Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Aşk Kültür ve Yabancılaşma
Hıdır Diren

İnsan tarihinin gelişimi, maddî hayatın yeniden üretimi ve insan türünün yeniden üretimi üzerine ilerliyor. İnsan ile doğa arasındaki etkileşimin ürünü olan emek, hem doğayı değiştiriyor hem de emeğin sahibi olan insanı. İşte bu etkileşimin tümüne kültür deniyor ve doğallıkla her türlü toplumsal olgu –mesela aşk gibi- kültüre bağlı olarak oluşuyor. İnsanın kendi türünü üretmesi süreciyle başlayan ve milyonlarca yıllık fizyolojik-kimyasal evrimi üstüne yükselen zihinsel, duygusal, kültürel birikiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan aşk kavramının bu günkü anlamı ile geçmiş günlerdeki anlamı arasında dağlar kadar fark vardır.

Aşk, tarihsel ve kültürel bir boyut taşır. Tarihselliği evrimselliğini, kültürelliği sınıfsallığını ve ideolojikliğini vurgular. Aşkın evrimi ve oluşumu düşünüldüğünde geçmişte de hep böyle olmuştur. Meşhur birçok aşk hikâyesinin temelinde, ezilen insanın ezenin gücüne ulaşmak ya da onunla denk olma hayali vardır. Keloğlan hep padişahın kızını almak ister, Mecnun’un Leyla’sı şahın kızıdır, Ferhat duvar işçisi, Şirin bey kızıdır vs. gibi. Kadın ve erkek arasındaki ayrımın derinleştiği, kadının tüm zihinsel-sanatsal faaliyetlerin dışına itildiği, köle emeği üzerine muazzam bir zenginliğin biriktirildiği köleci Yunan aristokrasisinde yabancılaşmanın doruğu olarak aşk, bir erkeğin bir erkeğe karşı hissettikleridir. Ya da yasak olmasına karşın zıddı olarak bir kadının bir kadına hissettikleridir. Erkek, kul köle statüsündeki kadına karşı aşkı düşünülmezdi bile. Ortaçağda feodal aşk, karşılığını beklemeksizin sevmekti. İdealleştirilmiş dinsel-mistik bir karakter taşırken daha çok bireysel değil sosyal bir görev olarak algılanıyordu. Genç şövalye ile senyörün karısı arasındaki şehvet yüklü gizli ilişki de Ortaçağ Avrupa’sında görülen yaygın aşk öykülerindendi.

Bir kişinin diğerine boyun eğmesi üzerine kurulu burjuva aşkında ise her şey ikiyüzlüdür, miras-mülkiyet ilişkileri burjuva aşkının özü; kıskançlık, aldatma, fuhuş, metres, ensest ilişki, çapkınlık, genelev ise dış çeperidir. Erkeğin kadın üzerindeki mülkiyeti onu eve hapsetmiştir, üreme fonksiyonuna ve ev işlerine zincirlemiştir. Sadece kutsadığı dölünün (yani mirasçısının) yetiştiricisi olmaya zorlamıştır. Bunun dışında çalışma hayatına katılan kadın ise önce işte sonra evde yaşadığı şiddetle daha ağır bir baskı altındadır.

Uluslarötesi tekelci sermaye yani emperyalizm tüm öldürücülüğüyle insanlığa saldırıyor, beyinlere dayadığı geri tepmesiz silahı medya ile bir çeşit milliyetçilik olan kozmopolit kültürünü kitlesel hipnoz şeklinde bütün insanlığa dayatıyor. İnsanlığı gerici kültürüyle; tekdüze, tüketime endeksli, ucuz ve uysal işgücü olarak mekanik kimliklere dönüştürmeye çalışıyor. Emperyalist tekellerinin dayattığı aşk anlayışının özü ise sürekli tüketim ve ücretli kölelik kavramlarıyla bütünleşiyor.

Şöyle bir tv, gazete ve popüler şarkı sözlerine bakıldığında yaygın iki tür aşk algılayışı olduğu hemen görülür. İlki, emperyalizmin yoğun kültürel baskısı altında şekillenen ve kendisini bire bir dayatılan yaşayışa endeksleyen, hızlı tüketimi (fast food), bencilliği, mekanikleşmiş duygusuzluğu öne çıkararak cinselliği tüketim için metaya indirgeyen, “bandıra bandıra ye beni” şarkı sözlerinde de görülen aşk anlayışı. Diğeri ise, yarı feodal ahlâk ve kültürle beslenen ama emperyalizmin kozmopolit kültürel baskısı altında da hızla eriyen; kadercilik, aşağılık duygusu, tapınma gibi kavramlarla biçimlenerek, mistikleştirilmiş ataerkil idealler altında boğulan, kadını despotik kafayla köleleştirmeye çalışırken kendi köleliğini görmezden gelen, “Ya benimsin ya kara toprağın.” şarkı sözleriyle somutlaştırılan aşk anlayışı.

Kapitalist piyasa, bu iki türlü aşk anlayışını da pazar ilişkileri gereği moda, magazin, film, müzik, kozmetik, gibi endüstriyel sektörlerin içinde reklamlarıyla eriterek pazarlıyor. Aşkı manevî klişelere dönüştürerek, bireylerin kişiliğini yok etmeye, onu herkesten farksız kılmaya ve kitlesel üretim ve tüketim çarkında öğütmeye çalışıyor. Kapitalist pazarda metalaşan ilişkileri afyonlaştırarak öne süren popüler kültür, bu pazarın genel adı. Popüler kültür insanları tepeden tırnağa şekillendirme amacındadır. Yeme-içme, giyinme, dinleme, okuma, eğlenme alışkanlıklarını tek tipleştirerek birbirinin kopyası durumuna getirmektedir. Üstelik bunu da seçme ve fırsat eşitliği (özgürlük) gibi büyük kavramlarla besleyerek. Nesneleşmenin doruğu kapitalist piyasa, popüler kültür bombardımanı ile beyinlerdeki tahribatını hızlandırıp, kitlelerin adeta bilinçaltına hükmetmeye koyulmuştur. Bu hükmetmeyi olanaklı kılan zora dayalı işbölümü ve onun sonucu olan yabancılaşmadır, metaların fetiş karakter kazanmış olmasıdır. Kapitalizm “aşk” adı altında cinselliği serbest piyasaya kadın eti olarak sürüyor. Cinsel arzuyu-içgüdüyü “aşk” olarak tanımlamaya kalkıyor ve insanın binlerce yıllık evrimle kazandığı kültürel birikimini görmezden geliyor. İnsanı patolojik tutkular içinde sadece biyolojik tutkular içinde hayvanlaştırıyor, bütün memelilerde olan, hatta sürüngenlerde bile olan, cinsel çekimi aşk diye dayatıyor. Her geçen gün basında “aşkın formülü çözüldü” türünden haberlerle buna “bilimsel” kılıflar giydirmeye çalışarak; “aşk sektöründe” yeni yatırım alanları açıyor, insanın fizikselliğini kutsuyor.

Bu kutsama, ruhu örselenmiş insanda, belirli bir modelle anlatılan ve biçimselliği abartılan dondurulmuş aşk anlayışıdır. Kişi modellerin-ideal tiplerin esiri olur, kafasına doldurulan örneklere aşağı yukarı uygun düşecek eş bulmaya zorlanır. Bu uygunluk yalnız görsel açıdan değil, aynı zamanda karakter ve cinsellik açısından da sağlanmalıdır. Dondurulmuş-betonlaşmış aşk anlayışı yaşadığı ilişkiyi sürekli kafasındaki modele uydurmaya uğraşır. Kafadaki resimle gerçeğin üst üstte düşürülmesi kısa zaman sonra başarılamamaktadır. Hayallerin kırılması modellerle süren burjuva aşk anlayışının kısa süreliliğinin tetikçisi olur. Tüketim kültürü yeni imajlarla kafalarda halüsinasyonlar yaratmada gecikmez. 

Kapitalist pazarda emekçilere dayatılan hem kârlı bir sektör olarak hem de ideolojik saldırı olarak “aşk sektörü”; muhataplarının bilinçlenmesini baltalayan, kokuşmuş mülkiyetçi ahlâkla uyumlandıran kuvvetli bir afyondur aynı zamanda. Bir yanda din, egemen ahlâk ve yasalarla baskı altına alınmış cinsellik, diğer yanda büyük bir çürümüşlükle pazarlanan pornografik cinsellik. İkisi bir arada, ikisi birbirinin varlık nedeni. Kapitalist pazar cinselliğe olan ilgiyi, sapkınlık derecesine düşürerek bir meta olarak pazarlıyor ve kâra çeviriyor. İnsanların ilişkileri arasında “nakit ödeme”den başka bir bağı tanımayan burjuvazi, bir şiddet türü olarak egemen ahlâk ve bunun daha kesin tanımlı olanı hukuk ve eğitimle emekçilerin beynine bir toplama kampı duvarı örmek istemektedir. Eğer duvar aşılmaya çalışılırsa devletin militarist şiddet araçları devreye giriyor. Kapitalist toplum yarattığı baskı araçlarıyla kişiliği, kanaati ve başkaldıracak cesareti olmayan uyum sağlamış insanı üretiyor. Bütün bu süreçte, metafizik beyinli psikanalizci psikologlara alayla şunu diyebiliriz; “bastırılmış libido” misali açığa çıkan “yabancılaşma enerjisi”, tüketim için şartlı reflekse girmiş meta fetişistti nevrotik insanın mayalandırıcısı oluyor. Bu mayalanmanın kültürel boyutu olarak karşımıza çıkan ise, bir meta olarak aşk kavramı ve onun ekseninde dönen muazzam bir pazar. “Aşk pazarı” kapitalist pazarda bireyin kendi cinselliğine karşı yabancılaştırıcı kültürel-ideolojik önemli bir boyut.

Yabancılaşmanın asıl çekirdeği kapitalizmden çok önce basit meta üretiminde vardır ve yabancılaşma, özel mülkiyete dayalı işbölümü ve işin bölünmesinin siyasal-kültürel alanda kişinin kendi eyleminin sonuçlarını denetleyememesi ve eylemin toplumsal örgütlenişine etkin bir birey olarak katılamayışıdır. Yani emeğin, üreticisine ait olmayan bir faaliyet halinde fiziksel ve zihinsel tükenişini hazırlayan ve onu köleleştiren bir güç olarak karşısına dikilmesidir. Yabancılaşmada emek işçiye, işçide kendisine ait değildir. Arabesk bir aşağılık duygusu altında sıradanlaştırılan işçi, parçalanan-örselenen ruhu ile kendisine ait olmayan dünyada illüzyonlarla, fetişlerle ve mistik duygularla yaşamaya mahkûm edilir. Egemen aşk anlayışı da bu mistik duyguların dinden sonra başköşesinde yerini alır. Ağır ve uzun çalışma saatleri sonrası bir dahaki işgücü için dinlenmeye (yeniden işgücü olarak kendini üretmeye) gelen emekçiler, daha yola çıkar çıkmaz egemen aşk anlayışının saldırısına minibüste, yolda duyduğu müzikle maruz kalır. Sonra gazete ve evde izlemekten başka alternatif bırakılmayan televizyon devreye girer. Dizi filmler, reklamlar, magazinleşmiş haberler çarkı tamamlar. Bütün gün emeğine yani yaptığı işe karşı hiçbir karar hakkı olmadan çalışan-yabancılaşan işçi, aynı yabancılaşmayı yolda, otobüste, evde devam ettirmek zorunda bırakılır.

Emeğin sömürüsü, yabancılaşmanın önkoşuludur ve yabancılaşma toplumsal alanın her noktasına girmektedir. Ekonomik yabancılaşmayla beraber toplumun üstünde yükselen yabancı bir gücün -devletin- bulunduğu her yerde politik, ideolojik ve kültürel yabancılaşma da söz konusudur. Devlet, anaerkil çağın parçalanmasıyla birlikte zorunlu mülkiyet ilişkileri gereği açığa çıktı. Çıktığı günden bu yana sürekli siyasal-kültürel hayata hâkim olmaya çalıştı, beraberinde sözcüsü olduğu sınıfın çıkarları için fuhuşla-zorla ayakta tutabildiği, aşkla kurulmayan, kadını ezen aileyi dayattı. Erkek egemen aile biçimi kadının köleliğine dayalıdır ve bugün kapitalist sömürünün en küçük birimlerindendir. Bu aile bireylerin özgür seçimi ve birlikte anlaşması üzerine değil özel mülkiyetin dayattığı kadın erkek eşitsizliği üzerine kuruludur.

Yabancılaşmış yaşamında insan, meta ilişkilerini kavrayamadığından, serbest piyasanın hızlı değişimini kişisel gelişimi olarak algılayıp özgürleştiğini düşünür. Bu insan için aşk da, özgürlük yanılsamasıyla kendini içten içe çürütecek, köleleştirecek ve bağımlı kılacaktır. Aslında bu da aklın bağımlı kılınmasından başka bir şey değildir. “Sensiz olamam”, “sensiz ben bir hiçim” gibi sözler de aşkı anlatmak bir yana parçalanmış, hiçleşmiş bilincin kanserli ilişkilerinin dışavurumudur. Aşk intiharları ve aşk adına işlenen cinayetler bu dışa vurumun somut göstergeleridir. Böyle durumlarda kişisel özelliklerin yok olduğu, sadece kaşı, gözü, ağzı burnu olan insan enkazları arasında hezimete uğramış aşk da kendisini üretemeyerek, tüketilmeye mahkum olacaktır ve büyük bir olağanlıkla aşk sektörünün bataklığında bulacaktır kendini.

İnsan benliğinin gelişmesi olarak aşk, ilk karşılaşma anında, bedensel bir heyecan, belirsiz bir gelecek taslağı, bir mutluluk önsezisinden başka nedir ki? Süreklilik ve derinlik taşıması açısından aşk, beraberce karşı durulan ve üstesinden gelinen güçlükler içinde sağlamlaşıyor, keskinleşiyor, olgunlaşıyor… Aksi durumda kurumuş gül yaprakları gibi en ufak bir esintide kaybolup gidiyor.

Aşkı engelleyen, aşkı yanlış kanallara akıtan toplumsal eşitsizliktir. Eşitsizliğin kaynağı emeğin üzerindeki sömürücü özel mülkiyet sistemidir. Üretim-dağıtım-bölüşüm araçlarına sahip olan burjuvazi ve onun zora dayalı hiyerarşisinde boyun eğme baskısıdır. Aşkta özgürlük, sömürücü düzenlerin sona ermesi ve toplumsal eşitliğin sağlanmasına bağlıdır. Ataerkilliğin mağduru kadın ve erkekler için eşitlikçi-insanî aşk, kadının para için kendini verme koşulları ve üzerindeki erkek egemen kültürün son bulmasına bağlıdır. Ancak o zaman, hem kadın için hem de erkek için tamamen çıkarsız, gönüllü,  aşka bağlı birlikteliklerin kapısı sonuna dek açılacaktır.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı