Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Âdemoğlu ve Şeytan’ın Öyküsü
Hüseyin Gül

Hiçbir şey son değildir ve her şey, kendi içinde başka bir oluşumun başlangıcını taşır…

Âdemoğlu ve Şeytan’ın öyküsü de öyle.

Anayurdun’dan göçüp gelmiş, Âdem ve Şeytan ikilisi. Aynı soyun ikliminde yaşayıp çoğalmışlar.

Kendi sezgisi miydi acaba? Kıpır kıpır ve bir sevdanın peşine düşmüş binlercesinden biriydi o.

Nedir, ne değildir bilinmez ama var oluşun sırrını taşıyordu sevdasında. 

Bir aşkın diğer yarısıydı ve ateşinde yana yana buluştular, can oldular sevda içinde.

Hiç bir şey son değildi ve her şey, kendi içinde başka bir oluşumun başlangıcını taşıyordu. Neydi, kimdi onların gerisi ve neden ıslak bir yalnızlığın ortamında telef olup gittiler?.. Bilsek… Kıpır kıpır duygular içinde neyin başlangıcıydı bu yok olmak?

I

Gecesi, gündüzü ve zaman olgusu yoktu Anayurt’un. Durgun akan, sevdalı bir yalnızlığın içinde başladı bu öykü. İkisini bir ateşte tek yürek yaparak, duyularını besleyip büyütecekti sessizlik.

Bulunduğu ortamı fark edemiyor ama gün be gün gelişen benliğini algılamaya çalışıyor, gözlerini kırpıştırıyor ve hatta uykuya dalıp gittiğinde bile kendini hissedebiliyordu.

Gelişen bu sürecin sonunda, anasının memesi gibi, mucuk mucuk parmağını emiyordu.                                                                                    

Aylar geçip gitmiş, gün ve saati gelmiş olmalı ki yerine sığmıyordu. Rahatlamak için iteledi kendini. Yavaş yavaş çekildiğini hissetti. Sesler geliyordu. Ne olmuş, nereye gidiyordu? İlkel duygularıyla şaşkın ve tedirginlik içindeydi. Gerilimli, acılı bir süreçten geçiyordu. Gözlerine vuran ışıkla birlikte, farklı bir ortamda buldu kendini. İşte o anda, kıçına yediği tokadın acısıyla ne olduğunu şaşırdı. Hemen ardından, cırtlak bir ses kulağını yırtınca, çok korktu. İlk defa duyuyordu ve beynini tırmalayan sesin, kendi sesi olduğunu bile anlayamadı. 

Bulutlu bir ortamın içindeydi sanki. Sesler, dokunmalar ve tenindeki ısının bile farkını hissedebiliyordu. Yeni bir yaşamın başlangıcı ve ilk algılarıydı bunlar.

Âdem ve Şeytan ikilisinin öyküsüydü bu. Nasıl bir gelecek bekliyordu onları? Kimlerle kucaklaşıp, çatışacaklar? Bilinmez ama yaşanırsa bir öykü olacak. 

Başka bir gezegene gelmiş ve Şeytanlık Ülkesi’ydi burası.

Şaşkınlığından mı yoksa ortamın tedirginliğinden mi, açlığından mı yüzünü buruşturup, gözlerini iyice yumdu ve nefes nefese inip kalkıyordu göğsü. Boğazındaki ses telleri tiz perdeden cıyak cıyak ötmeye hazırlanmıştı ki, yumuşacık bir duyguyla diline dolanan ana sütünün ılık, hoşa giden tadı ve kokusuyla birlikte hemen rahatlayıverdi.

Melekler dolmuştu odaya. Herkes sağlıklı bir bebeğe kavuşmanın sevinci içindeydi. 

Şeytan ;

“Ha varmış ha yokmuş. . Âdemoğlu... ııhh ”  diye, dudak bükerek mırıldandı. Onun da aklı karışıktı. Yaşamın sırrını anlamadığını göstermek ister gibi başını iki yana salladı. Sonra da şeytanca güldü ve;

“Emeklerim boşa gitmemiş, Âdemoğlu’na ne verdiysem, kaderidir diye genlerine yükleyip göndermişler.” 

Gözlerini bir noktaya dikti Şeytan.

“Çocuk yaramaz ama… Adam olacak çocuk kakasından belli olur.” dedi. Karanlıkta ellerini ovuşturup kıs kıs gülerken, çocuğun kakasına bakıyordu.                   

I

Emekleyerek çıkmıştı kundağından. Yiyip içmeyi, ağlayıp gülmeyi, en çok da “Âdem” denince bakmayı öğrenmişti. Her yanına gelen “Âdem” diyor ona, “Âdem” diye başlıyorlardı. O kadar çok söylüyorlardı ki “Âdem” dediklerinde, başını hemen o tarafa dönüp bakıyordu. Bakmadığı zaman tekrarlayıp duruyorlardı. “Âdem…  Âdem… Âdem…” Adını öğrenmişti ve “Âdem” dediklerinde bakacaktı.

Yürümesini de öğrenmişti. Gidip bir şeylere dokunabiliyordu. Ama bırakmıyorlar ki “Yapma-dokunma” diye kolundan tutup çekiyorlardı. İşte o zaman başlıyordu ağlamaya. Annesi bile bazen kaşlarını çatıp “Yaramaz” diye çıkışıyordu.

Kimse çocuk olmamış, doğuştan Şeytan gibi sanki. Kolay değildi çocuk olmak. Ninnileri ve masalları da olmasa… Çekilecek gibi değil. 

Çişini tutmayı bile öğrenmişti ama “Yaramazlık” nedir, ne değildir bir türlü anlayamamıştı.

Ben, sen, o.

Biz, siz ve onlar, dolmuşlar bir gezegene.

 “Şeytanlık Ülkesi” Şeytan’ı bol ve yalanı kaymaklıydı insanların.

Rastlantılar, sevincin ve acıların çelişkisini içinde taşıyıp geliyordu. Kızamık, çiçek, kuşpalazı ya da hiç akla gelmedik bir belâ rastlantıları bekliyordu. Belki de “Şeytanlık Ülkesi”nde, kim bilir nasıl bir yalanın peşinde koşarken, yaşlanıp gidecek bu bebek. 

Meleklere rağmen, Şeytan ile içli dışlı günler gelip geçiyor ve ilişkilerini iyice pekiştiriyordu çocuk.

“Benim oğlum paşa olacak.” diyordu, başını okşarken, kendi duygularıyla mutlu olmak istiyordu annesi.

Çocuk, oyun oynar gibiydi, kızacaklar mı, gülecekler mi diye aldırmadan, herkesin gözlerinin içine baka baka elinden geleni yapıyordu.

Büyüdüğünde bildiğini okuyacak? Hayalleri o kadar çoktu ki kolayca oynayabiliyordu.

I

Çocukluk kime kalmış ki?

Ve şeytanlık…

Çocukla birlikte…

Felek işte, alın yazısı, kader demiş, düzeni kurmuş ve rastlantıların içine Şeytan’ı da koymuş, köşe bucak koşturuyordu.

Hasretin özlemi içinde büyüdü…  Yürüdü…  Koştu…  Çocukla birlikte şeytanlık.

Daha da büyüdüler, açgözlü duyguların peşinde koşarken meleklerin bile nefesi kesiliyordu.

Bir zaman sonra, çaresiz kalan melekler, ne hali varsa görsün diye Âdemoğlu’nu Şeytan’la birlikte baş başa bırakıp gittiler.

Kendini koyacak yer bulamıyordu Koca Dünya’da. Âdem olmak da ne, “En büyük ben olacağım.” diye annesinin umutlarına tutunmuştu.

“En büyük” olduğunu göstermek isterken hayalleri aklını aşıyor ve onlara yetişmek için Şeytan’la yarışıyordu. 

 Şeytan da “En büyük benim.” diyor.

 “En büyük” kim?.. Zamanı gelsin diye bekliyor, fırsat kolluyorlar… İkisi de…  İkiyüzlü…

“Bak Âdemoğlu...  Ağalık, paşalık da… Para, pul… Makam ve şöhret Şeytanlık ister.” diyor ve yılışarak aklını çeliyordu.

“Nasıl olmuş, eğitilmiş de Şeytan, şeytan gibi olmuş?” diye düşünüyor ve kendi kendine meraklanıyordu Âdem.

Şeytan ise “Meslek sırrı” deyip açık vermiyordu.

“Altta kalanın canı çıksın.” anlayışıyla kurgulanmış bir yaşamın içinde güçlerini kanıtlamaya çalışıyorlardı.

Şeytan, her fırsatını bulduğunda kollarını sıvıyor, Âdemoğlu’nun huyunu, tüyünü akıl ve duyguların karanlığında, hamur gibi yoğurup, kendine göre mayalıyordu. Güçlenerek kendine rakip olabileceğini, şeytanlık edip düşünemiyordu.

Ara sıra;

“Âdemoğlu değil misin?” diyor, tahrik ediyor ama Âdemoğlu pişkin, yüz bırakmıyordu.

“Yok…  Yok farkımız… Aynı soydan ve aynı yolun yolcusuyuz.” diyordu.

Kendi hayallerinin kahramanı oldu Âdem. Hile yaparak çevirdiği dolaplarla öyle hızlı yükseliyordu ki, işine akıl ermiyor ve arkasından yetişilmiyordu. Yalanın ustası olmuş, Şeytan’ı alt etmenin bir yolunu bulacaktı.

Her türlü rastlantıyı Feleğin Çember’inden geçirip önüne kattı.  

Kararlıydı, ne şekilde olursa olsun Şeytan’la kozunu paylaşacaktı.

“Ya sen, ya ben” deyip restini çekti sonunda.

“Tamam… Çırak ustayı geçer mi görelim.” dedi Şeytan.

İkisi bir, çekişip yarışacaklardı.

Şeytan’la aşık atılmaz demişler ya… Önce aşık attılar. “Şanslısın” dedi Şeytan, yenilmişti ve çaresiz boynunu büktü.

Sonra taş çıkardı Şeytan’a ve eksik taşla oyuna girdi ama “Hile yaptın.” dedi Şeytan. Yenilgiyi sindiremiyordu bir türlü.

Ve sonunda… Muradına erdi Âdemoğlu, Şeytan’a pabucunu ters giydirip geldiği yere gönderdi.

Şeytanlık Ülkesi’nde büyüdü ve büyüdü Âdem. Rastlantılarını kendi yaratıyordu artık. Şeytanabakan oldu sonunda.

Uydu gezegenlerden cazip teklifler geliyordu. Evrensel bir aktör olmanın yolunu tutmuş, efelenip gidiyordu şimdi Şeytanabakan, Başşeytan Âdem.

I

Şeytan “Şeytanlık Ruhsatını” Âdemoğlu’na kaptırmanın aptallığı içinde yaşıyordu. Ona sataşmak istemiyor ama kiraladığı arabasını nasıl geri alırım diye kara kara düşünüyordu şimdi.

Dönen dolapların işbirlikçi kahramanı, Şeytan’ın arabasına binmiş, kendini yakmak için var gücüyle yangın yerine odun taşıyordu.

Ben, sen, o.

Biz, siz ve onlar. Şeytanlık Ülkesi ve Ülke’nin başında Şeytanabakan, Başşeytan ÂDEM.

I

Hiçbir şey son değildi ve her şey, kendi içinde, başka bir oluşumun başlangıcını taşıyordu.

“Bekleyip gör” diyor… Kim?.. Yaşamın gücü ve akıl.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı