Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Egemen Resmî Din ve Yetiştirdiği İnsan
Tahir Canan

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. Maddesinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin “laik bir devlet” olduğunu yazar. Üstüne üstlük “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez” maddeler içerisinde yer alan bu özelliğin gerçeklikle hiçbir bağı yoktur. Laik bir devlette “resmî devlet dini” olamaz. Hangi gerekçelerle olursa olsun-ulusu inşa sürecinde dinin de ulusal dine dönüştürülmesi-resmî devlet dininin oluşturulması, dinin egemen sınıfın kontrolüne geçtiğini ve sömürülen/ezilen sınıf ve geniş emekçi kitlelerin dini algılarıyla farklılaştıklarını da gösterir. Laik bir devlette Diyanet Kurumu ve 100 bin kişilik “imam ordusu” olmaz. Devlet bütün dinlere ve dinler içerisinde bulunan bütün mezheplere eşit mesafede olmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin din politikası, toplumu bir bütün olarak Maturudi Sünniliğe asimile etmek ve bunun üzerinden de Türkleştirmektir.  Coğrafyadaki Maturudi Sünniliğin dışında bulunan diğer Sünni İslâm mezhepleri, devletin resmî Sünniliğini/laikliğini uzun yıllar “Dinsizlik” olarak algılamıştır. Resmî Sünnilik ile gayrı resmî Sünnilik dönem dönem çelişki ve çatışkılar da yaşamıştır.  Gayrı resmî Sünni İslâm’ın kapitalizmin inşasıyla uzlaşmaz bir çelişkisi yoktur. Osmanlı’daki Sünni İslâm’ın sürekliliğinden yanadır. Mustafa Kemal Hareketi Anadolu’daki önderliği ele geçirdikten sonra, iktidarı paylaşmamak için kendi iktidarını kurmayı tercih etmiştir. Bu tercihini kitlelerin gözünde perdelemek için de laiklik adı altında Diyaneti kurumsallaştırmıştır. Özü itibarıyla “Türk İslâm sentezi” ile “İslâm-Türk sentezi “ arasında bir ayrılık yoktur. Yapay olarak gündeme taşınan “laik-şeriat” çelişkisinin altında bu gerçek yatar. Cumhuriyet, kapitalist bir ‘cumhuriyet’, devlet de kapitalist bir devlet olduğuna göre bu din politikası, bu coğrafyadaki egemen sınıfların politikasıdır. Bu politikalarını 1923’den bu yana sürdürmektedirler. Üstelik gözümüzün içine baka baka “laiklik” adına sürdürmektedirler. Ulusun inşası aynı zamanda kapitalizmin de inşasıdır. Bu gerçeklik hep birileri tarafından göz ardı edilmek istenmektedir. Bu temelde ulus inşa edilirken insan da inşa edilmektedir.  Egemen sınıflar tarafından kapitalizmin sömürüsüne ve zulmüne karşı gelişen tepkileri etkisiz hale getirmek için de devletin resmî din silahı sistemli bir şekilde kullanılmıştır. Egemen sınıfların resmî İslâm’ı, gayrı resmî İslâm’ı her türlü şiddet yöntemini kullanarak  kontrol altına aldıktan sonra kapitalizmin buhran dönemlerinde toplumsal muhalefetin önemli bir bölümü gayrı resmî İslâm’a yönelerek tepkilerini göstermişlerdir. Egemen sınıflar, toplumsal tepkilerin sisteme ve rejime yönelmemesi için de gayrı resmî İslâm’la yer yer işbirliğine, yer yer uzlaşmalara gitmişler, kontrollü hükümet olmalarına izin vermek zorunda bile kalmışlardır. Hatta egemen sınıflar gayrı resmî İslâm’ın yükselen kitleselliğinden ürktüklerinden dolayı rejimin dönüşümü konusunda uzlaşarak “sermayenin dışa açılma” sürecini birlikte yürütmek zorunda kalmışlardır. Ticaret, rant, inanç/artı-değer sömürüsü sarmalında cemaatlerin ve tarikatların ittifakı/dayanışması sonucu sermaye birikimi sağlamayı ve bu birikimlerini emperyalist sermayenin belli kesimleri ve körfez sermayesiyle işbirliği sonucunda büyüterek tekelci sermayenin önemli bir bileşeni haline geldiler. TUSKON, MÜSİAD vb. formunda örgütlenen sermaye gruplarının kapitalist sistemle hiçbir çelişkileri bulunmamaktadır. İtirazları kapitalist sistemin işleyişine/rejime yöneliktir. AKP hükümetiyle bu itirazların önemli bir kısmı giderilmiş, rejimde önemli dönüşümler sağlanmıştır. Türkiye tekelci sermayesinin bileşimi genişlemiştir.  Resmî İslâm’la gayrı resmî İslâm yeni bir senteze kavuşturulmuştur. Her dönüşümde fireler olduğu gibi bu dönüşümde de fireler olacaktır. Dönüşüm sürecinde çatışan taraflar ellerini güçlendirmek, uzlaşma sırasında masaya güçlü oturmak için süreci provoke edebilirler. Bu provokasyonların temel amacı dönüşüm serecine başka toplumsal dinamiklerin müdahalesini engellemeye yöneliktir. Egemen sınıfların yarattığı yapay “laiklik-şeriat” çelişkisini bu gözle okumak gerekiyor. Bu yapay çelişkide işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin taraf olması demek, sermayenin iç çatışmasında taraf olmak demektir. İşçi sınıfı ve geniş emekçi kitleler iktidar-ittifak ilişkisi üzerinden hareket ederek, egemen sınıfların iç çelişkilerinden yararlanabilirler. İktidar-ittifak ilişkisi üzerinden yapılmayan bütün taraf olmalar ne yazık ki hüsranla sonuçlanmıştır.

Bir yanda kâğıt üzerinde yazılı olan “laiklik”, diğer yanda “diyanet işleri”, bir yanda devletin Kuran kursları, bir yanda ittifak halindeki cemaatlerin ve tarikatların Kuran kursları, bir yanda kapitalist yabancılaşmanın içine itilen insanlar, diğer yanda buna çözüm olarak zorlanan cemaat-tarikat dayanışması, bir yanda bu hengame içerisinde alternatifsiz hale getirilmek istenen işçi ve geniş emekçi kitleler içerisinde çürüme ve yozlaşma; bir yanda atelyelerden kobilere, kobilerden Anadolu Kaplanları’na, Anadolu Kaplanları’ndan tekelci sermayenin ilk 500 sıralamasına giren 243 sermaye grubu.

Sözde “laik-şeriat” çatışmasının geldiği durumu açığa vurmak gerekiyor. Resmî ve gayrıresmî İslâm’ın dışında bağımsız duruşunu sergileyen ve kapitalist sisteme ve düzene de çeşitli itirazları olan ‘devrimci İslâm’da bu gidişte bir arıza oluşturmasın diye tasfiye edilmiştir. Bu gerçekliği de görmek gerekir.

Can Yücel’in mezarına şarap dökerek anmak isteyenlere bir tepki (siz provokasyon olarak okuyun) olarak, mezara yapılan kirli saldırıya dikkat etmek gerekiyor. Can Yücel’in mezarına şarap dökülmesini hazmedemeyen bazı kişiler, inançlarına aykırı buldukları bu eylemi, sanki kendi mezarlarına şarap dökülmüş gibi hissedip şahlanarak, Can Yücel’in mezarını parçalamışlardır. Bu mezara yapılan saldırı eylemi, hiçbir insanî davranışla, dinî inançla, ahlakî değerle izah edilemez. Saldırıyı saldırganların ruh halleriyle de değerlendiremeyiz. Saldırı ile saldırının arka fonunda görünen resmî İslâm/gayrı resmî İslâm uzlaşmasının arkasında bulunan egemen sınıf güçleri ile işçi sınıfı ve geniş emekçi kitleleri arasında süren sınıf mücadelesinin bağlantısını sergilemek gerekiyor ki, gerçekliği kavrayabilelim. Yoksa olayı bireysel bir olay,  saldırgan bireyi de “ hasta ruhlu, din cahili kör bir insan” olarak değerlendirerek, gerçekliğin üzerini örtmüş oluruz. Bu tip saldırganlara önce Can Yücel’i ve sanatını tanımalarını önermek gerekiyor. Can Yücel’i tanımış olsaydı ve aşağıdaki şiirini okumuş olsaydı, bu saldırı eylemine herhalde yönelmezdi. Ne diyor şair:

“Biliyorum. Suçluyum, razıyım cezama

Çalmadım, öldürmedim ama,

Daha kötüsünü yaptım.

Ne yaptım biliyor musunuz,?

Tuttum insanları sevdim.”

                               Can Yücel

Coğrafyamızın körleştirilmiş ve cahilleştirilmiş insanları, resmî ve gayrı resmî dini silah olarak kuşanmışlar, ölülerin mezar taşlarına saldırır hale bile getirilmişlerdir. Vatikan’ın Komünist Parti’ye oy verenleri aforoz etmesi gibi Can Yücel’in mezarına dökülen şarap da saldırının gerekçesi haline getirilmiştir. Oysa Can Yücel insanları insan olduğu için sevmişti. Can Yücel, Dostoyevski’ye nazire edercesine (“insanları toptan sevmek alçaklıktır”  der Dostoyevski)  onların beyinlerine, gönüllerine hitap etmeyi seçti. Ey mezar taşlarına saldırtılan ‘Vandallar’ o sizi de sevmişti. Bütün yaşamı boyunca insanların bilinçlenmesi, uyanması için doğru bildiği yolda çalıştı, üretti. Çalmadı, çırpmadı, kimseyi kandırmadı. Gördüğü gerçekleri kendi tarzıyla insanlara anlatmaya çalıştı. Can Yücel düşüncelerini ifade etmek için dolambaçlı yollara girmez, açık, dobra dobur bir yol izlerdi. Onun ne cennet derdi, ne cehennem derdi oldu. Mezarının olup olmaması bile umurunda değildi. Coğrafyamızdaki laik olduğunu iddia eden kapitalist devlet erki din işleri ileri ile devlet işlerini öylesine iç içe geçirmiştir ki, bütün alanları yüksek kâr marşı ile işletilen, sosyal yanı tasfiye edilen kapitalist bir şirkete çevirmişlerdir.

Heykellere bile tahammül edemeyen, (tahammülsüzlüğün nedeni sadece dinî refleksler değildir. tarihsel Ermeni dramı ile yüzleşememe, alt-emperyal yayılmada yakalanan fırsatları değerlendirme hamleleri…) heykellere savaş açan, heykelleri adeta vinçlerin ucunda idam ederek, kapitalist devlet eliyle resmî bir provokasyon sergilendi. Resmî bir provokasyonun sergilendiği bir yerde gayrı resmî bir provokasyonunun da önü sürekli açık hale getirildi. İş o kadar ileri götürüldü ki, bazı heykelleri aşağılamak için “içine tükürme” seansları bile düzenlendi. Can Yücel’in mezar taşında, Kars’ta âdeta idam edilen heykelin sanatçısının/ustasının alın teri, emeği vardı. Tepki şaire mi, heykel sanatçısına mı, şaraba mı? Bildiğini okuyan bu ucube tepki öylesine içselleştirilmiş ki, yıkarım diyor, yıkıyor; satarım diyor, satıyor; savaşırım diyor, uçaklar kalkıyor, bombalar patlıyor mazlumun başında!

Etrafında her şeyi ranta çevirmek için saldıran aç kurt ve şakşakçı sürüsü; İhsan Eliaçık’ın deyimiyle “altlarında cipleriyle lüks otellerde otlak danaları!” din, iman, kalkınma, adalet, kardeşlik edebiyatı/sömürüsü yapıyorlar. Kimi Dr. ünvanlı zatlar ranttan pay kapmak için ‘engin bilgilerini’ konuşturarak oruç’un kanseri tedavi edici özelliklerini anlatıyor.(1) Kimileri de Trabzon Sürmeli (2) ilçesi Belediye Başkanı gibi içme suyuna karışan lağım sularında hiç sorumluluğu yokmuş gibi “Allahın takdiri ilahisi” diyerek zehirlenen 2500 kişiyi bilinmeze havale ederek, sorumsuzluğunu örtmeye çalışıyor. Kimileri de Rize Müftülüğü gibi “Müftülüğe gelen yardımı” yoksullara dağıtacağına,  akraba çevresine (3) dağıtıyor. Kimileri de özel vakıflarına (4) Kocaeli Müftülüğü eliyle cami cemaatinden bağış/para toplatıyor. Bu tekil örneklerin hepsi kendi çevrelerinde mümtaz insanlar olarak görülür. Din, iman, kardeşlik, hak edebiyatı/sömürüsü yaparak, durumlarına bakmadan insanlara “ahlaklı” olmayı salık verirler. Hepsi de meşhur Deniz Feneri işindeki cukkacı/yiyici/götürücü mümtaz insanlardan! “Bal tutan parmağını yalar” misali hepsi de yatsı namazından sonra “Allah’ım verdiğin nimetlere şükürler olsun! Bugünde dünyalığıma dünyalıklar kattım. Bankadaki euro hesabımın yanına açtırdığım dolar hesabının da artmasına yalnız senin gücün yeter. Cemaatin bağışlarını arttır Ya Rabbi! Âmin!” dercesine her türlü sömürü de sınır tanımazlar. Şarabın günahından kaçar görünürler, ama fakir fukarayı dolandırmanın, soymanın sevabıyla mutlu olurlar. Onların mutluluğu vicdan mutluluğu değil cüzdanlarının şişme, banka hesaplarının artma mutluluğudur. Banka hesapları arttıkça, buna paralel olarak yatırımlar ve ticarî ilişkiler de artmakta, ihracat/ithalat derken yeni, türedi kapitalistler ortaya çıkmaktadır. Geç kapitalistleşenlerin daha saldırgan, daha sömürücü, daha insafsız/vicdansız oldukları kapitalizmin tarihinde ve günümüzde birçok örnekleriyle görülür. O mümtaz insanlar, senede bir ay Ramazan Çadırında hayır yemekleri/kumanyaları dağıtırken, günahlarından kurtulacaklarını ve bu sevaplarıyla vicdanen mutlu olacaklarını sanırlar. Dolandırdıkları, soydukları, sömürdükleri fakir fukaranın emekleriyle/paralarıyla ‘günahlarından’ da arınmış olarak cemaat/toplum nezdinde saygınlıklarını pekiştirirler! Resmî ve gayrı resmî İslâm tarafından din ne yazık ki vicdan işi olmaktan çıkarılarak, cüzdan işi haline getirilmiş ve ticarî bir kuruma dönüştürülmüştür. Kapitalist toplumda bütün alanlar ticarileştirildiği gibi din alanı da ticarileştirilmiştir. Ticarileştirilen her alan sömürü alanı olduğu gibi din de sömürü alanıdır.

Anayasanın 2. Maddesinde yazılı olan “laiklik”, gerçek anlamda laiklik olmadığı için “devlet dini” olarak görevini yapmaktadır.  Resmî İslâm’ın Sünni kesimi kapitalist devletin arpalığında yüz binin üzerinde Diyanet’in kadrosuyla, memuruyla, imamıyla halklara doğruluk, dürüstlük nutukları çekerler. Ama yeri geldiğinde de çok çabuk provoke olurlar; mezar taşlarını kırarlar, yeri geldiğinde heykelleri asarlar, yeri geldiğinde din/iman adına çatır çatır insanları yakarlar! Ve böylece, Sivas’dan Datça’ya köprü kurarak, “insan sevgisini”, insanlığı hiç çekinmeden ateşe verirler.

31 Ağustos 2011

 


      Dipnotlar:

(1) Bandırma İlk Haber Gazetesi, 16.08.2011, Doç. Dr. Mahmut Koç ile ilgili haber.

(2) Evrensel Gazetesi, 18.06.2011

(3) Evrensel Gazetesi, 24.08.2011, Şevki Yılmaz’ın İlim Eğitim Merkezi’ne toplanan 60 bin TL haberi.

(4) Evrensel Gazetesi, 24.08.2011

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı