Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı
Sanat Cephesi
Ana sayfa
Sanat Cephesi Arşivi
Sanat Cephesi Arşivi-PDF Dosyalar
Kitaplarımız
Bağlantılar
İletişim

E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.



Etkinlik - Duyuru
Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Bol Ödüllü Bir Yarışma!
Ali Özdoğu

Arabesk bir toplumda yaşamaktayız. Arabesk-marabesk söylemlerimizle toplumsal yapı tahlillerimiz bir yana, hâkim gerici sınıflar “malı götürüyor.” Sen de kalkmış böylesine henüz net biçimlerde taşları yerli yerine oturmamış bir toplumda “Bilim-politika-sanat-kültür-estetik-etik bütünselliği” diye söze başlıyorsun! Ne bilimi ne politikası ne sanatı ne kültürü ne estetiği ve ne de etik’i? Yerler mi? Adama yedirirler mi?

 Sağlı “sol”lu burjuva politikacıları al takke ver külah Hacivat Karagöz’e taş çıkartacak biçimlerde bizim insanımızı biraz daha yanıltmak ve sömürmek aşkına yapmadığı maskaralık bırakmıyor. “Bilge Halkımız” henüz sırtında taşıdığı bu türden çok ağır ve de çok pahalı bu burjuva ağırlıklarını silkinip atamadı. İşçiler, emekçiler yekinip yüreğini ortaya koyuyor, fakat bilinci, bileği, yüreği ve petkası çürük muhalif Hasanlarımızın perişanlığı yüzünden bu ağır yükler bir türlü alaşağı edilemiyor.

Çok sevimli ve arabesk monopol burjuvazimizin ırkçı/gerici/inkârcı/imhacı/asimilasyoncu/sömürücü/sömürgeci/faşist/faşizan tüm maskaralıklarına karşı oturup ideolojik/teorik/politik tahlillerle cevap yazmaya gerek var mıdır? Onlar polemik türü yazılarımızı bile hak etmiyor. Yeri geldikçe, insanımızı uyarmak ve örgütlemek gerektiğinde elbette bu arabesk sistemin ıcığını cıcığını sergilemekten, yani politik açığa vurmaktan asla geri durmuyoruz.

I

Şimdi bu yazımızda sistemi-mistemi bir yana bırakalım. Bu sefer “Sol Cenah”ımızda mütalaa edilen(!) bir Ben-î Âdem’in yapmaya giriştiği bir maskaralığı anlatalım.

Ben-î Âdem (B.A.), 12 Eylül1980 zedelerden biri. Bizce de asla suç olmayan bir nedenle tam 8.5 yıl cezaevinde kaldı. Genel cezai bir indirim yüzünden tahliye oldu. Bir belediye başkanının ricasıyla kendisine uygun bir iş bulundu. Geçimini sağladı. Cezaevindeyken BA’ya düzenli dergi, gazete ve kitap gönderdik. Kimlere göndermedik ki…

Kolektifimiz ile hapishanelerden bir ilişkiye giren, diyalog arayan herkese yaptığımızı BA’ya da esirgemeden ve misliyle yaptık. Onların karakaşına, ela gözüne, örgütüne, siyasî vukuatına ve içeride iken geliştirdiği düşünce ve davranış çizgilerine asla karışmadık. Bu öncelikle onların sorunuydu ve Kolektifimiz ile bizler değil, onlar bilinçli olarak ilişkiye girmişti.

BA, sonradan şairliğe soyundu. Şiirler yazdı. Onun bu şiirlerinin sanat estetik değeri çok tartışmalıydı. İdeolojik ve ruhsal mantığı/sağlığı yerinde değildi. Kolektifimiz’in kapısını çalanların bu türden rahatsızlıklarını tedavi edecek, sağaltacak bilgilerden/becerilerden yoksunduk. Ayrıca Kolektifimiz bir klinik değildi. Kendisine eleştirel katkı yaptık. Önerisi üzerine BA’yı düşündürüp kazanırız diyerek de çok büyük bir hata işledik ve şiir kitabını yayımladık. Bu şiir kitabını satarak ‘para kazanmasını’ da sağladık. Panel-söyleşi etkinliklerimize çağırdık. Konuşmacı yaptık. Toplantılarımıza çağırdık. Kendisiyle ve yakınlarıyla her açıdan yakinen ilgilendik. Elimizde olanı esirgemedik. Belli disiplinleri gözeterek, redaksiyon katkısı yaparak bazı yazılarına dergimizde yer verdik. Kimlerin yazısına yer vermedik ki? Kimlerin ün düşkünü duygularını tatmin için sırtımızı semer yapmadık ki?

Sınıflı toplumun tüm çirkinliklerini üzerinde taşıyan ve de çeşitli niyetlerle kimler kapımızı çalmamıştı ki? Kolektifimiz’in vazgeçilemez bir bileşeni olmayı beceremeyen kimileri, bırakın sempatizan olmayı, eşiğimizi aşındırdıktan sonra, kendiliğinden kurulan sahte ve naylon komünistlerin örgütlerinde MYK üyeliğine hemencecik terfi dahi ediyorlardı!

Bu türden ilişkilerde “Sel gider kum kalır…” misali diyerek kendimizi teselli ederken “sol cenah”taki insan malzemesinin nicelik ve niteliklerini de yakından gözlemlemiş oluyorduk. Devrimci, militan ve çok yüksek ahlakî değerleri olan erdemli insanlarımızla anılan anılmayan dostluklar kurduk. Bu insanlarımızla keyifli sohbetlerimiz, tartışmalarımız oldu. Hayat ve üretim dışı, çürük, kaypak, niteliksiz, beş para dahi etmeyen kuruntularıyla küçükburjuva kariyerizmine bulaşmış olanlarla da asla uyuşamadık. Bu türden doku uyuşmazlığımız devam etmektedir.

Sanat Estetik Dizimiz için hazırladığımız “İçerideki-Dışarıdaki Hapishaneden Bizim Şiir Antolojisi” isimli bir kitabımıza BA’nın ricası üzerine bir şiirini de koyduk. Keşke koymaz olsaydık. Niye mi? Çünkü şiir kendisine ait değildi. İntihal idi. Yani bayımız ünlü ve anti-faşist savaşımda bedel ödemiş değerli bir şaire ait bir şiiri hiç utanıp sıkılmadan sahiplenmişti!... BA bu şiirin bazı kelimelerini değiştirip uyarlayarak hem devrimciliğine hem de şairliğine paha biçilmez unvanlar katmıştı!

İnsanlık hali, aklımız defter değildi. Gerekli arşiv araştırmasını yapmayı da ihmal etmiştik. Daha doğrusu “devrimci, bedel ödemiş, içeri girip çıkmış” bir şairden(!) böylesine bir intihal yapacağını hiç düşünmemiş, kendisine güvenmiştik. Antolojiye eserlerini gönderen herkese güvendiğimiz gibi...

Antoloji’nin yayımlanmasıyla bu konularda çok titiz nitelikleriyle tanınan bir arkadaşımızdan ağır ve son derece itham edici bir uyarı/eleştiri alınca feleğimiz şaştı. “Yahu biz ne halt etmişiz?” diyerek yakınıp durduk. Kendimizi savunmadık. Çünkü kusurluyduk. Birileri bizleri yanıltıp duyarlılığımızı kabaca sömürmüştü. Oysa sınıflı toplumlarda aşırı duyarlılık ve diğerkâmlık bireycilik kadar kötü ve tehlikeliydi…

Devrimci duyarlılıklarımızı kimler sömürmeye kalkmadı ki?..

Antoloji hakkında çeşitli yerlerden, özellikle de cezaevlerinden “bu türden bir intihal olayını nasıl farketmediniz?” diye eleştiriler yağmaya başladı. Evet, çok utandık, üzüldük. BA’ya: “Yahu arkadaş sen ne yaptın? Kolektifimizi zora soktun. Beş paralık kariyer duygularını üzerimizden geçireceğini zannettin? Bizi kullandın. Hiç utanamadın mı? Devrimci sanatçılar başkalarının emek verdiği eserleri aşırıp kullanmaz. İntihal mevcut yasalara göre de suçtur. Sen ne biçim devrimcisin?” diye uyarıda bulunduk. Fakat o bu uyarımızı anlamadı.

Bu durum karşısında “BA ne yaptı derseniz?” ne yapacak başlamaz mı kendisini savunmaya! Kendisiyle ilişkiyi kestik. Okurlarımıza da düzgün bir hesap vermenin gereği olarak durumu açıklayan bir mesajımızı SORUN Polemik Dergimiz’de ve internet sitemizde de bu konuyu aydınlatan duyurumuzu okurlarımıza ilettik.

Tükenmeyen dayanışması, ilerici görüşleri ile konumumuzu ayrıntılı bilenler Kolektifimiz’in bu açıklamasını onayladı. Anlayış gösterdi ve bizi zor durumdan kurtardı. Şair(!) hazretlerini de anladığı dilde kınamaktan geri durmadı.

Aradan 6 yıl geçti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü biriminden telefon tebligatı ile Kolektifimiz’in işbölümündeki sahibi ve dergilerimizin yazı işleri müdürü sıfatıyla Sırrı Öztürk “şüpheli” olarak ifade vermeye çağrıldı.

BA, yememiş içmemiş bu açıklamalarımızla “kendisine hakaret” edildiği iddiasıyla savcılığa başvurmuştu! Oysa biz burjuva mahkemelerinde “hak” arayanlardan değildik. 80 yaşındaki Sırrı Öztürk, yaz sıcağının kavurduğu bir günde, kimi sağlık sorunlarının riskini de göze alıp Gayrettepe’nin yolunu tuttu. “Şüpheli” sıfatıyla ifadesine başvuruldu. O, 1944’lerden buyana bu türden mekânları ve buralarda nasıl işlemlerden geçirildiğini deneyimleriyle yakinen çok iyi biliyordu. “Şüpheli” sıfatıyla sorgulanırken, konuyu da öğrenince, bıyık altından acı acı güldü. “La Havle” çekti. “Besle kargayı oysun gözünü”, adama bak; “Hem suçlu hem güçlü” özdeyişi bu olay için de geçerliydi.

Bereket versin dava; mevcut hukuku doğru yorumlayan bir savcıya düşmüştü. Savcı, evrakları inceledi ve “Kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi.

I

Şimdi okurlarımızın bilincine ve vicdanına sesleniyor ve bir yarışma düzenlemeyi uygun buluyoruz. “Bu şair kimdir?” diye okurlarımıza bir yarışma sorusu yöneltmiyoruz. Çünkü intihal yöntemine iltifat eden biri ne devrimcidir ne de şair… O kişi adının anılmasını dahi hak etmiyor.

O nedenle bol ödüllü yarışmamızın sorusu:

“Antoloji’deki bu şair, hangi ünlü devrimci şairin şiirini intihal yoluyla çalmıştır?”

Bu soruya doğru cevaplar veren yarışmacılar arasından jürisiz kura çekilecektir.

Birinciye, İkinciye ve Üçüncüye, okumak ve tartışmak şartıyla; “İşçi Sınıfının Siyasal ve Sendikal Birliği Davasına Adanmış Proleter Devrimci Bir Yaşam -Sırrı Öztürk’ün Kısa Biyografisi- isimli kitabımızı armağan edeceğiz.

Dördüncü, Beşinci ve Altıncıya ödül yerine Büro’muzun temizliği, camlarının silinmesi türünden bir “mıntıka temizliğine” katılma cezasını veriyoruz. Zira; “Yüzümüzün yumuşaklığından, donumuzun ağı hiç kurumuyor!..” özdeyişindeki gibi mıntıka temizliğine şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır…

Geriye kalan ve soruları cevaplayamayanlara da birer okuma cezası yerine geçmek üzere; Sanat Cephesi -Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergi’mizin sayılarını armağan ediyoruz.

Yarışmaya 31 Aralık 2011 tarihine kadar katılabilirsiniz. İlgililere ve ilgilenenlere duyurulur.

2006 - 2012 Sanat Cephesi
Yüzde yüz bağımsız yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı