
“Sen Ne Sevmeye Nede Sevilmeye Değersin. VEFASIZ”
(Yusuf’un facebook “profili”)
Yusuf Geray 13 yaşında Erciş’li bir çocuk. Onu Erciş’i yıkan depremde tanıdık. O sakin, mahsun bakışları zihnimize kazındı. Omuzundan sarkan cansız elin bir başka cansız bedene ait olduğunu, Yusuf’un üzerine sanki korumak istercesine kapandığını öğrendik.
Reuters ajansının acar foto muhabiri sayesinde oldu bunlar. Dünya âlem tüm bunları öğrendi, Yusuf simge oldu, olmadı yaptılar!..
Saatlerce kurtarılmayı bekledi Yusuf. Canlı yayında izledik, tıpkı dizi izler gibi. Sonra kurtarıldı, sevindik, dünyalar bizim oldu. Hastaneye sevk edilirken yolda/ambulansta öldü. Vücudundaki birçok kemik kırılmıştı, iç kanaması vardı, küçük bedeni ve yüreği dayanamadı. Bu sistemi yıkamadığımız için Yusuf’un ölümünde bizim de katkımız var. Yusuf’u öldürdük...(Anlayın artık, onları kapitalist anarşi sistemi öldürdü…)
Sadece o’nu değil; mucize feryatları, maşallahlar, tekbirler ve alkışlarla enkazdan “sağ” çıkarılan nice canımızı sonradan kaybettik. Hani 12 yılda en iyi öğrendiğimiz şey arama-kurtarma idi ya!.. Olmadı, olamazdı da...
Oysa daha ilk gün bir genç doktor feryat ediyordu; “ .... hemşireyi kurtarmak için önce jet taşını kullandık, olmadı kasatura ile kolunu kesmek zorunda kaldık. Lokal anestezi yaptık ama duyuyordu. Bu arada benim bir parmağım kırıldı, bir baska ekip üyesinin de eli kesildi. Korkarım .... hemşirenin diğer kolu da kesilmek zorunda.”
Yusuf’u, bir başka küçük çocuğu, bir bayan öğretmeni önce kurtardık, sonra öldürdük. Toplamda 600’ü aşkın cana kıydık... Dört bini aşkın insanımız da yaralı… Gölcük depremindeki kayıpların rakamları doğru değildi, kimse inanmamıştı… O günkü iktidar böyle ilan etmeyi uygun(!) bulmuştu… Van depremi hakkında hükümetin verdiği rakamlara da güvenimiz yoktur…
Askerine, polisine lojmanlar, sosyal tesisler yapan, koruyup kollayan devlet-i ali 70 öğretmenini çürük cafelerde, aparmanlarda ölüme terk etti. Hepsi genceciktiler, atamaları daha yeni yapılmış, göreve de yeni başlamışlardı ve kendilerini şanslı hissediyorlardı.
Yalancı medya önce efsaneler türetti. Yusuf’un ilk ve son fotoğrafı dediler. Sonra ailesine yardım için sokaklarda ayakkabı boyayan Yusuf’un internet cafe’ye gittiği, facebook sayfası olduğu, orada başka fotoğraflarının da bulunduğu, arabesk kültürün etkisine kapılmış olduğu, hem Ahmet Kaya’yı ve hem de kapitalizmin yoz ve kozmopolit kültürünü takip ettiği gerçekleri ortaya döküldü.
Daha nice Yusuf’ları zaten sağlıksız yaşam koşulları ile eğitimsizlikle, yoz kültür bombardımanı ile ölüme terketmemiş miydik ki? O internet kafe’nin enkazında görmemizden önce de Yusuf’lar ölüme mahkûm edilmemiş miydi? Bu kahrolası yağmalar, avantalar cumhuriyetinde Yusuf örneğindeki tüm çocuklarımızın güvenli bir gelecekleri var mıydı sanki?
Bunlar bir yana bölgede bir iç savaş yaşanıyordu…
I
Türk Tabipleri Birliği ile Sağlık Emekçileri Sendikası’nın heyeti ilk gün saat 19’dan itibaren deprem bölgesinden rapor vermeye başlamıştı. Raporlar medyanın cilalamalarına karşın gerçeği ortaya koyuyordu. Arama-kurtarma eksiklikleri, sağlık hizmetlerinin yetersizliği, barınma sorunları, acil ihtiyaçlar sıralanıyordu. Temiz içme ve kullanma suyu, hijyen, tuvalet diyorlardı. Uzman ortopedi, göğüs ve beyin cerrahları diyorlardı. Depremden sonra emziren annelerin sütleri kesildi, bebek maması diyorlardı. Henüz ikinci günün sonunda görevli sağlık personeli tükenme noktasındadır deniliyordu.
Buna karşın kampanyalar ile bağışlar topladık, vaadler aldık, kolilere eskilerimizi, mayolarımızı, donlarımızı, modası geçmiş abiye gece tuvaletlerimizi yani sokağa atılacak neyimiz varsa toparladık ve bunlara sopa-taş-bayrak ve ırkçı mesajlarımızı dahi koyduk, gönderdik.
Bu arada üstüne üstlük SGK bölgede bilgisayar sistemleri çöktüğü için muayene ve katkı paylarının eczanelerce tahsil edilmesini buyurdu! Sonra tepkiler üzerine geri adım attı.
Seçimlerde yüzbinleri örgütlü bir şekilde sandığa götürebilen, 40 milletvekilini seçtirebilen BDP’nin yerel yönetimlerinin ise çaresizliğini, hazırlıksızlığını, organize olamadığını da gördük. Devlet-i ali’nin bu yerel yönetimleri tanımadığını, konuşmadığını, muhatap dahi kabul etmediğini, paylaşmadığını ve de paylaşmayacağını da gördük. Hatta Kızılay genel müdürünün ağzından canlı yayında bu açıkça itiraf edilebildi... Gazeteci Cüneyt Özdemir günlerce bu konuyu sorguladı, sonunda bir programını “Başımıza bir şey gelmezse eğer, tekrar görüşmek dileğiyle.” diyerek kapattı.
Burjuva demokrat dahi olsa, cesaretini ve duyarlılığını kutluyoruz. Bu ülkede herkesin başına her an “birşey” gelebilir. Şimdi bizler, hepimiz felâkete dönüştürülen deprem’in rantının nasıl paylaşılacağını, aktarılacağını yine yaşayarak göreceğiz. O televizyonda vaad edilen milyonlarca lira ve dolarların “kaşıkla verip, kepçeyle geri almak” misali nasıl geri döneceğini göreceğiz. Fırsat bu fırsat, deprem korkusu kullanılarak kentlerimizin nasıl rant’a dönüştürüleceğini de yaşayarak göreceğiz.
Yaşayacağız, göreceğiz, unutmayacağız ve ‘ilahi adaletimizin’ gerçekleşmesi için üzerimize düşen göreve yoğunlaşacağız.
Biliyoruz ve inanıyoruz ki ancak bizim kuracağımız işçi ve emekçi halklarımızın eşitlikçi/özgürlükçü iktidarında ‘ilahi adalet’ sağlanabilecektir ve artık Yusuf’lar ölmeyecektir.