Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Emperyalizm Sanata Düşmandır
Asım Gönen

Paris Komünü dönemini düşünelim. İşçi sınıfı ayaklanmış. Yaşamı sömürüsüz ve zulümsüz kurma onun için zorunluluk haline gelmiş. Artık çekilmez olan yaşama müdahale edip onu cennete kendi elleriyle çevirmek ne ölüm korkusunu, ne kurşuna dizilmeyi ne zindanlarda çürümeyi tınıyor. Eğer Fransa burjuvazisi sanayi devrimini gerçekleştirmemiş sömürge/çevre ülkeleri sömürerek (emperyalist sömürü/uluslararası artı-değer sömürüsü sayesinde)  bütçesini düzeltme ve işçi sınıfına daha fazla sus payı verme olanağı bulamasaydı, şimdi Fransa da ve benzeri emperyalist ülkelerde sosyalist yaşam biçimi hüküm sürüyor olacaktı. Demek ki dış-sömürge ülkelerden elde edilen ganimetten işçi sınıfına aktarılan payda, sömürülen ülkelerin emekçilerinin kanı vardır ve sömüren ülkelerin emekçilerinin damarlarında da bu bakımdan haram kan dolaşmaktadır. Onları devrimci bir azimle yeni bir yaşam biçimi kurmaktan alıkoyan da işte bu durumdur. Orada demokrasi diye yutturulan şey de işte bu haramın üzerindeki payın sağladığı refah olanağıdır. Sovyetler Birliği deneyiminin yaygınlık göstermemesi için Batı kapitalizmi “sosyal devlet”  mekanizmasını boşuna işbaşı yaptırmıyordu…

Gericiliğini koşullara uygun olarak kullanmanın sanata yansıyan biçimi şimdilik daha çok sanatın içini boşaltmak, buna öncülük etmek, karşı olduğu sanatın kitle bağlarını koparmak, onu görünmez, bilinmez kılmak, elde ettiği sanatçıları ve onların sanatını göklere çıkarmak biçimindedir. Faşizm ise, tekelci sermayenin sıkışınca uygulanmak üzere, çekirdeğinde olanca gücüyle her zaman saklıdır. Yani emperyalist ülkelerin sömürenleri aydınlığa ve onun güneşi olan sanata düşmandır ama emekçileri ve onların örgütleri de yukarıda aktarmaya çalıştığım durumdan dolayı, dolaylı yoldan pek yunmuş yıkanmış sayılmazlar. 

Asli olarak sömüren emperyalist ülkelerin burjuvazisi ve sömürülen emperyalizme bağımlı ülkelerin işbirlikçileri sanata düşmandırlar. Öncülük ettikleri tüm sanatsal etkinlikler, asıl gerçekçi sanatın içini boşaltmak ve onun toplum üzerindeki etkisinden kurtulmak amacıyla kendilerinin öncülük ettiği o kof şeyi sanat diye iletmekten başka bir şey değildir. Unutulmamalı ki içi boş, değer düzeyi olmayan böyle bir sanat gösterisi için olağanüstü paralar harcanıyor.   

Bu durumda hemen şu soru gündeme gelir. Yaşam toplumun mutluluğuna uygun duruma gelince sanat ölür mü? Sanat çürümüşlüğü temsil edenlerin bağrında çiçek açmaz. En ileri ve en kardeşçe paylaşım biçiminin kurulduğu yerde insan da yeteneği de en üst düzeyde işlerlik kazanacağından, sanat yeni yaşamın manevî yansıması olarak var olacaktır, hem de daha ileri boyutta var olacaktır.

Konu bulma ile ilgili düşüncelerimi aktarmak bu yazının konusu olmadığı ve uzayacağı için o kısmı irdelemeyeceğim. Ama şu kadarını söyleyeyim. Sınıfsız ve sömürüsüz bir yaşamda toplum ve insan sevgisi, sevgiye değer her şey en saf ayarda ve en üst düzeyde olacaktır. Yardımlaşma, dayanışma, insanlar arası ilişkiler, diğer alanlarla birlikte aşk ve evlilik konusundaki bilinçlilik, yani her şey insani ilişkiler ağı içinde olacaktır. Bu yücelik, bu güzellik içinde sanatda yücelecektir. Sanat yalnızca acıların üzerinde değil, bu iletmeye çalıştığım şeyler üzerinde de gelişmeye uygundur, hem de daha elverişli olarak uygundur.

İnsanın düşünce yapısının özü yaşamın işleyiş biçimidir. Düşüncenin maddeden gelişinin bir başka yönüdür bu durum. Şiirin ve diğer sanatların tabanıda öz olarak yaşam biçimidir. Yaşam düşüncenin maddî nesnesi olunca, şiirde de manevî görüntü olarak belirir. Yaşam biçimi elbette yalnızca içinde bulunulan zamanla kısıtlanamaz. Geçmişin izleri, geleceği belirleme, içinde bulunulan güne ezilenler açısından sorumluluklar yükler. Yine de bütün düşünce durumlarının belirleyicisi içinde bulunulan yaşam biçimidir. Her birey sınıfsal yapısına göre birtakım sorumluluklarla kuşatılır. Üretime emeği ile katılıp acıyla kuşatılanların ruhunda yüce bir yaşam ve yüce bir sanat mayalanırken, üretime emek vermeyip emek veriyormuş gibi varlık içinde yaşayanların ruhunda sanatı yozlaştırma mayalanır. Karşıtların mücadelesinin üst yapıdaki doğal sonucudur bu durum. Biri gerçek anlamda sanata yönelikken, diğeri sanata karşıdır. Doğrudan karşı olmak fayda vermeyeceği için, içini boşaltmak, kitlelerle bağını kopartmak onun için zorunluluktur. 

Asalak ve başıboş bir yaşamın egemen olduğu yerde ne derin duyarlılık, ne gereği kadar emek, azim ne de gerçekçi sanat için diğer gerekenler vardır. Zulmetmeyi, sömürmeyi, insana acı çektirmeyi huy edinmişlerin içinde güzellik duygusu nasıl barınır? Güzellik duygusunun görüntüsü olan sanat, bu saydıklarımla asla barışık olamaz. Emperyalizmin sağladığı haksız refahı yaşayanlar ki yukarıda değindiğim gibi kendi emekçilerini de bu refahla pasifleştiriyorlar; hangi tere batmış bir emek ve duyarlılıkla şaheserler yaratacaklardır? Böyle bir yaşam biçimi ve bunun göstergesi olan düşünce ve duygu yapılanması sanata aykırıdır. Aynı düzeyde iki yetenekten birini sömüren, ezen, zulmeden, öbürünü de sömürülen, zulmedilen, ezilenlerin saflarına koyalım. Ortaya çıkacak eserlerin sanat düzeyleri estetik açıdan aynı mı olacaktır? Hele burada bir de “sanatçı bağımsız ve tarafsız olmalıdır” diyenlerin yanında, sömürenlerin ve ezenlerin safında sanat yapanlara, kendi isteklerine bağımlılığı dayatan egemen gücün baskısını da ekleyince ki, tarafsızlık diye bir şey yoktur, oluşacak sanatın düzeyini kavramak zor olmayacaktır. Bu iki karşıt sanattan birinde emek, azim, duyarlılık, ciddiyet, sevme, sevilme, sorumluluk diğerinde de bunun tam zıddı had safhada olacaktır. Yüzü, yüreği beleşle semirmiş bir kalem güneşin kızgın sıcağı altındaki tarlada şiir çiçeklerini çapalayamaz. Ne yüreği buna el verir ne de yaşamı. O tere, o zahmete katlanamaz. Onun için sanatın ham maddesi uyutmak anlayışı, sanat ise çirkinleşmiş, otlanmış bir çiçek tarlasından başka bir şey değildir. Batının geçmiş gerçekliklerine ve akımlarına özentiyle, batının bu gününü sanatsal açıdan abartmak doğru değildir. Onların hiçbir sesi:

Göğül atlar lalelerle lav aksın.

Bir pencere açın mezar bağrıma,

Kanayan yüreğim Şili’ye baksın.

                               Turgay Nar  

 

gibi bir estetik yüceliğe ulaşamaz.

Çağımızda şiir ve sanatın gelişimi, sömürülen, ezilen ülke emekçilerinin ve onların gücüyle kurulacak yaşama bağlı olanların omuzları üzerinde olacaktır. Her ne kadar Neruda’yı Şili’nin, Ritsos’u Yunanistan’ın, Nazım’ı Türkiye’nin şartları yaratmıştır desek de onları Dünya emekçilerinin evrensel sorunlarından koparamayız. Benzer ülkelerde benzer sanatçılar yetişiyor ve yetişmeye devam edecektir.

Sanatın böylesi ustaları yukarıda çizmeye çalıştığım yapının üzerinde oluşur. Öyle ki onlar kendi toplumlarındaki yaşam biçiminin düzeltilmesini kendi bireysel sorunlarının çözümünden önde tutarlar ve bilirler ki toplum sorunları çözülmedikçe, kendi sorunları da çözülmemiş olacaktır. Onlar içinde bulundukları durumun koşullarını iliklerine kadar tüm toplum için yaşarlar. Bireysel kurtuluş bu ruh yapısı için çözüm değildir. Onlar insanlığın insanı olmuşlardır. Duyarlılığı bu duruma zorlayan, içinde bulunulan toplumsal şartlardır. Sorunlar, doğru çözüm yollarıyla kuşatır sanatçıyı. Eğri çözüm yolları gerçek sanatçı ve güzellik duygusuyla bağdaşamaz.

Sömürülen ülke emekçilerinin acıları, sömüren ülke emekçilerini ne derece rahatsız ediyor? Bu ikili, acıyı diz boyu çekenin bağrında ne denli kardeşleşebiliyor? Bu gün ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu ateşi ne Irak Halkı ne Suriye Halkı ne Kürt ne de Türk Halkı alevlendiriyor. Bu acıların içinde kıvrananların sırtından ganimet sağanlarla, bu acılar içinde kıvrananlar arasındaki yaşam ve düşünce farkı, sanatçıları da bu farklılığın duyarlılığı ile ayrıştırır. 

Bir Pablo Neruda yeteneği bugünkü İngiltere yaşamında olsaydı bir Almeria şiiri çıkar mıydı ortaya. Şiir için Şili’deki gibi bir yaşam mı istiyoruz. Değil tabi. O yaşamı değiştirmek için çaba harcayan ve acı çekenlerin yok edilemez inanç ve duyarlılıklarının büyük sanatından söz ediyoruz. Yaşamı değiştirmek için verilen mücadele ve sanatçı duyarlılığına etkisi sanatın asıl tarlasıdır. Bu haklı mücadele kimin omuzları üzerindeyse, sanatın en yüce varlığı da onların ruhundan fışkıracaktır. 

Bugün emperyalist ülkelerde geçmişin dev sanatçıları düzeyinde bir sanatçıya rastlanmıyor. Burjuva ve onu takip eden sosyalist devrimler dönemindeki mücadeleye denk düşen dâhileri artık oradaki yaşam biçimi ortaya çıkaramıyor. Yaşam biçimi büyük sanatçıların ortaya çıkmasını engellediği gibi, yaşamın o biçimde oluşmasına öncülük eden burjuvazi, gerçek sanat eğilimlerini de başardığı oranda engelliyor. Uyuşturma aracı olarak, televizyonu, basını, sinemayı, sporu, pornografiyi, interneti vs. alabildiğine kullanıyor. Bu kanalla sanat adına ileri sürülenlerin sanat üzerindeki köreltme etkileri de başarılı olmaktadır. Bütün dünyayı, geriye doğru, amacına yönelik yoz kültürün etkisiyle, kendi çıkarlarıyla çelişmeyen karanlık bir sömürü ortamına dönüştürüyorlar. Kokuşmuş bir kültür, sömürüye dayanan bir yaşam, bunlarla uyumlu davranış biçimleri, yine bunlara uygun düşen sanat ürünleri, toplumları ve kişileri böyle bir ağın içinde köreltiyor.

Emperyalist ülkelerde bu kokuşmuşlukla mücadele ve sanatsal değerler hiç yok mu? Vardır elbette. Yalnız onlar bu kokuşmuşluğa değil, genel anlamıyla bu kokuşmuşluk onlara hükmediyor. Bütün ipler genel olarak bu ülkelerdeki anlayışın elinde olduğu için ve gözler de oralarda olduğu için, sömürü altındaki ülkelerde yetişen ve gerçekten iyi sanat yapan sanatçılar ve sanatları şimdilik görünmez ve bilinmez oluyor. Onların kulakları sağır eden şatafatlı gürültüleri, gözleri kör eden radyasyonlu ışıkları, şimdilik gerçekleri görünmez, duyulmaz kılabiliyor.            

Çelişkilerin keskinleştiği, ekonomik ve siyasi krizlerin derinleştiği ve bunların çözümlerinin ilerici sınıf adına ihtiyaç haline geldiği ülkelerde sansür ve yoz emperyalist kültürün etkileri ne denli başarılı olacaktır? Bu ülkelerde yeni bir yaşam ihtiyaç haline gelirken, sanatçıların da eski yaşam karşısında yeni yaşamın duyarlılığı ile eserler vermeleri zorunluluk haline gelir.

Sömürülen ülke sanatçıları sömüren, emperyalist boyuttaki ülkelerin sanayi devrimleri döneminin neden olduğu o görkemli eserlerinden etkilenirler. O eserlerin üzerinde, yüzlerini kendi ülkesi ve Dünyada yaşanan olumsuzlukların üzerine çevirerek eserler vermenin yoğun çabası içine girerler. Yaşam bu sorumluluk ve duygu yoğunluğunu şu anki kokuşmuşluğun üzerinden alıp, sömürülen ülke emekçilerinin sanatçılarının omuzlarına koymaktadır.

İlkin Avrupada kapitalizmin gelişimi ve işçi sınıfının iktidar adayı oluşu batı burjuvazisini, dışarıda sömürü alanları bulmaya yöneltti. Bu durum onun mayasında zaten vardı. Ayrıca bu olanak da vardı. Sömürünün baskısı altındaki ülkelerde dışarıda sömürü alanı bularak kendi iç sorunlarını hafifletme olanağı artık yok. Köklü çözüm dış ve iç sömürüyü ortadan kaldırarak, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin insanca yaşayabilecekleri bir ortamı ve her alanda kolektif bir yaşamı oluşturmalarını sağlamaktır. İşçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşunun, bizzat işçi sınıfının eseri olacağı, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyanın yaratılması/emperyalist-kapitalizmin yıkılmasıyla ve aşılmasıyla mümkün olacaktır. Emperyalist-kapitalizmin oluşturduğu yoksulluğu kitlelerin anlamaması için, nedenin gizlenmesi için nice çaba harcasa da, nice çürümüş kültürü emekçilerin önüne koysa da, buna uzun süre hâkim olması olası değildir. Uyguladığı kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım biçimi kendi karşıtını yaratırken, kültür ve sanat alanında da yine kendi karşıtı ondan çok daha görkemli olarak vardır. Bu mücadeleye gebe toplumlarda ilerici düşünce, bu ciddiyete uygun düşen sanat eserleri yaratacaktır. Doğal olan da budur.                   

Sömürüden kurtulmak için, sömürülen sınıfın gücünü en üst düzeyde kullanmak zorunda kaldığı dönemlerde, sömüren sınıf da baskısını en üst düzeyde kullanmak zorunda kalır ve kullanır. Karşıtların mücadelesi en acımasız biçimde kendi gerçekliğini ortaya koyar. Burada eski yaşam biçimini temsil edenler, gericiliğini, haksızlığını, zulme yönelik yanlarını artık gizleyemezler. Ne emek, ne “vatan” (burjuvazi için vatan, kendi sömürdüğü pazar için çizdiği sınırdır. Nesnel olarak dünyadaki tekelci sermaye hangi coğrafi sınır içinden çıkmış olursa olsun nesnel olarak kendi sınırlarını çoktan aşmıştır. Vatan kavramını, milliyetçiliği kışkırtmak ve işçi sınıfı emekçi kitleleri körleştirmek/köleleştirmek için kullanmakta ve manipüle etmektedir.)  ne de insan sevgisi söz konusudur o cephede. Kendi çıkarı için bütün toplumun ayaklar altına alınışı kolayca görülebilir. Gelmekte olanla, gidecek olan arasındaki her türlü fark ve bunun düşünce ve duygulara etkisi sanatın öz gücünü oluşturur. Onun için bu dönemde çürümüşlüğü temsil edenler, yeninin gelişim gücü karşısında güçsüzdürler. İç dinamikleri yitmiştir. Bu ortamda, bu ortamın mücadelesi içinde olan sanatçılar hem gerçekçilik bakımından, hem duyarlılık, hem de emek verme bakımından yeteneklerini en üst düzeyde kullanacaklarından, ortaya çıkacak olan sanat eserlerinin estetik düzeyi de en üst düzeyde olacaktır.

Sanayi bakımından ve teknolojik olarak bağımlı ülkelerde yeni bir güç birikimi oluşuyor. Değinmeden geçmeyeceğim. Evet, bu durumdaki ülkelerde tarımsal üretim de uluslararası sermayenin eline geçiyor. Köylülük bitiyor. Buna ek olarak aynı biçimde ticaret alanı da uluslararası büyük sermayenin eline geçiyor. Bu durumda esnaf kesimi de yok oluyor. Toprağından ve ticarethanesinden olan bu insanlar ne oluyor o zaman? İşçileşiyor ya da işsizler ordusuna katılıyorlar. Yani yaşamın bu biçimde işleyişinden rahatsız olan milyonlar ordusuna katılıyorlar. Bu insanlar ya mistikleşecek ya serserileşecek ya da emekten-emekçiden yana insan olacaklar. Yaşamsal alanda bu yeni bir durumdur. Sanatta ayakları yerde basmayan hayali yenilik peşinde olanlar, böyle bir olgunun sanata yansıması konusunda sessiz kalıyorlar. Yaşam tıpkı bir heykeltıraşın mermer kütlenin içinde yontarak arayıp durduğu heykel gibi yeniliği kendi içinde barındırıyor. Yani heykel için mermer kütle ne ise, sanatta yenilik için yaşam da odur. Yüzü yaşama dönük olan sanatçılar yeniliği buradan alıp çıkarırlar. Yaratıcı, iyimser ve dinamik yorumlarıyla yeniyi üretirler. Çünkü yaşamdan kopuk bir yenilik söz konusu değildir. Tıpkı o büyük ustanın söylediği gibi o mermer kütle her türlü heykeli kendi içinde barındırıyor, hayali yerlerde değil.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı