyi” sanatçılar, sanat eylemi ile sömürü düzenini “iyi” kıldı ve efendilerin “zalim” adını akladı.

Kuşkusuz diğer yandan, kapitalist sistem içerisinde sosyalist bilinçle donanmış sanatçıların iyi eser yaratması sömürü düzenini zora sokar, onu “kötü” kılar. Bu cephede üretilen kötü eserler ise; sosyalist cepheyi zayıf kıldığı oranda sömürü düzeninin aracı olur. O halde kötü ve iyi kavramının göreceli olduğunu unutmadan yaratım sürecini algılamak önemlidir.

İyi ya da kötü şiir yazan bireyin kendini şair olarak nitelendirmesine, şarkı söyleyenin kendine şarkıcı, resim yapanın kendine ressam demesine veryansın eden ve sanat eseri üreten bireyin kendini yaratı eylemiyle ilişkili olarak adlandırılması konusunda fetva verenlerin bedenleri, umutsuzluk rüzgârına açık haldedir.

Bu türden bir yargı taşıyan sanatçının kendini “sosyalist” olarak tanımlaması; Sosyalist düşünce tümlüğünü içselleştiremediğini gösterir.

5.

Sanatçı yaratısından önce kendisi haz almalıdır. Bireyin haz alması doğrudan onun ideolojik, siyasi, sanatsal yüklenimine, bilinç düzeyine ve algılama yetisine bağlıdır. Yaratısından haz almayan sanatçı, eylem sürecinde kendiyle barışık olamaz. Kendisiyle barışık olmayan insan zaaf gösterir; başkalarının saldırısına açık kapı bırakır. Kendine güvensizliğe kapısı açık insan, saldırılar karşında eserini savunacak güçten yoksun kalır. Yaratımından haz alan sanatçı, eleştirilere karşı güçlü barikat kurar ve eserini orta yerde savunmasız bırakmaz. Eserine saldıranların “yıkıcı” eleştirisi; eser yiyicilerin yanına kar kalıyorsa; sanatçı yaratısına tam anlamıyla güvenmiyor demektir. Eserini savunmak “eleştiriye tahammülsüzlük” değildir. Sırf bu düşünce nedeniyle insanlar “çalakalem” saldırılara karşı suskun kalarak “sözde” eleştiricilerin ekmeğine yağ sürmektedirler. Eleştiriciler için bu insanlar kolay lokmadır.

Sanat eseri, sanatçının özenle büyüttüğü çocuğu olmalıdır. Çocuğunuzla kurduğunuz ilişki ve iletişime sahip çıktığınız gibi eserinize de sahip çıkmanız için, yaratı sürecinde, gerçek anlamda entelektüel olmalı ve dolayısıyla ayaklarınız üzerinde sağlam durmalısınız. Çocuğunuzun eksiklerinin, hatalarının, güzel bulmadığınız yanlarının olması; başkalarının onun kişiliğine yönelik saldırısına (eleştirisine değil) izin vermenize olanak tanımıyorsa; eserinize saldırıya da izin vermeyin. Çocuğunuzu başkalarının sevmesi zorunlu değildir. İnsanlar onu kıyasıya eleştirebilirler. Eleştiri olmalıdır ve gereklidir. Eleştiri geliştiricidir. Ama eserinizin karşı karşıya kalacağı küfre ve yaşamsal varlığını yok edecek saldırılara karşı sıkı durun. Eseriniz sizin bir parçanızdır. Ona edilmiş küfür size edilmiş demektir.

6.

Her insanın üslubu kendisidir. Denilebilir ki dünyada kaç şair; kaç ressam, kaç yontucu, kaç romancı varsa, o kadar da üslup vardır. Sanatçı, kendi üslubunu yaratmasını engelleyici her tür ilişkiden uzak durmalıdır. Bu uzak duruş, sanatsal akımlara yakın duruş ile birlikte gerçekleştirilmelidir. Ama zaten bu kaçınılmaz bir duraktır. ‘Ben her türlü sanat akımından uzak duruyorum’ diyen sanatçı, ya kendini kandırmayı becerebilecek denli yetenekli ya da kendini her şeyin başlangıcı sayacak kadar dangalaktır. Dangalaklar, herkesi aptal kendisini uyanık zanneder. Durumunu apaçık herkesin gördüğünü, görmezden gelen insan saf bir pazarlamacıdır.

Her şey birbirini izler ve her akım kendinden öncekine öykünür ve her “yeni” olan “eski” olanla şu veya bu şekilde, az ya da çok ölçüde ama mutlaka kendini ilişkilendirecek bağı kurar. Sanat akımı sayısı çok azdır. Çünkü sanat akımları doğrudan; üretim ilişkileri üzerine oturan ideolojik çerçeve içerisinde konumlanır. Ama aksine, üslup alabildiğine çoktur.

Egemenliğin veya köleliğin dili olan ideolojinin, sınıfların varlığı ile ilintili olarak sayısal azlığı, çerçevesi ideoloji tarafından belirlenen akımlarında sayısal azlığını beraberinde getirdi. Ama aynı ideolojik zeminde gerçekleşen fikirler farklılıklara sahip olabildi. Bu farklılık, bireyin kendi üslubunun çeşitlenmesinde ve üslubu ile ötekinden farklı vasıf edinmesinde belirleyici rol oynadı.

Bir sanatçının üslubunu beğenip beğenmemek, onun eylemiyle ilgili olan ötekinin, kültürel, sanatsal, siyasî, iktisadî gelişmişlik ve algılama yetisine bağlıdır. Bir sanatçı, eserinin tüm toplum üyelerince beğenilmesini isterse yanılır.

İdeoloji, üretim tarzına doğrudan bağlı olarak var olur. İdeolojilerin ortaya çıkışı sınıfın varlığı ve konumu ile doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla üretim tarzının egemenlik araçlarını elinden bulunduran sınıfın, grubun ideolojisi o toplumun egemen ideolojisidir. İnsanın toplumsal ve doğal yaşam ilişkilerini etkileyen ve ilişkilerine ilişkin önermeler ve fikirler tümlüğüdür ideoloji. Toplumsal olanın sonucu olan fikrî siyasî ve sanatsal akımların, toplumsalı konu edinen fikirler tümlüğünün sınırları dışında yer edinmesi olanaksızdır. Toplumsalın dışında bir alan mevcuttur ancak, o alanda gerçekleşen eylemin; topluluk halinde yaşamayı gerektiren fikrin tezahürü olmakla ilgili olan “akım” yaratması olanaksızdır. Topluluk içerisinde yaşayan insanın her faaliyeti toplumsaldır ve toplumsal dışı eylemin, toplumsal yaşam ilişkilerinin tanımlanışı olan insan eylemiyle hısımlığı yoktur. Aslında, toplumsalın tipik tezahürü olan eylem, toplum dışı kalarak gerçekleştirilemez. İnsanın “toplumsal dışı” duruşu dahi; toplumsal olanla ilişkilendirilmesi kaçınılmaz olandır. Toplumsal olmayana ait özel bir hareketin, toplumsalı konu edinmek zorunda olan hayat içerisinde hükmü yoktur. Dolayısıyla bu eylem, toplumsal olanın zorunlu sonucu var olan entelektüel akıma göre, “hiç” vasfındadır.  

 7.

Kuşak adlandırması (70 kuşağı, 80 kuşağı vb.) elmalarla armutları birada harmanlamak demektir. Bir sanatçıdan söz ederken onun yaşadığı dönem, onu etkilendiği toplumsal olgulardan söz etmek anlamında kullanılabilir. Ama kuşak adlandırması, edebiyat ve sanat akımına atfedilerek ele alınıyorsa bu yanlıştır. Aynı dönemde yaşayan aynı toplumsal olgulardan etkilenen şair ve yazarların farklı sanat akımları içerisinde bulunması mümkündür. Sanatçıları birbirinden ayrı tutan da bu niteliksel farklılıklarıdır. Kuşak sınıflandırması, sanatçıların, ideolojik ve politik farklılıklarını örten bir yaklaşımdır.

8.

Üretim sürecine yeni adım atan bazı sanatçılarda ve edebiyatçılarda görülebilen,  içten yaklaşım, onun en büyük avantajıdır. Bu vasıf iyi korunmalıdır. Kırk (40) yıldır içinde bulunduğum ve bir o kadar da kendimi dışında tuttuğum sanat çevrelerinde bu özeliği taşıyan çok az insana rastladım. Hamuru kaliteli olan bir sanatçı, bu vasfının kıymetini bilmelidir; çünkü yürümek istediği yolda; kıskançlık, yıkıcılık, harislik, kadir kıymet bilmeme, ihanet, pazarlamacılık, yalakalık, yağcılık, yüzüne gülüp arkadan vurmak, dedikodu kol geziyor. Kapitalizm çöplüğü insanın aklını esir alıyor ve çöplüğün kokusu bireyin içgüdüsünü biçimliyor. Kötü karaktere sahip olmak, insanın iradesi dışında gerçekleşen, kapitalist ilişkiler çöplüğüne yakın durmakla ilişkilidir. Kapitalist pazara yakasını kaptıran bireyin “iyi” oluşu kapitalist çöplüğe renk verir. Kapitalizmin; Pazar çöplüğünde eşelenen sanatçıyı; haris, kıskanç, hırsız, yalancı, tepeden bakan, çıkarları için her yolu mubah sayan, bireyci, sefil bir insana dönüştürme sürecinde; yaratıcılığın insanı “değiştiren” “erdemli kılan” gücünden söz etmek abesle iştigaldir. Sınıflı topluma ait fetiş değerlerin hemen hepsi egemen sınıfların değeridir ve parlak süs eşyalarına dönüşmüş bu argümanlar egemenlerin erkini şatafatlı kılmak için kutsal mabetlerin duvarına asılı dururlar.

Çağımızda, dinsel ve millî tüm değerler kapitalist pazarın konusu oldular. Bu nedenle fetiş değerler; insanî olanı yüceltmedi; ‘insanî olanın’ aşağılanması ve yitirilmesi üzerinde kendi saltanatını kurdu.

Egemenlerin at koşuşturduğu kapitalist sistemde, para şaklatarak kölenin aklını bozan efendilerin denetimindeki pazara düşmeyen değer, gerçek anlamda insani olandır. Bireyin alçaklaşmaması için, insanî olanı içselleştirmesi zorunluluktur. İnsanî değeri içsel öge kılmak, erdemli olmanın ilk basamağıdır. Eser yaratmanın mayınlı patikasında alnının akıyla yürümek için sosyalist gerçekçi sanatçının erdemli bir duruşa gereksinimi olacaktır her daim. İnsanlık tarihi boyunca tüm yok etme girişimlerine karşın, insanî olan değer hep yeniledi kendini. Egemenlerin kullandığı her silah, insanî değer karşısında yenilgiye uğradı. Çünkü metanın aklı yoktur, ama insan kendini ve savaşım gücünü yenilemenin önünü açan ve bu nedenle kendi de yenilenen akla sahiptir.

9.

Sosyalist sanatçı, insana doğaya ve tüm evrensel olgulara karşı duyarlılığını her koşulda sürdürür. Duygusallıkla duyarlılığın farklı olduğunu bilmelidir sosyalist sanatçı. Aklını duygusallığın emrine veren insan, zayıf ve kırılgandır, boyun eğicidir ve bu ruh hali kolayca nefreti ve küfrü kucaklar. Edebiyat ve sanat dünyasında; “edep” dışı yaklaşımların yoğun biçimde var olmasının; burjuva sanatçının bu ruh haliyle yakın ilintisi vardır.

10.

Sanat eseri yaratım faaliyetine ilk adımlarını atan devrimci sosyalist bir insana aktarılacak temel kural şudur;

Yolunu çiz ve yürü. Kalabalığın küfrüne olduğu kadar alkışına da güvenme. Çünkü kendisi için var olma savaşı vermeyen kalabalığın, egemenlerin soluğu ile yaşam enerjisi bulan alkışı da saldırısı da egemen ideolojinin bir veçhesidir.  İdeolojik ve siyasî saldırı; devrimci sosyalist insanın, sermaye sisteminden ideolojik, siyasî ve dolayısıyla entelektüel kopuşunun öcünü almak için, bazen güler yüzlü, bazen acındırıcı, bazen sinsi, bazen vahşi yüzüyle, her gün yenileyerek “binbir surat” kimliğiyle savaş alanına girer. Sosyalist insan, kendi direniş kimliğine güveni artırmak ve yenilemek için gereken donanımı edinmekle yükümlüdür. Çünkü bu uzun yolda donanımsız yürümek zordur. Tarih kalabalıkların alkışlarıyla kanatlanan, ama Zümrüdü Anka kuşu olmadığı fark edildiğinde ise acımasız sözlerle yuhalanarak,  hayal dünyasındaki uçuşu sona erdirilen ve yere çakılan insanların mevtaları ile tıka basa doludur. Sosyalist sanatçı, insan olduğunu ve kanatlarının olmadığını unutmamalıdır. Devrimci; uçmaya yeltenmez, ama kanatları yok diye de hayıflanmaz; çünkü ancak uçarak gidilebileceği söylenen Kaf Dağına, “imkânsızı isteyebilme” azmi ve cesareti olan insanların yürüyerek ulaştığı da bir gerçektir.

Tanrılarına sırtını yaslayan soyluların “kanatlarım var” sözlerinin yaratacağı yanılsama, “özgür köleyi” varlığından kuşku duymaya sürükleyecek ve zayıf düşürecektir. Efendilerin kanatlarının olmadığını da “kral çıplak” diyenler gösterdiler. Devrim zamanı, erkin parlak foyası döküldü. Ezilenlerin örgütlü fiskesi ile efendiler iktidarının nasıl darmadağın olduğunu da tarih yazdı. Devrimci sosyalist sanatçı, eserini, bu gerçeklikten kopmadan yaratmalıdır. Ruh yorgunluğunun dizlerini bükmesine izin vermeyen devrimci sanatçı, ayaklarını sağlam basarak yürüme olanağına ulaşır.

Toprağa sağlam basmayı sağlayan bilinç; insanın yaratısına ve kimliğine verebileceği en büyük armağandır.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı